Kategoriler
Tavsiye Siteler
Son Yazılar
Son Yorumlar
8 sene önce tarafından yazıldı, 193 kez okundu ve hakkında yoruma kapatıldı.

Abdulvahhabın Keşf-el Şubuhat Eserinde Tevessül Meselesi

Kelimelerin en güzeli Bismillahirrahmanirrahım ile başlarım Allaha (c.c.) Hamd, Rasulune Salat ve selam olsun.

Vehhabi Mezhebinin kurucusu ve Keşfel Şubuhat adlı eserin yazarı Abdulvahhabın eserinde tevessül ile ilgili görüşünün izahı ve verilen cevaptır. Okuyucudan istirhamım sabırla ve dikkatlice konuyu baştan sona okumalarıdır. Bu makalede Derdimiz Abdulvahhabın yolunda gidenler gibi, Abdulvahhabı direk tekfir değil sadece yazdıklarının orta noktasını bulma ve zamanımızda önemli bir husus olan Tevessül meselesine bakışını ve yanlışlıklarını tesbittir. Okuyucuya faydalı olmasını haktan niyaz ederim. Tevfik Allahtandır(c.c)

Abdulvahhab malum eserinde derki:

Zamanımızdaki müşriklerin bize hüccet olarak ileri sürdükleri fikirlere cevab olarak Allah’ın, kitabında zikrettiği şeylerden bazılarını burada zikredebileceğim.

Bâtıl ehline cevap iki yoldan yapılır,

1) Mücmel kısa Özlü…

2) Mufassal Uzun izahlı…

a) Mücmel Cevap :  Bu, düşünen ve değerini bilen için muazzam bir şey ve faydası sonsuzdur. Allah buyurur ki

“Sana kitabı indiren odur. Ondan bir kısım âyetler muhkemdir ki bunlar kitabın anası (Temeli) dir. Diğer bir kısmı da müteşabihlerdir. İşte kalplerinde eğrilik bulunanlar sırf fitne aramak ve te’viline yeltenmek için onun müteşabih olanına tabi olurlar.”

(Ali’imran:3/37)

Sahih bir siyasetle Hz. Peygamber (S. A. V ) de şöyle buyurmuştur : “Müteşabihleri takip edenleri görürseniz ; işte onlar, Allanın “Kendilerinden sakınınız” dediği kimselerdir.”

Meselâ ; bazı müşrikler ; “Dikkat edin !.. Allan’ın evliyalarına ne korku vardır, ne de mahzun olurlar…”,

(Yunus: 10/62)

Şefaat haktır veya

Peygamberlerin Allah nezdinde şanları vardır,

Yahut manasını anlamadığını bir hadisi okurda bâtını manasından bir şeyler istidlal etmeye kalkışırlarsa ; cevap olarak de ki :

Cenabı Allah, kitabında, kalplerinde hastalık olanların Muhkemi bırakıp müteşabihe tabi olduklarını zikreder… Cenabı Allah da müşriklerin Allah’ın varlığına inandıklarını, fakat Meleklere, Peygamberlere velilere sarılıp ”işte bunlar Allah nezdinde bizim şefaatcılarımızdır” (Yunus: 10/18) diyerek küfre girdiklerini beyan eder.Halbuki bu ifade muhkemdir manasını kimse değiştiremez.

Kur’andan veya Hz. Peygamberin sözlerinden bana zikrettiğin ifadeleri ise (ey müşrik :..) anlayamıyorum. Fakat şunu biliyorum ki ; Allah kelâmı tenakuza düşmez… Peygamber (S. A. V.) in sözleri de; Allah’ın sözlerine muhalefet etmez.

Bu cevap (cahil muvahhid tarafından söylenecek) en güzel cevaptır. Fakat bunu, Allah’ın muvaffak kıldığı kimseden başka anlayamaz. Bunu ehemmiyetsiz kabul etme.. Zira Allah buyurur:

“Bu (haslete) sabredenlerden başkası kavuşturulmaz. Buna büyük bir hazza mâlik olandan başkası O eriştirilmez.

(Fusilet: 41/319

Birincisi bu ifadelerden anlaşılıyor ki şefaate inananlar şirk erbabıdır. Oysa abdulvehhabında yolunda gittiğini iddia ettiği ve dediklerini kabul ettiği ibni teymiye bu hususta derki:

Şefaat:

Rasulullah’m (s.a.v.) Kıyamet günü üç şefaati vardır:

1- Birinci şefaati mevkıf ehline yapacağı şefaattir. Adem, Nuh, İbrahim, Musa ve Meryem oğlu İsa’ya (a.s.) ya­pılan şefaat müracaatlarından sonra en son olarak Rasulul-lah’a (s.a.v.) müracaat olunacak ve onun şefaatıyla mevkıf ehli arasında hükmedüecektir.

2- İkinci şefaati Cennet ehlinin Cennet’e girmeleri için yapacağı şefaattir. Bu iki şefaat O’na (s.a.v.) mahsus şefa­ati ardır.

3- Üçüncü şefaat ise ateş hak etmiş olanlar için yapıla­caktır. Bunu i£in hem O (s.a.v.) hem diğer peygamberler, hem de sıddıklar ve başka kimseler şefaat edecektir. Ateşi haketmiş olanların ateşe atılmaması, girmiş olanların çıkma­sı için şefaat olunacak, ayrıca Allah (c.c.) şefaat olmaksızın yalnızca kendi fazlı keremiyle Cehennem’den grup grup insanları çıkaracak, dünyalılardan bu kadar kimse girdiği hal­de Cennette yine fazla yerler kalacak, bu sebeple Allah (c.c.) Cennet için başka gruplar yaratıp onları da oraya ko­yacaktır.

Ahiret yurdunun içerdiği hesap, mükafat ve mücazat Cennet ve Cehennem ile bunların ayrıntıları semavi kitap­larda Rasulullah’tan (s.a.v.) nakledilen mesur haberlerde zik-redife gelmiştir. Rasulullar tan (s.a.v.) nakledilen ilmi mi­rasta da bunlara dair yeterli ve sadra şifa mevcuttur. Bunla­rı istiyen bulabilir. (İbn-i Teymiyye, Vasıtiyye Akidesi, Tevhid Yayınları: 22-23.)

Bu ifadeleriyle abdulvahhab sade ibni teymiyeyi değil bunca alimi sahabeleri hadislerde şefaatle alakalı gelen haberleri ve kuranda  peygamberlerin hatta rabbimizin peygamberlerden başka dilediğine şefaat izni vereceğini belirten ayetleride inkardır. Bumudur Muvahhidlik? Yukarda kendisinin de belirttiği,  Allah kelâmı tenakuza düşmez… Peygamber (S. A. V.) in sözleri de; Allah’ın sözlerine muhalefet etmez. Sözünü bizde ona sorarız bunca ayet ve hadis varken  Allah kelamı tenakuza düşermi?

Rahmân’ın katında söz almış olanlardan başkaları şefaat hakkına sahip olmayacaklardır. (Meryem 87)

O gün, Rahmân’ın izin verdiği ve sözünden razı olduğu kimseden başkasının şefaati fayda vermez. (Taha 109)

İkincisi yukarda  yunus 18 ayetinden evvel ki ifade de:  Cenabı Allah da müşriklerin Allah’ın varlığına inandıklarını, fakat Meleklere, Peygamberlere velilere sarılıp ifadesinde ayettede belirtilen tapınma ifadesini kast için demişse zaten şirktir buna kimse itiraz etmez. Ama bununla onların şefaat erbabı olmadıkları fikrini desteklemekse şefaatı inkarsa zaten kendisi açık nassı inkar etmiş demektir. Kastın bu olduğu da cümlenin gelişinden açıkça anlaşılmaktadır.

Üçüncüsü yunus 18 ayeti muhkemde yunus 62 ayetinin müteşabih olduğuna muhkem olmadığına delili nedir. Yunus 62 ayetinin manası değişebilirmi ki yunus 18 ayeti muhkem manası değişmez diyip yunus 62 ayetinin değişebileceğini vurgulayarak, en başta verdiği Aliimran 7 ayetine önce kendi ters düşmüş olmazmı?

Evet devamla der ki:

2) Mufassal cevap: Allah düşmanlarının Peygamberlerin tebliğ ettikleri dinlere karşı bir çok itirazları vardır ki ; bu itirazlarla insanları bu hak dinlerden uzaklaştırmaya çalışırlar. Meselâ ; derler ki:

Biz Allah’a şirk koşmayınız. Hatta (aksine) Allah’tan başka kimsenin yaratmadığına, rızık vermediğine, fayda ve zarar vermediğine şehadet ederiz. O, Tektir. Şeriki yoktur. Yine Hz. Mubammed (S. A. V.) de meselâ Abdül Kadir veya başka birisinden fazla olarak kendi nefsine ne fayda, ne zarar temin edebilir. Yani bunların hepsi Allah’tandır. Fakat ben günahkârım. Salih, iyi insanların Allah nezdinde yüce şanları vardır. Ben de bunların vasıtasıyla Allah’tan istiyorum.

Bunlara cevap olarak önce söylediğimizi söyle :

Yani Hz. Peygamber (S. A. V.) in kendilerine harp açtığı kimseler de bu söylediklerinizi kabul ediyorlar. putlarının aslında hiç bir şey yapmaya muktedir olamadıklarını, ancak onlar vasıtasıyla şan ve Şafaatı beklediklerini söylüyorlardı. Ve Allah’ın kitabından bu mevzu ile ilgili âyetleri onlara oku…

Şayet derlerse ki : Bu âyetler puta tapanlar hakkında nazil oldu. Sâlih-iyi insanları nasıl olur da peygamberleri put yaparsınız ?

Buna cevap olarak ikinci bölümde zikrettiğimizi söyle…

İKİNCİ BÖLÜMDE ZİKRETTİĞİMİZİ SÖYLE DEDİĞİ YER:

Rasulüllah (S. A. V.) in kendileriyle savaştığı müşrikler de Allah’ın birliğine inanıyorlardı. Buna delil Cenabı Allah’ın şu ayetleridir :

“Deki ; size gökten ve yerden rızık veren kim ?… O kulaklara ve gözlere malik olan kim ? Ölüden diriyi kim çıkarıyor ? Diriden ölüyü.kim çıkarıyor ?:. İşi kim tedbir ediyor ? Derhal diyecekler ki : “Allah.” De ki “O halde sakınmaz mısınız…”

(Yunus:10/31)

“De ki, o yer ve ondakiler kimindir, biliyor musunuz.?.. “Allah’ındır” diyecekler. Ohalde iyiden iyi düşünüp ibret almaz mısınız siz?… De ki; O yedi göğün rabbi ve o büyük arşın sahibi kim?.. (Yine) “Allah’ındır” diyecekler, sen de de : “Öyledir de sakınmaz mısınız ?…” De ki : Her şeyin mülkü elinde bulunan kimdir ? Ki daima o himaye ediyor, kendisi asla himayeye muhtaç olmuyor : Biliyorsanız.. (Hepsi) “Allahındır” diyecekler. De ki; o halde nasıl aldanıyorsunuz?.

(Mü’minün:23/84-90)

Birincisi bunlara cevap olarak önce söylediğimizi söyle dediği yerin cevabını yukarda zaten verdik.

İkincisi : Şayet derlerse ki : Bu âyetler puta tapanlar hakkında nazil oldu. Sâlih-iyi insanları nasıl olur da peygamberleri put yaparsınız ?

Buna cevap olarak ikinci bölümde zikrettiğimizi söyle…

Diyerek ikinci bölümde verdiği ayetlere gelince kendisinin iddia ettiği gibi Müşrikler hiçte Allahı (c.c.) bir bilmiyorlardı ve ayetten de Allahı tek bildiklerine dair bir ifade direk anlaşılmaz. Allahı bilmek ayrı şeydir Allahı bir bilmek ayrı şeydir bunların ikisi aynı şey olmadığı açıktır.  Eğer onlar Allahı bir bilselerdi Rabbimiz kuranda: Kâfirler, kendilerine içlerinden bir uyarıcının gelmesine şaştılar ve şöyle dediler: “Bu, yalancı bir sihirbazdır.” İlâhları bir tek ilâh mı yaptı? Gerçekten bu çok tuhaf bir şey!” (Sad 4-5)

Buyurarak Kabe müşriklerinin puta tapanların Allaha denk tutarak Haşa başka Allahlarında var olduğuna inandıklarını ve çok Allahların tekbir Allah mı yaptı diyerek bunu açıkça belirtmiştir. Böyle bir durumda kuranda tezat olmadığına göre demek ki  kendi iddiasını doğrulamak için velilere ve Salihlere tevessül edenleri puta tapanlarla aynı görerek ayeti kendine uydurmuş aliimran 7 ayetinde ki hastalığı sergilemiştir.

Konunun daha net anlaşılması için müşrik kelimesini anlamamız lazımdır. Müşrik malumunuz  “Ortak (şirk) koşan” kimse demektir. Kelimenin kökünü “ortak koştu” manasını taşıyan eşreka mazi fiili meydana getirir. Bu kelime if’âl bâbındandır ve müşrik kelimesi de eşreka fiilinin ismi failidir. İslami ıstılahta şirk, Allah Teala (c.c.)’ya inanmakla birlikte, kudret ve kuvvette ona denk başka Allahların da var olduğunu kabul etmek demektir. Açıktan açığa, hiç bir engel tanımaksızın Allah(c.c.)’a ortak koşan, birkaç ilahın varlığını kabul edenler “zahirî müşrik” olarak isimlendirilirler. Mecusîler gibi. İslâm dininin esaslarını reddeden, “la ilâhe illallah” akidesini kabul etmeyen ve bunları açıkça ilan edenler de “hakiki müşrik” olarak isimlendirilirler. Yahudi ve Hristiyanlar “hakiki müşrik” grubuna dahil olmaktadırlar. Bilindiği gibi “la ilâhe illallah” akidesi, Allah (c.c.)’tan başka Allah olmadığı, O’nun ortağının, eşi ve benzerinin bulunmadığı esasına dayanır. Yahudi ve Hristiyanlar, bu esası kabul etmeyerek Allah (c.c.)’a şirk koşmuşlardır. Allah Teâlâ (c.c.). Yahudi ve Hristiyanların bu tutumları hakkında Kur’ân-ı Kerîm’de:Yahudiler, “Üzeyr, Allah’ın oğludur” dediler. Hıristiyanlar ise, “İsa Mesih, Allah’ın oğludur” dediler. Bu, onların ağızlarıyla söyledikleri (gerçeği yansıtmayan) sözleridir. Onların bu sözleri daha önce inkâr etmiş kimselerin söylediklerine benziyor. Allah, onları kahretsin. Nasıl da haktan çevriliyorlar! Tevbe 30)

Bu kısa bilgiden sonra  konuya devamla derki:

Şayet onlar. Kâfirlerin Allahı kabul ettiklerini söylerler de kendilerinin şefaattan başkasını beklemediklerini beyan ederek aralarında fark görmek isterlerse de ki :

Kâfirler de ayrı ayrıdır. Meselâ bazıları putlara ibadet ederler. Onlardan isterler. Bazıları Evliyadan medet umarlar. Allah bunlar hakkında şöyle buyurur : “Onların taptıkları da hangisi Rablerine daha yakın (olacak) diye bizzat vesile arayıp duruyorlar…”

(İsra: 17/57)

Bu verdiği ayettende açıkça anlaşılıyor ki Allahtan değil Allaha denk tuttukları yerine koydukları ilahlarına tapıyor ve istiyorlar oysa evliya veya peygamberlere müsebbibin Allah olduğunu bilerek ve Allahtan isteyerek onlara tevessül edenlerle nasıl bir tutup da küfürle itham ediyor. Aradaki fark gayet açıktır. Hem onun dediği gibiyse “Ey iman edenler, Allah’tan korkun, ona ulaşmak için vesile arayın ve onun uğrunda cihad edin. Umulur ki, felâha kavuşursunuz.” (Maide, 5/35)
ayetinde de vesileler aramayı emrediyor bu ayeti nasıl anlayacağız? Kuranda tezat yoksa bu vesilelere teşvik nedendir? Bu ayette anlatılan vesile ibadetlerdir evliya, Salihlere peygamberlere tevessülü kast etmez demek ifadeyi daraltmak demektir. Eğer Allah sizin kast ettiğiniz gibi demek isteseydi bunu açıkça ibadetlerle vesile arayın diyemez miydi? Demek ki iki ayetin ortak noktası şudur  Vesileleri vesilelikten çıkarıp, bizzat vesilelerden istemek şirk olur. Mesela; “Ey Kabe bana şunu ver.”, “Ey Peygamber beni affet.”, “Ey filanca, benim başımdan şu musibeti al.” demek şirktir. İkisini birbirbiri ile karıştırmamak gerekir. Tevessül yani vesile ile  Allah’tan istemek caizken, bizzat vesileden yardım ve talepte bulunmak şirktir.

Devamla diyor ki:

Bazıları da Hz. İsa’dan ve annesinden meded umarlar. Cenabı Allah (c.c) bunlar hakkında da şöyle buyurur :

“Meryem oğlu Mesih (İsa) bir peygamberden başka değildir. Ondan evvel de peygamberler gelip geçmiştir. Anası çok sadık bir kadındır. İkisi de (kul ve beşer olarak) yemek yerlerdi. Bak, biz âyetleri onlara nasıl apaçık anlatıyoruz. Sonra da bak onlar nasıl (hakikatten) çevriliyorlar ! De ki ; Allah’ı bırakıp da size bir zarar, ne de bir faide yapmıya gücü yetmeyen şeylere mi tapıyorsunuz ? Halbuki (Her şeyi) işiten ve bilen Allah’ın kendisidir.”

(Maide: 5/75-76)

Sonra şu âyetleri onlara oku :

“Allah Onların hepsini mahşerde toplayacak, sonra meleklere “Bunlar mı size tapıyorlardı diyecek. (Melekler) “seni tenzih ederiz, râbimiz onlar değil, sensin. Belki onlar cinlere tapıyorlardı ve çoğu onlara îman edicilerdi” diyecekler…

(Sebe: 34/40-41)

“Allah :” Ey Meryem oğlu İsa, insanlara (Allah’ı bırakıp da beni ve anamı iki tanrı edinin) diyen sen misin?., “dediği zaman o, (şöyle) söyledi: Seni tenzih ederim. Hakkım olmadık bir sözü söylemem bana yakışmaz. Onu söyledimse elbette bunu bilmişsindir. Benim içimde olan her şeyi sen bilirsin. Ben ise senin Zâtında olanı bilmem. Şüphesiz ki gaypleri hakkıyla bilen sensin sen…”

(Maide: 5/116)

Bu âyetleri okuduktan sonra de ki: Gördün mü, Allah, putlardan, ve Salih-insanlardan meded umanları nasıl tefsir etmiştir ! ?.. Peygamber (s.a.v) de onlarla nasıl harp etmiştir

Buraya kadar verdiği ayetlerden çok net bir şekilde anlaşılıyor ki  Allaha denk tutarak onlara tapan onlardan isteyenleri anlatıyor verdiği Hz. İsa (a.s) ile ilgili ayetlerde belirtilen husus Hıristiyanların Hz. İsayı (a.s) Rab olarak görmeleri hususudur buda kitabı mukaddesten çok net anlaşılıyor kitabı mukaddeste Hz. İsanın (a.s) Rab olduğunu ifade eden ayetler:

Jn.10:30
Ben ve Baba biriz.»
Jn.10:31
Yahudiler O’nu taşlamak için yerden yine taş aldılar.
Jn.10:38
Ama yapıyorsam, bana iman etmeseniz bile, yaptığım işlere iman edin. Öyle ki, Baba’nın bende, benim de Baba’da olduğumu bilesiniz ve anlayasınız.»
Jn.20:28
Tomas O’na, «Rabbim ve Tanrım!» diye cevap verdi.
Col.2:8
Dikkatli olun! Mesih’e değil de, insanların geleneğine ve dünyanın temel ilkelerine dayanan felsefeyle, boş ve aldatıcı sözlerle kimse sizi tutsak etmesin.
Col.2:9
Çünkü Tanrılığın tüm doluluğu bedence Mesih’te bulunuyor.
Mt.28:18
İsa yanlarına gelip kendilerine şunları söyledi: «Gökte ve yeryüzünde bütün yetki bana verildi.

Bu ifadeler yardımıyla çok net yukarda ki ayetlerde Rabbimizin neyi kast ettiği anlaşılmaktadır. Şimdi Ümmetin Salihlerini, sadıklarını, muttakilerini ki varlığını kuran söylemiştir böyle bir dalaletle itham etmek ve tekfir etmek üstelik bunların hepsinin Müslüman oldukları bilinmesine rağmen ne ile izah edeceğiz? Bu ayetleri ve kavramları saptırmak değil de nedir? Diğer bir husus kendisinin selefin yolunda olduğunu ve onlar gibi iman esaslarına inandığını söylemesine rağmen selefin itikatıyla bağdaşmayan bir itikat sergilemesi de ayrıca düşündürücüdür. Çünkü : Selef Uleması ile, Hadis âlimlerinden birçoğu ise rivayete göre, İmam Mâlik, İmâm Şâfiî ve İmam Ahmet (r.a)’a göre Şer’î İman; “İkrarın bil lisan, tasdikun bil cenan ve amelün bil erkân”dır. Yani, “dil ile ikrar, kalp ile tasdik ve rükünlerle amel” Fakat bu görüşe sahip olan Selef Uleması ve bazı mezhep imamları, ameli terk eden kimseleri “fâsık ve âsi” saymışlarsa da, bu gibilerin imandan çıkarak kafir olacaklarına hükmetmemişlerdir. Nitekim İbni Teymiye bu hususta derki:

Ehl-i Sünnet’in usulünden biri de şudur: Din ve iman, hem söz, hem ameldir. Kalbin, dilin ve organların amelidir ve iman itaat ile artar, isyan ile azalır.

Bununla birlikte onlar (Ehli Sünnet) ehli kıbleyi, Hari­cilerin yaptığı gibi sırf isyanları ve günah-ı kebairleri (büyük günahları) sebebiyle tekfir etmezler. Aksine masiyetlere rağmen din kardeşliği devam eder. Nitekim Allah Sübha-nehu ve Teala kısas ayetinde şöyle buyurmuştur:

“Fakat kim (yani katil), kardeşi tarafından affedilir­se, o zaman (affedenin örfe göre) uygun olanı yapması (uy­gun diyeti istemesi, affedilenin de) güzele onu ödemesi ge­rekir.” (Bakara: 2/178) “Eğer inanlardan iki grup vuruşurlarsa onların ara­sını düzeltin. Şayet biri ötekisine saldırırsa Allah’ın buyruğuna dönünceye kadar saldıran tarafla vuruşun. (Allah’ın buyruğuna) dönerse artık onların arasını ada­letle düzeltin ve adil olun. Allah adaletli hareketedenle­ri sever. Muhakkak müminler kardeştirler. Kardeşleri­nizin arasını düzeltin.”  (Hucurat: 49/9-10)

Onlar, fıskı, zahir olanları büsbütün imansız sayarak, ebedi Cehennem’de kalacağını da söylemezler.

Mutezile, böylelerini imansız sayarak sonsuza kadar Ce­hennem’de kalacakları görüşündedirler. Halbuki fasık, iman dairesi içindedir. Nitekim:

“Mümin bir köle azad etmesi gerekir.” (Nisa: 4/92) (şeklindeki bir mümini hata ile Öldürene ceza takdir ederek onu iman dâiresinde sayan) ayette ve benzerlerinde bu du­rum söz konusudur.

“Müminler o kimselerdir ki, Allah anıldığı zaman yürekleri ürperir, kendilerine Allah’ın ayetleri okundu­ğu zaman (bu ayetler) onların imanlarını artırır. (Enfal: 8/2)

Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyuruyor:

“Zina eden, zina ettiği zaman, mümin olduğu halde zi­na etmez.

“Çalan, çaldığı zaman, mümin olduğu halde çal­maz.

“Halkın gözleri önünde kıymetli bir şeyi yağma eder­ken, mümin olarak yağma etmez.

Bu sözlerde olduğu gibi, böyleleri mutlak mümin is­miyle anilmayabilirler. Bu bakımdan ehli sünnet bu gibi kimseler için “İmanı eksik mümin” veya “İmanı sebebiyle mümin, büyük günahı sebebiyle fasık” derler. Yani ona, ne mutlak “iman” ismi veriyor, ne de tamamen verilmezlik ediyor. (İbn-i Teymiyye, Vasıtiyye Akidesi, Tevhid Yayınları: 25-26.)

Peygamberimiz (s.a.s) ise; “Lâ ilâhe illallah” demesine rağmen “kâfirdir” diye bir kimseyi öldüren Üsâme’ye; “Kelime-i Tevhid’i” söylediği halde, onu niçin öldürdün?” diye sormuş, “o bu sözü, kendisini ölümden kurtarmak için söyledi” cevabını alınca: “Onun kalbini yarıp ta (imanı var mı diye) baktın mı?” buyurmuşlardır (Tirmizî, Kader, 7; İbn Mace, Mukaddime, 13; Ahmed İbn Hanbel, II, 4).

İbni teymiyenin izahından, Abdulvahhabın asıl kaynağı olan sözde yolunda gittiğini söylediği selefin itikadından farklı olarak aslında mutezilenin görüşünü benimsediği açıktır.

Evet  Keşf-ül Şubuhatta devamla derki:

Derler ki: Haklarında Kur’an inen kimseler

Allah’tan başka bir ilâh olmadığına inanmazlar. Peygamberi yalanlarlar, öldükten sonra dirilmeyi inkâr ederler, Kur’anı yalanlar ve onu sihir kabul ederlerdi… Halbuki biz ; Allah’ tan başka ilâh olmadığına, Muhammed (S. A. V.) in O’nun Rasûlu olduğuna şehadet ediyor. Kur’anı tasdik ediyor, öldükten sonra dirilmeye inanıyor, namaz kılıyor, oruç tutuyoruz. Böyle» olunca nasıl olur da bizi onlar gibi kabul edersiniz ?..

Cevap: Rasûlüllah (S. A. V.) e bir meselede inanıp bir meselede inanmayanın kâfir olduğu hususunda bütün ilim adamları ittifak etmişlerdir. Kur’an’ın bir kısmına inanıp, bir kısmına inanmayan, Tevhidi kabul edip namazın farziyetini inkâr eden yahut tevhide ve namazın farz oluşuna inanıp zekâtın farz oluşuna inanmayan ya da hepsine inanıp orucun yahut haccın farz oluşuna inanmayan da ayrı hükümdedir. «

Hz. Peygamber (S. A. V.) zamanında hacca gitmeyenler olunca Cenabı Allah şöyle buyurmuştur:

“Ona bir yol bulabilenlerin Beyt’i hacc etmesi Allah’ın insanlar üzerinde bir hakkıdır. Küfreden ise: ALLAH, alemlerden müstağnidir.”

(Ali’imran: 3/37)

Bunların hepsine inanıp öldükten sonraki dirilmeyi inkar edenin kâfir olduğu icma’ile sabittir. Onun kanı de helâldir. Yani bundan dolayı öldürülebilir. Allah buyurur :

“Allah’ı ve peygamberlerini inkâr ederek kâfir olan, bir de ALLAH ile Peygamberlerinin arasını ayırmak isteyen “Kimine inanırız, kimini inkâr ederiz”(Nisa: 4/150-151) diyen ve böylece (küfür ile iman) arasında bir yol tutmaya yeltenen kimseler (yok mu) işte onlar gerçek kâfirlerin tâ kendileridirler. Biz o kafirlere hor ve hakîr edici bir azâb hazırlamışızdır.” ?

İnanılması gereken bazı şeylere inanıp bazılarına inanmayanın kâfir ve zikredilen cezaya müstahak olduğunu bizzat ALLAH izah ettiğine göre ; şüphe ortadan kalkmış olur.

Şu halde her şeyde Rasulullah’ı tasdik edip namazın farz oluşunu inkâr eden, kâfirdir, kanı helâldir. Bu, icma’ iledir.

Yine her şeye inandığı halde öldükten sonra dirilmeye inanmayan, yahut Ramazan orucunun farziyetini inkâr edip diğer bütün şeylere inanan ; bütün mezheplere göre aynı hükümdedir. Kur’anı Kerim de bunlar için ayni ifadeyi kullanmıştır.

Yine her şeye inandığı halde öldükten sonra dirilmeye inanmayan, yahut Ramazan orucunun farziyetini inkâr edip diğer bütün şeylere inanan; bütün mezheplere göre aynı hükümdedir. Kur’anı

Kerim de bunlar için ayni ifadeyi kullanmıştır. Bilinmektedir ki Tevhid, Hz. Peygamberin bildirdiği en muazaam farzdır Namazdan, zekâttan, oruçtan ve Hac’tan daha muazzamdır. Nasıl olur da Rasûlüllah’ın bütün tebliğ ettiklerini yaptığı halde bu farzlardan birisini inkâr eden kâfir olur da,bütün peygamberlerin yolu olan tevhidi inkâr eden

‘”kâfir olmaz ! ?.. Hayret!.. Bu cehâlet ne kadar acayiptir

Buraya kadar verilen cevapta zaten ehli sünnet inancında olduğu gibidir. Lakin madem kuranın bazısına inanıp bazısına inanmayanların kafir olduğuna inanıyor ve bunu ifade ediyor o zaman kendi ile çelişiyor demektir. Çünkü yukarda da izah ettiğimiz üzere şefaate ve tevessüle açıkça inanmadığı bellidir. Şefaat ayetleri kurandan değil midir? Kendiside bu ayrımı yapmış olmuyormu?

İşte bu çelişkilerinin asıl sebebi ise Şüphesiz tevhid, kalple, lisanla ve amelle olmalıdır. Bunlardan birisi eksik olursa insan, müslüman sayılmaz. Diye inandığından kaynaklanmaktadır. Bu hususta derki:

(Tevhidi Kalple, dille ve âza ile tatbik etmek)

Geçen bölümlerden de anlaşılabilen, fakat çok önemli olduğu ve çok yanılmanın mevzuu bulunduğu için kendisine husûsî bir bahis ayrılmış olan pek mühim bir mesele ile sözlerimize son veriyor ve diyoruz ki :

Şüphesiz tevhid, kalple, lisanla ve amelle olmalıdır. Bunlardan birisi eksik olursa insan, müslüman sayılmaz.

Mesela; bir kimse tevhidi bilse ve fakat onunla amel etmezse; Fir’avn, iblis ve benzerleri gibi kâfirdir, inatçıdır !. .

Bu meselede bir çok insanlar hataya düşerek ; “bu doğrudur. Biz de bunu anlıyor, hak olduğuna şehadet ediyoruz. Fakat tatbik edemiyoruz. Bu gün bizim memlekette bunu yapmak da mümkün oluyor.” gibi özürleri beyan ederler. O miskin bilmez ki; kâfirlerin çoğu da hakkı bildikleri halde, bu gibi bazı özürler sebebiyle onu terk ederler. Allah buyurur: “Allah’ın âyetlerini çok az bir paha ile satmışlardır.” ve “Onu (hakkı), oğullarını bildikleri gibi bilirler.

(Bakara: 2/146)

Birincisi: İşte ifadelerden açıkça anlaşılacağı üzere sözde selefin itikatına tabi olan abdulvehhab hem ehli sünnete hemde selefin itikatına aykırı hüküm vermiş ve doğal olarak ta şefaatı Tevessülü hafif görmüş ve bunlara inanlara tekfirde bulunmuştur. Bu konuya aydınlık getirmek için kısaca deriz ki:

İmanın hakîkatını teşkil eden hükümler nelerdir? Yalnız kalp midir? Yalnız dil midir? Veya her ikisi birden midir? Yoksa bu ikisine ilaveten, azalarla yapılan işler, salih ameller midir? İşte bu hususta İslâm âlimleri arasında görüş ayrılığı vardır. Bundan dolayı birçok itikadi mezhep ortaya çıkmıştır.

a) Ehl-i Sünnet’ten bazılarına göre şer’î iman; Hz. Muhammed (s.a.s)’in Allah Teâlâ’dan getirdiği kesin olarak bilinen şeylerin hepsinin doğru ve gerçek olduğunu kalp ile tasdik ve dil ile ikrar etmektir. Bu tarife göre imanın; biri tasdik diğeri ikrar olmak üzere iki rüknü vardır. Ancak, bu rükünler aynı seviyede birer aslî rükün değildir. Çünkü bunlardan “kalp ile tasdik”, hiçbir mazeret karşısında vazgeçilmeyen “aslî rükün”dil ile ikrar ise, dilsizlik ve ölüm tehlikesi gibi zarûrî haller karşısında vazgeçilebilen ve vücubu sakıt olan “zâid rükün” dür. Aslî rükün sayıları kalb ile tasdik zâil olduğu anda, o kimse imandan çıkar ve kâfir olur. Çünkü her halükârda tasdiksiz iman olmaz. Ancak ölüm tehdidi karşısında diliyle ikrar etmeyen bir kimse, kalbi samimi tasdik ve imanla dolu olduğu için imandan çıkmaz ve kâfir olmaz (en-Nahl, 16/106). “Kavl-i Meşhur” olarak şöhret buları bu mezhebi, bazı Ehl-i Sünnet Kelâmcıları, Hanefi imamlarından Şemsü’l-eimme es-Serahsî, Fahru’l-İslâm Pezdevî ve diğer Hanefi fakihleri benimsemişlerdir. Hatta İmam-ı Âzam’ın da bu görüşü tercih ettiği rivayet edilmiştir (Fıkh-ı Ekber Aliyyu’l-Kâri Şerhi, s. 76-77; Şerhu’l-Makâred, II, 182, Şerhu’l-Akâidi’n-Nesefiyye, s. 436438).

b) Ehl-i Sünnet’ten “cumhuru muhakkikîn” e göre şer’î iman; inanılması gerekenleri kalb ile tasdikten ibarettir. O halde şer’; imanın yegane rüknü, kalb ile tasdiktir. Kalbinde böyle tereddütsüz bir tasdik bulunan kimse, gerçekte ve Hak Teâlâ indinde mümindir. Dil ile ikrar etmek ise, imanın aslî veya zâid bir rüknü, yani imandan bir cüz değildir. Fakat, kalble bulunan tasdike, ancak dil ile ikrar edilmesi halinde vakıf olunabileceği, aksi halde mü’min midir, değil midir? bilinemeyeceğinden, dünyevî ve hukûkî hükümleri tasdik edebilmek için, dil ile ikrar şart koşulmuştur. Bu esasa göre, kalbiyle gerçekten tasdik edip de, bunu diliyle ikrar etmeyenler, dünyada müslüman sayılıp dini ahkâm kendilerine uygulanmasa bile, Allah Tealâ katında mü’min sayılırlar. Dini nasslar bu görüşü daha fazla desteklemektedir: “Allah işte bunların kalbine imanı yazdı” (el-Mücadele, 58/22); “İman henüz kalblerine girmedi” (el-Hucurât, 49/14 ve en-Nahl, 16/106 gibi). İmam Ebu Mansur el-Maturîdi’nin tercihi de budur. Özellikle, İmam Ebu’l-Hasan el-Eş’ârî ile İmamu’l-Haremeyn el-Cüveynî ve İmam Fahru’d-Din er-Râzî bu görüştedirler (Ali Arslan Aydın İslâm İnançları, I, 164-165).

c) Selef Uleması ile, Hadis âlimlerinden birçoğu ise rivayete göre, İmam Mâlik, İmâm Şâfiî ve İmam Ahmet (r.a)’a göre Şer’î İman; “İkrarın bil lisan, tasdikun bil cenan ve amelün bil erkân”dır. Yani, “dil ile ikrar, kalp ile tasdik ve rükünlerle amel” Fakat bu görüşe sahip olan Selef Uleması ve bazı mezhep imamları, ameli terk eden kimseleri “fâsık ve âsî” saymışlarsa da, bu gibilerin imandan çıkarak kafir olacaklarına hükmetmemişlerdir. Ayrıca, abid ve zahid müslümanlara tatbik edilmekte olan dini ahkâmın, ameli terkeden fâsıklara da uygulanacağını söylemişlerdir. Nitekim tatbikatta hep böyle olagelmiştir. Bu zevata göre şer’î imanın hakîkatı iki şekilde mütâlaa edilmektedir. Biri; er geç Cennete girme imkânını sağlayan iman esasıdır ki, bu kalp ile tasdikle veya tasdikle beraber dil ile ikrar ile tahakkuk eder. Diğeri ise, müslümanı cehennemin azabından koruyan ve ebedî saadete erdiren “Kemâl-i iman”, yani imanın kâmil olmasıdır. Şüphe yoktur ki amel, yani dini emir ve esaslara uyarak yasaklardan kaçınmak, imanın kemalinden olup, onun güzel bir semeresi ve beklenen meyvesidir. Sonuç olarak, yukarıdaki tarif gerçekte, “imanın aslını ve hakikatı”nın değil, “kemâl-i iman” yani iman olgunluğunun tarifidir. Bu bakımdan, Selef ve bazı hadisçilerin görüşü, Mu’tezile ve haricilerin katı görüşleriyle ilgili olmayan makul ve makbul bir görüştür (Ali Arslan Aydın, a.g.e, I, 160-161 ve orada zikredilen ana kaynaklar).

d) Havâriç ve Mu’tezile ise Şer’î imanın; dil ile ikrar ve kalp ile tasdik şartından başka, bunları amel ile tasdik etmek olduğunu iddia etmişlerdi. Bunlara göre imanın hakikatı hem “fiil-i kalp, hem fiil-i lisan, hem de fiil-i cevârih” dir. Yani Şer’î imanın “üç rüknü” vardır. Bunlar; Resulullah’ın Allah Teâlâ’dan vahy ile telakki edip tebliğ ettiği ilâhî esasları ve şer’î hükümleri; “a) Kalp ile tasdik, b) Dil ile ile ikrar, c) Azalarla tatbik etmek”tir. O kadar ki, bu üç rükünden birine sahip bulunmayan; meselâ kalbiyle tasdik, diliyle ikrar ettiği halde, bunlarla amel etmeyen bir kimse, mümin sayılmaz. Bu şahıs, Haricîler nazarında “kafir”, Mu’tezile nazarında ise, “ne mümin ne de kafirdir”, fakat imanın hakîkatından olan bir cüz’ü, yani ameli terkettiği için “fâsık” sayılır. Bu esasa göre Mu’tezile, “günâh-ı Kebâûr” den, yani büyük günahlardan birini işleyen veya “vâcipler”den birini terkeden kimseyi mümin olarak kabul etmez. Bu gibiler için meşhur “el-Menziletü beyne’l-menzileteyn” tezini ileri sürer, bunların Cennet ile Cehennem arasında bir yerde kalacaklarını iddia eder. Bu görüşlerini isbat için bir çok nassları te’vil eder. Bu mesele, Ehl-i Sünnet’in red ve cerhettiği Mutezilenin beş ana prensibinden biridir. Hâricîlerin ki ise; siyâsî esasa dayanan, son derece kat bir iddia olup, mesnetsiz ve akl-ı selimden uzaktır.

İman ile Amel Arasındaki Münasebet:

Yukarda verilen bilgilerden ve yapılan açıklamalardan anlaşıldığına göre; gerek dilciler ve gerekse Ehl-i Sünnet âlimlerinin cumhuru (büyük çoğunluğu) nazarında “imanın hakikatı”; Allah Teâlâ’nın varlığını ve birliğini (ulûhiyetini ve tevhidini), Hz. Muhammed (s.a.s.)’in peygamberliğini ve Allah’dan getirip tebliğ ettiklerinde sadık olduğunu kalp ile tasdikten ibarettir. Birçok ayet ve sahih hadisler, bu hükme sarahaten delâlet etmektedir. Nitekim Hak Teâlâ Kur’an-ı Kerîm’de, “iman” kelimesini daima insanların kalblerine isnat etmek suretinde ifade buyurmuştur:

a. “İşte onlar o kimselerdir ki, (Allah) imanı kalblerine yazdı” (el-Mücadele, 58/22)

b. “İman henüz kalblerinize yerleşmedi (hele bir yerleşsin)…” (el-Hucurât, 49/14).

c. “… Kalbi iman ile (dolu ve) mutmain (müsterih) olduğu halde… ” (en-Nahl, 16/106).

Peygamberimiz (s.a.s) ise; “Lâ ilâhe illallah” demesine rağmen “kâfirdir” diye bir kimseyi öldüren Üsâme’ye; “Kelime-i Tevhid’i” söylediği halde, onu niçin öldürdün?” diye sormuş, “o bu sözü, kendisini ölümden kurtarmak için söyledi” cevabını alınca: “Onun kalbini yarıp ta (imanı var mı diye) baktın mı?” buyurmuşlardır (Tirmizî, Kader, 7; İbn Mace, Mukaddime, 13; Ahmed İbn Hanbel, II, 4).

Aynı âlimlere göre “dil ile ikrar”da, yukarda belirtildiği gibi, imanın hakikatından bir cüz, ondan bir rükün olmayıp, bir kimsenin müslüman olduğunu bilmek ve ona İslâm’ın dünyevi ahkâmını tatbik edebilmek için zarurî görülen bir şarttır.

İslâmî hükümlerle amel etmek, yani inanılan dinî hükümleri bilfiil tatbik etmek ise; Ehl-i Sünnet imam ve âlimlerinin çoğunluğu nazarında, imanın hakikatına dahil değildir. Bu hususa yukarda kaydedilen delillerden başka şu muhkem ayetler açık ve kesin olarak delâlet etmektedir:

a. “Ey iman edenler; sizin üzerinize oruç (tutmak) farz kılındı” (el-Bakara, 2/183). Bu ve benzeri ayetlerde (bk. el-Bakara, 2/153, 187; Âlu İmrân 3/59; el-Enfâl, 8/20, 27; en-Nûr, 24/21; el-Ahzâb, 33/70; el-Cum’a, 62/9). Önce “iman edenler” diye hitap edilmiş, sonra müminlerin yapmaları ve yapmamaları gereken emir ve yasaklar bildirilmiştir. O halde olumlu veya olumsuz olan amel, imanın haki katından olmayan, ayrı ve başka bir şeydir.

b. “İman eden ve iyi (salih) amel isleyen kimseleri Cennetimize koruz” (en-Nisâ, 9/57). Bu ve benzeri ayetlerde (el-Bakara, 2/227; Yunus 10/9; Hûd, 11/23; Lokman, 31/8; Fussilet 41/8; el-Buruç, 85/ 11; el-Beyyine, 98/7; el-Ankebut, 29/7, 9, 58; el-Fâtır, 35/7; eş-Şûrâ, 42/22) salih amel imana atfediliyor ki; arapça gramer kaidesince, ancak manası başka olan şeyler birbiri üzerine atfedilir. Yani âtıf işlemi, “ma’tû” ile “ma’tûfun aleyh”in başka başka manada olmasını gerektirir. O halde amel, imandan başka olup, ondan bir cüz değildir.

c. “Kim mümin olarak, iyi ve güzel amel işlerse…” (Tâhâ, 20/ 112). Bu âyet-i kerîmede amelin makbul olması, imanlı olma şartına bağlanmıştır. Meşrutun (yani amelin) şartta (yani imandan) dahil olmayacağı, bilinen kural gereğidir. O halde iman ve amel. ayrı ayrı şeylerdir.

d. “Eğer müminlerden iki zümre birbirleriyle vuruşur, cenk yaparsa, aralarını bulup onları sulh ediniz…” (el-Hucurât, 49/9). Bu ayet-i kerimede; birbiriyle cenk yapan büyük günah sahipleri “mü’min” diye anıldığına göre; iman ile haram olan adam öldürme fiilinin dahi mümin bir şahısta birlikte bulunabileceği, dolayısıyla her cins amelin imandan ayrı ayrı ve ondan başka bir unsur olduğu gayet açık olarak bildirilmektedir.

Bu ve benzeri ayet-i kerîmelerin sarahatına ilaveten, herbiri birer salih amel olan ibadetlerin Allah indinde makbul olabilmesi için, önce imanın (kalbdeki tasdikin) şart olduğunda, İslâm âlimleri arasında icma vardır. Bu bakımdan, kafirin yaptığı ibadetin bir değeri ve sevabı yoktur. Çünkü o, önce iman etmekle, sonra ibadet ve salih amelle mükelleftir. İnanmadan yapılan ibadetler, Allah katında makbul ve muteber değildir.

Yukarda zikredilen delâleti katı dinî delillere ve ulemanın icmaına binaen; amelin, imanın hakîkatından ve aslından bir rükün olmadığı açıkça anlaşılmaktadır. (Fazla bilgi için bk. Fıkh-ı Ekber, Aliyyu’l-Karî Şerhi, s. 80; Tefsîr-i Kebir, I, 249; Şerhu’l-Makâsıd, II, 187; Şerh-i Mevâkıf, c. III, s. 248).

Bu izahlardan sonra Abdulvahhabın selefin ve İbni Teymiyenin yolunu benimsemediği açıkça anlaşılıyor tekrar toplu halde İbni Teymiyenin Şefaat ve Amel İman ilişkisini itakıtını verecek olursak:

İman-Amel ve Tekfir:

Ehl-i Sünnet’in usulünden biri de şudur: Din ve iman, hem söz, hem ameldir. Kalbin, dilin ve organların amelidir ve iman itaat ile artar, isyan ile azalır.

Bununla birlikte onlar (Ehli Sünnet) ehli kıbleyi, Hari­cilerin yaptığı gibi sırf isyanları ve günah-ı kebairleri (büyük günahları) sebebiyle tekfir etmezler. Aksine masiyetlere rağmen din kardeşliği devam eder. Nitekim Allah Sübha-nehu ve Teala kısas ayetinde şöyle buyurmuştur:

“Fakat kim (yani katil), kardeşi tarafından affedilir­se, o zaman (affedenin örfe göre) uygun olanı yapması (uy­gun diyeti istemesi, affedilenin de) güzele onu ödemesi ge­rekir.” (Bakara: 2/178) “Eğer inanlardan iki grup vuruşurlarsa onların ara­sını düzeltin. Şayet biri ötekisine saldırırsa Allah’ın buyruğuna dönünceye kadar saldıran tarafla vuruşun. (Allah’ın buyruğuna) dönerse artık onların arasını ada­letle düzeltin ve adil olun. Allah adaletli hareketedenle­ri sever. Muhakkak müminler kardeştirler. Kardeşleri­nizin arasını düzeltin.”  (Hucurat: 49/9-10)

Onlar, fıskı, zahir olanları büsbütün imansız sayarak, ebedi Cehennem’de kalacağını da söylemezler.

Mutezile, böylelerini imansız sayarak sonsuza kadar Ce­hennem’de kalacakları görüşündedirler. Halbuki fasık, iman dairesi içindedir. Nitekim:

“Mümin bir köle azad etmesi gerekir.” (Nisa: 4/92) (şeklindeki bir mümini hata ile Öldürene ceza takdir ederek onu iman dâiresinde sayan) ayette ve benzerlerinde bu du­rum söz konusudur.

“Müminler o kimselerdir ki, Allah anıldığı zaman yürekleri ürperir, kendilerine Allah’ın ayetleri okundu­ğu zaman (bu ayetler) onların imanlarını artırır. (Enfal: 8/2)

Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyuruyor:

“Zina eden, zina ettiği zaman, mümin olduğu halde zi­na etmez.

“Çalan, çaldığı zaman, mümin olduğu halde çal­maz.

“Halkın gözleri önünde kıymetli bir şeyi yağma eder­ken, mümin olarak yağma etmez.

Bu sözlerde olduğu gibi, böyleleri mutlak mümin is­miyle anilmayabilirler. Bu bakımdan ehli sünnet bu gibi kimseler için “İmanı eksik mümin” veya “İmanı sebebiyle mümin, büyük günahı sebebiyle fasık” derler. Yani ona, ne mutlak “iman” ismi veriyor, ne de tamamen verilmezlik ediyor. (İbn-i Teymiyye, Vasıtiyye Akidesi, Tevhid Yayınları: 25-26.)

Şefaat hakkında ki görüşüne gelince:

Şefaat:

Rasulullah’m (s.a.v.) Kıyamet günü üç şefaati vardır:

1- Birinci şefaati mevkıf ehline yapacağı şefaattir. Adem, Nuh, İbrahim, Musa ve Meryem oğlu İsa’ya (a.s.) ya­pılan şefaat müracaatlarından sonra en son olarak Rasulul-lah’a (s.a.v.) müracaat olunacak ve onun şefaatıyla mevkıf ehli arasında hükmedüecektir.

2- İkinci şefaati Cennet ehlinin Cennet’e girmeleri için yapacağı şefaattir. Bu iki şefaat O’na (s.a.v.) mahsus şefa­ati ardır.

3- Üçüncü şefaat ise ateş hak etmiş olanlar için yapıla­caktır. Bunu i£in hem O (s.a.v.) hem diğer peygamberler, hem de sıddıklar ve başka kimseler şefaat edecektir. Ateşi haketmiş olanların ateşe atılmaması, girmiş olanların çıkma­sı için şefaat olunacak, ayrıca Allah (c.c.) şefaat olmaksızın yalnızca kendi fazlı keremiyle Cehennem’den grup grup insanları çıkaracak, dünyalılardan bu kadar kimse girdiği hal­de Cennette yine fazla yerler kalacak, bu sebeple Allah (c.c.) Cennet için başka gruplar yaratıp onları da oraya ko­yacaktır.

Ahiret yurdunun içerdiği hesap, mükafat ve mücazat Cennet ve Cehennem ile bunların ayrıntıları semavi kitap­larda Rasulullah’tan (s.a.v.) nakledilen mesur haberlerde zik-redife gelmiştir. Rasulullar tan (s.a.v.) nakledilen ilmi mi­rasta da bunlara dair yeterli ve sadra şifa mevcuttur. Bunla­rı istiyen bulabilir. (İbn-i Teymiyye, Vasıtiyye Akidesi, Tevhid Yayınları: 22-23.)

Şimdide gelelim Tevessülün ve İstiğasenin hakikatına ve dinde olup olmadığına meselesine:

Tevessül, arapça bir kelimedir. Birini ve bir şeyi vesile ve aracı yapmak demektir. Meselâ çatıya çıkmak için merdiven, bir yere ulaşmak için çeşitli vasıtalar birer vesile; bizim de o maksadı elde etmek için bunları kullanmamız bir tevessüldür. Tabi ki burada söz konusu olan mânevî tevessüldür.

Nebîlere, velîlere, derecesine göre âlimlere ve sâlih kullara tevessül yapılıp yapılamayacağı öteden beri ulemâ arasında münâkaşası yapılan hususlardandır. Bu münâkaşa İbn-i Teymiye ekolüyle yeni buudlar kazanmış ve günümüze kadar da devam ede gelmiştir.

İstiğase ayrı, vesile ayrı bir şeydir. İstiğase yardım istemek anlamını ifade eder. Vesile ise gayeye vasıta olan şeydir.

Güneş ve ay gibi hizmeti çok da olsa, Ka’be ve Hacerü’l-esved gibi mukaddes de olsa cansız veya zevilukul olmayan bir mahluktan istiğase etmek caiz değildir.

Zevilukul olan kimseden istiğase etmek meselesine gelince, bakılır, kendisinden istiğase edilen kimse salih ve mü’min değilse, ister gaib olsun kendisinden istiğase etmek caiz değildir. Fakat salih bir kul olursa, huzurunda veya kabri başında olursa, şefaat dilemek maksadıyla ondan istiğase etmek caizdir.

Çünkü ölü olan kimse her ne kadar berzah alemine intikal etmiş ise de kendisine has bir hayatı vardır. Peygamberimiz (sav) şöyle buyurmuştur: “Peygamberler kabirlerinde diridirler” (İbn Mâce, Cenâiz 65)

Peygamberlerin, mezarlarında diri olduklarına bir delil de, Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve sellem), mirac sırasında Mescid-i Aksa’da bütün peygamberlerin ruhlarıyla buluşması ve semada karşılaştığı her peygambere selam verdikçe, peygamberimiz (Sallallahu aleyhi ve sellem)’in selamını almasıdır. Yine Bedir savaşında ölmüş müşrikler hakkında da şöyle buyurdular: “Siz bunlardan fazla işitmezsiniz; ancak cevap veremezler.”
İslam inancına göre, ölüm hiçlik değil, yokluk değil, sadece bir yer değiştirmektir, bu fani hayattan bakî bir hayata kavuşmaktır. Durum böyle olunca, ölüp öbür hayata geçmiş olan bir kimsenin ilk hayatı ile ikinci hayatı arasında ne fark var ki?  Şimdi Allah için düşünelim; bizim çok sevdiğimiz bir yakınımız, sadece dünya hayatında iken mi hatırını sayıyoruz? Vefatından sonra artık gözümüzde değersiz bir varlık mı olmaktadır? Bunu hangi vicdan kabul eder? Peki Allah’ın en sevdiği elçisi Hz. Muhammed (asv)’i dünya hayatında iken -deyim yerindeyse- yere-göğe sığdırmazken, vefatından sonra onun üzerine çizgi çekmesi, öldü diye bütün bütün değerden düşürmesi, adeta en büyük dostunu en âdi bir konuma sokması mümkün müdür? Kaldı ki, ölümle insanlar Allah’ın huzuruna varıyorlar, daha da yakınlaşıyorlar. Nitekim, Kur’an’da Rabbimiz  sık sık “bana döneceksiniz” diye buyuruyor.

Selefîcî kardeşlerimizin bir yanılgısı da ölü ile diri olanları ayırmalarıdır. Onlara göre, hayatta iken birinin vesile kılınması caizdir, fakat öldükten sonra vesile kılınması ise şirktir. Oysa, diri olanlarda zahiren görülen bir güç olduğu için onların vesile kılınması şirke daha müsait zannedilebilir. Kaldı ki,

“Allah yolunda öldürülenleri sakın ölü zannetme! Bilakis onlar hayatta olup, Rablerinin katında yaşarlar, rızıklanırlar.” (Al-i İmran, 3/169)mealindeki ayette ifade edildiği gibi, şehitler diridir. Peygamberler de diridir, çünkü, onlar şehitlerden çok üstündür. Şehitlik bir nevi velayettir. Şehitlerden daha üstün mertebede olan veliler de vardır. Kur’an’da şehitlerin özelikle söz konusu edilmesi, onların kendilerini ölü bilmeyecek derecede Berzah aleminde bir hayata mazhar olmalarındadır. Yoksa, bütün ölüler diridir, çünkü asıl olan ruhtur ve o da zaten -Allah’ın izin ve inayetiyle- bâkidir.

İslam dininde tevessül, yani Allah katında makbul bir şeyi vasıta kılarak Allah’tan bir şey istemek caizdir.

Mesela; “Allah’ım Kabe hakkı için beni affet” demek, “Peygamber hürmetine bana yardım et”, “İmam Rabbani Hazretlerinin vesilesi ile beni şu musibetten kurtar.” demekte İslam alimlerince hiçbir sakınca görülmemiştir. Bunu sakıncalı ve şirk görenler ehlibidat ve ateş olan Vehhabilik mezhebidir ki; sapkın ve ehlisünnetin dışında olan bir mezheptir.

Vesileleri vesilelikten çıkarıp, bizzat vesilelerden istemek şirk olur.

Mesela; “Ey Kabe bana şunu ver.”, “Ey Peygamber beni affet.”, “Ey filanca, benim başımdan şu musibeti al.” demek şirktir. İkisini birbirbiri ile karıştırmamak gerekir. Tevessül yani vesile ile  Allah’tan istemek caizken, bizzat vesileden yardım ve talepte bulunmak şirktir.

Vesile edilen şey Allah ile kul arasında kesif bir perde olup Allah’tan istemeyi engelliyor ise, bu vesile şirk unsuru oluyor. Yok vesile Allah ile kul arasında şeffaf bir perde olup Allah’tan istemek manasına kuvvet veriyor ise bu makbul ve caizdir. İşte Vehhabi zihniyeti bu hakikati kavramadığı için tevessülü şirk olarak kabul ediyor.
Vesile edilerek yapılan duaların makbul ve hak olduğuna dair ayet ve hadisler şöyle geçiyor:

Allahutealâ şöyle buyurmuştur:

“Ey iman edenler, Allah’tan korkun, ona ulaşmak için vesile arayın ve onun uğrunda cihad edin. Umulur ki, felâha kavuşursunuz.”
(Maide, 5/35)

“Dua edenler rabbına ulaşmak için bir vesile edindiler. Böylece kim (Allah’a) daha yakın olur diye ortaya çıkar. Bunlar, onun rahmetini umuyorlar ve onun azabından korkuyorlar. Şüphesiz ki onun azabı sakınması gerekli olan husustur.”
(İsra, 17/57)

Hz. Enes anlatıyor: Hz. Ömer, kuraklık ve kıtlık olduğunda -halkla birlikte- yağmur duasına çıktığı her seferinde Hz. Abbas’ı vesile yapar ve şöyle dua ederdi: “Allah’ım! Biz daha önce Peygamberimizi vesile yaparak senden yağmur istiyorduk ve sen de bize yağmur veriyordun. Şimdi ise -Peygamberimiz aramızda yok- onun amcasını vesile kılarak senden yağmur istiyoruz, ne olur bize yağmur ver.” derdi ve hemen yağmur yağmaya başlardı.(Buharî, İstiska, 3).

İmam Ahmed ve Trimizî’nin bildirdiğine göre, Gözünden muzdarip olan a’ma bir adam Hz. Peygamber (a.s.m)’e gelerek kendisi için dua etmesini istedi. Hz. Peygamber (a.s.m), ona:

“İstersen senin için bunu tehir edeyim ki, ahiretin için hayırlı olur.”(Tirmizî’de: istersen sabredersin);  istersen sana dua edeceğim” dedi.

Adam, dua etmesini isteyince, Hz. Peygamber (a.s.m), ona güzelce abdest almasını, sonra iki rekat namaz kılmasını ve ardından da şöyle dua etmesini emretti: 

“Allah’ım! Senin rahmet peygamberin olan Muhammed’i vesila kılarak senden istiyor ve sana yöneliyorum. Ya Muhammed! Bu ihtiyacımın giderilmesi için seninle/seni vesile ederek, Rabbime yöneliyorum. Allah’ım! Onun hakkımdaki  şefaatini kabul buyur!”(Tirmizi, Daavat, 119, Müsned, IV/138)

Adam -gidip söylenenleri yaptı- dönüp geldiğinde gözleri açılmıştı.(Tuhfet’u’l-Ahvezî, ilgili hadisin şerhi).

Şu bir gerçektir ki, insan, bir şekilde benimsediği kendi düşüncesinden kolay kolay sıyrılamaz, tarafsız konuya bakamaz. Karşı tarafın elinde dağ gibi bir delile çok zayıf bir emare gözüyle bakabildiği gibi, kendi düşüncesini destekleyen en zayıf bir emareyi sağlam bir delil olarak görebilir. Bu psikoloji ile bir meseleye bakanların zihnine, düşüncesinde olmayan her türlü şaibeden uzak elmas gibi bir hakikat gelse, kömür görünümüne bürünür ve abesiyete dönüşür. Bu sebeple, hakkı hak olarak görmek için hepimiz her zaman Allah’a yalvarmalıyız.

Vesile kavramına ilişkin bilgi ve yorumları serdettikten sonra, tevessül konusunu daha açık şekilde ve kısımlarına gelince:

1. Allah’a İsim ve Sıfatlarını Vesile Kılarak Yalvarmak

Bu tevessül şöyle misâllendirilebilir. “Allah’ım, Senin Rahmân, Rezzak vb. isimlerinin hakkı için beni şununla rızıklandırmanı veya bana şunları ihsan etmeni diliyor ve dileniyorum.” Bu duada Allah’tan istenenler, O’nun Rahmân ve Rezzak ismi vesile kılınarak istenmektedir.

Efendimiz (s.a.s) de pek çok hadîslerinde Cenâb-ı Allah’a isim ve sıfatlarını vesile kılarak tazarru ve niyazda bulunmuşlardır. Allah Resulü (s.a.s) çok sıkıntılı olduğu anlarda, “Ey Hayy ve Kayyum olan Allah’ım! Sen’in rahmetinden medet bekliyorum.” (Tirmizi, Sünen, Hadis no: 3524) diye yalvarmıştır.

Bir diğer dualarında ise şöyle buyurmuşlardır:

“Bir kul başına gelen bir sıkıntı ve üzüntü karşısında, ‘Allah’ım, ben Sen’in kulunum, bir kulunun oğluyum, bir cariyenin oğluyum, benim bütün her şeyim Sen’in elindedir. Sen, hakkımda istediğin hükmü verirsin; Sen’in verdiğin bütün hükümler benim için âdilânedir. Kendini bize tanıttırdığın bütün isimlerinin hakkı için, kitabında inzal buyurduğun bütün isimlerinin hürmetine veyahut kullarından birine talim buyurduğun isimlerinin hürmetine yahut da gayb ilmindeki bize açıklamadığın isimlerinin hürmetine, Kur’ân’ı kalbime bahar kılmanı, gönlüme ışık yapmanı, onun vasıtasıyla sıkıntı ve üzüntümü gidermeni diliyorum.’ derse, Allah onun sıkıntı ve üzüntüsünü giderir ve o sıkıntılar yerini sevinç ve feraha bırakır.” (Ahmed b. Hanbel, Müsned, I, 452; Taberani, el-Mu’cemü’l-Kebir, X, 169)

2. Allah’a, Geçmişte Yapılan Salih Amelleri Vesile Kılarak Dua Etmek

Bu şekilde tevessül ile duaya örnek olarak, Allah Resulü (asv)’nden nakledilen, mağarada mahsur kalan üç adamın kıssası verilebilir. Hazreti Enes Allah Resulü’nden şöyle işittiğini anlatıyor:

“Üç kişi birlikte yürürken yağmura yakalanınca dağdaki bir mağaraya sığındılar. Dağdan kopup yuvarlanan bir kaya parçası, sığındıkları mağaranın ağzını kapattı ve onları mağaraya hapsetti. Birbirlerine şöyle dediler: ‘Allah için yaptığımız amelleri araştıralım ve o amellerle Allah’a dua edelim. Ümit edilir ki, Allah o amellerimizin hürmetine bizi bu sıkıntıdan kurtarır.’

“Biri yaşlı ve ihtiyar anne ve babası olduğunu, eşi ve küçük çocuklarından önce onları doyurmak için sabaha kadar başlarında uyanmalarını beklediğini ifade ettikten sonra, ‘Allah’ım, eğer biliyorsan ki bunu yalnız senin rızan için yaptım, mağaranın ağzını birazcık arala da gökyüzünü görebilelim.’ diyerek yalvardı. Allah da bunun üzerine mağarayı biraz açtı, o aralıktan göğe baktılar.”

“İkincisi çok sevdiği bir amca kızından bahisle, onu çok sevdiğini, bir gün onunla yalnız kalarak evlilik dışı ilişki kurmayı talep ettiğini ve sonunda kızın direnmesi ve ‘Allah’tan kork’ demesiyle vazgeçtiğini anlattıktan sonra, ‘Allah’ım, eğer bunu Sen’in için yaptığımı biliyorsan, mağaranın ağzını biraz daha arala.’ diyerek yalvardı. Allah da bu duaya mukabil mağaranın ağzını biraz daha açtı.”

“Üçüncü kişi de ücret mukabilinde işçi tuttuğunu ama işçinin hakkını almadan ayrılıp gittiğini, ancak o ücreti çalıştırarak nemalandırdığını, yıllar sonra o işçi yanına gelip de hakkı olan ücreti istediğinde sürülerle hayvanların ona ait olduğunu ve sonunda adamın o sürüleri götürdüğünü ifade ettikten sonra ‘Allah’ım, eğer bunları senin rızan için yaptığımı biliyorsan, mağaranın geri kalan kısmını da açıver.’ dedi. Akabinde Allah mağaranın geri kalan kısmını da açıverdi.” (Müslim, Zikir, 27, Hadis no: 2743)

Anlaşıldığı üzere her üç mağara arkadaşı yaptıkları salih bir işi Allah’a arz ederek o amellerle tevessülde bulunmuşlardır.

3. Allah’la İrtibatının Kuvvetli Olduğuna İnanılan Birini Vesile Kılarak Allah’a Dua Etmek

Bu tarz tevessül şöyle izah edilebilir: Birisi salih bir zâta gider ve ondan mevcut sıkıntısını gidermesi için Allah’a dua etmesini istirham eder. Hadîslerden buna misâl olarak Hazreti Ömer (ra)’in naklettiği şu rivayet zikredilir: “Allah Resulü’nden şöyle derken işittim:

‘Tâbiînin en hayırlısı, Üveys adındaki şahıstır. Onun bir annesi vardır. Vücudunda da beyazlık vardır. Ona söyleyin de sizin için Allah’a istiğfarda bulunsun.’”

Diğer bir rivayette ise “Sizden kim onunla karşılaşırsa, sizin için dua etmesini istesin.” demiştir. (Müslim, Fedâilü’s- sahâbe, 55, Hadis no: 2542) İmam Nevevi bu hadisin şerhinde şöyle der: “Bu hadîsten, dua talep eden daha faziletli de olsa, salih zâtlardan dua istemenin müstehap olduğu anlaşılmaktadır.” (Ebu Zekeriyya en-Nevevi, ilgili hadisin şerhi)

Osman İbn Huneyf nakleder: Gözünden rahatsız olan bir adam Allah Resulü (asv)’ne geldi ve “Ey Allah’ın Resulü, bana afiyet ve sıhhat vermesi için Allah’a dua et.” Efendimiz,

“İstersen dua edeyim ya da istersen sabret, bu senin için daha hayırlıdır.”

Adam “Dua et” dedi. Bunun üzerine Allah Resulü (asv)  ona mükemmel ve kusursuz bir abdest almasını ve şu dua ile yalvarmasını tavsiye etti:

“Allah’ım, rahmet peygamberi olan Senin peygamberin Muhammed’in hürmetine sana teveccüh ediyor ve senden istiyorum. Sen’inle bu ihtiyacımın giderilmesi konusunda Rabbime teveccüh ettim. Allah’ım, o Rahmet Peygamberi’ni benin iyileşmem için vesile eyle.” (bk. İbn Mâce, İkâme, 189; Tirmizî, De’âvât, 118; Ahmed b. Hanbel, Müsned, 4/138)

4. Dua Esnasında, Bekâ Yurduna İrtihal Eden Peygamber, Veli ve Diğer Salih Kulları Vesile Kılmak

Bu nevi tevessül de önceki üç türde olduğu gibi, İslâm bilginlerinin çoğunluğu tarafından kabul görmüştür. Yani cumhur-u ulemanın kâhir ekseriyetinin genel görüşü budur. Buna göre bir peygamber, bir şehit veya velinin kabri ziyaret edildiğinde ziyaret edenle kabirde medfun olan zât arasında mânevî alışveriş söz konusudur. Karşılıklı istifade ve istifâza bahis mevzudur. Nitekim bu konuyu Allâme Fahreddin Razi şöyle izah etmektedir:

“İnsanın ruhu bedeni öldükten sonra ebedî olarak kalıcıdır. Bedenlerini terk eden ruhlar henüz bedenlerden çıkmamış ruhlardan pek çok yönden daha güçlüdürler. Şöyle ki ruhlar bedenlerini geride bıraktıkları zaman perdeler kalkar, onlara gayb perdesi ve âhiret menzillerine ait sırlar ayân olur. Ruh bedende, yani hayatta iken delille elde edilen bilgiler bedenden ayrıldıktan sonra zaruri / kesin bilgiye dönüşür. Beden kaybolunca bu ruhlar aydınlanır, nurlanır ve bir nevi kemale erer. Diğer taraftan henüz bedende olan ruhlar da bazı yönlerden bedenlerini terk etmiş ruhlardan daha güçlüdürler. Çünkü onlar talep etme / araştırma ve kazanma vesileleri olan tefekkür ve nazar sayesinde her gün yepyeni bilgilere ulaşırlar. Bu durum ölenlerin ruhlarında olmaz.

İkinci mesele ise şudur: Ruhların bedenleriyle olan ilişkisi şiddetli bir aşka ve tam bir sevgiye benzer. Bu sebeple, dünyada elde etmek istediğin her şeyi bu bedenini rahat ettirmek ve ona iyilik etmek için yaparsın. İnsan öldüğünde ve ruhu bedenini terk ettiğinde o muhabbet ve aşk kaybolmaz. Böylece ruhlar geride bıraktıkları bedenlerine meyilli ve müncezip olarak kalırlar. Bunların üzerine şunu bina edebiliriz: İnsan, kâmil ve etkili bir ruha sahip bir zatın kabrine vardığında ve orada bir süre durduğunda onun nefsi/ruhu o topraktan etkilenir. Ölen zatın ruhunun o toprakla olan ilişkisi malumunuzdur. İşte ziyaret esnasında canlı bedenin ruhu ile orada yatan zatın ruhu o toprak vesilesiyle karşılaşırlar. Sanki cilalanmış aynaya benzeyen bu iki ruh ışıklarını birbirine aksettirmeye başlarlar. Ziyaret edenin ruhunda hâsıl olan ilim, mârifet, fazilet, Allah’a boyun eğme ve kadere teslimiyet gibi güzellikler oradaki meyyitin ruhuna akseder. Diğer taraftan o meyyitin ruhundaki parlak ve kâmil ilimler de nur olarak ziyaret eden kişinin ruhuna akseder. Böylelikle bu ziyaret hem ziyaretçi hem de ziyaret edilen hakkında büyük bir menfaate ve güzelliğe vesile olur. Kabir ziyaretinin meşruiyetindeki asıl hikmet de budur. Burada zikrettiğimizden daha ince, daha esrarengiz sırlar da hâsıl olabilir; ama eşyanın hakikatlerini kuşatıcı şekilde bilmek Allah’a mahsustur.” (Kevseri, Makâlât, s.383-384)

Aynı şekilde Sa’duddin Teftâzânî de dünyada iken aralarında muârefe olan kişiler arasında kabir ziyareti anında mânevî alışveriş olacağından söz eder ve şöyle der: “Kabirleri ziyaret faydalıdır. Dünyada hayır yörüngesinde yaşamış olan şahsiyetlerin ruhlarından iyiliklerin celp edilmesi ve birtakım musibetlerin defedilmesi konusunda yardım istenebilir. Zîrâ insanın ruhu bedeninden ayrıldıktan sonra bedeni ve onun defnedildiği toprakla sımsıkı bir alâkası olur. Hayatta olan kişi o toprağı ziyaret ettiğinde iki ruh arasında bir mülâkat ve karşılıklı bir feyiz alışverişi olur.” (Teftazânî, Şerhu’l- mekâsıd fî ilmi’l- kelâm, Pakistan, 1981, II/ 43)

Sözün tam burasında Allâme Kevserî der ki: “Büyük imamın bu meselede vardığı sonuç böyledir. Acaba bu imam da tevhid ile şirki ayırt edemeyen kimselerden midir? Tuh böyle tahayyül edenlerin yüzüne!” (Makâlât, s.385)

Tevessüle dair bazı ölçü ve prensipleri şöyle özetleyebiliriz:

a. Allah her şeyin yaratıcısıdır. Her şey O’nun kudret elindedir. Hakiki anlamda bütün işleri evirip çeviren O’dur. O’ndan başka Hâlık, Mûcid ve Müdebbir yoktur. Nebiler ve veliler ise kendilerinden yardım istenilen ve O’nun inayetine davetiye anlamında birer vesile-sebeptirler.

b. Bizim Allah’a ve Peygamber Efendimiz (asv)’e yönelik sevgimiz ve muhabbetimiz, O’nun dışındaki her şeyden bize daha sevimli olmalıdır. Allah’tan ötürü Efendimiz (asv)’i, velileri, şehitleri, sıddîkleri vs. severiz.

c. Hakiki anlamda Allah’ın dışında medet ve yardım edecek hiç kimse yoktur. Her ne kadar o yardımlarını yaratıklarının eliyle veya vasıtasıyla bize ulaştırıyorsa da bütün yardım ve medetler O’ndandır.

d. Bizler, dua ederken, “Nebinin hakkı için, onun yüzüsuyu hürmetine veya filan veli kulunun hürmetine” dediğimizde, bu ifadelerle Allah’a daha yakınlaşmayı ve o zatların Allah katındaki mevkilerinin hürmetine dualarımızı kabul etmesini istiyoruz.

e. Tevessülün cevazı konusunda yaşayan biriyle vefat eden biri arasında ayrım yapmak, yani yaşayan biriyle tevessülü kabul edip de bekâ yurduna intikal edenlerle tevessülü reddetmek temelsiz bir iddiadır. Kaldı ki peygamberler ve şehitler bu dünyadan irtihal etmiş olsalar da, belirli bir hayat mertebesinde yaşamakta ve dünya ile alâkaları devam etmektedir. Dünya ile irtibatlı olan peygamber ve şehitleri vesile kılmakla bedeni ile hayatta olanı vesile kılmanın ne farkı olabilir ki?

f. Hakikatte tevessül, Allah’ın belirlediği ve takdir ettiği neticeler için yerine getirilmesi gereken sebeplerden sadece biridir. Hakiki tesir Allah’tan olmakla birlikte, Allah, varlık âleminde sebeplerle sonuçlar arasında bir mukarenet (birliktelik, yakın sebeplilik) kılmıştır. Buna göre tevessülün hükmü diğer sebeplerden farklı değildir. Zîrâ Allah’ın bir hastalığın iyileşmesini ve şifa bulmasını yahut herhangi bir ihtiyacın giderilmesini veya rızık genişliğine kavuşmayı salih kullarından birinin duasına bağlamış olabilir. (Abdullah el-Humeyri, et-Teemmül fi hakikati’t-tevessül, Dâru Kurtuba, Beyrut, 1422, s.50 vd)

Sonuç olarak, kendisiyle tevessül edilen şahıslar, esas gaye ve maksat yerine geçirilmemeli ve onların sadece bir vesile ve vasıta olmaktan öte hiçbir yetkilerinin bulunmadığı unutulmamalıdır. Bütün bunlarda İlâhî iradenin esas olduğu da gözden kaçırılmamalıdır. Bu kıstaslara uyularak yapılacak bir tevessülün, şirkle ilgisi yoktur. Ancak her masum düşüncenin kötüye kullanımı mümkün olduğu gibi, bunu da suistimal eden bir kısım cahiller bulunabilir. Bu, meselenin özüne zarar vermez. (Prof. Dr. Mesut Erdal, “Kur’ân’da Vesile Kavramı ve Tevessül Meselesi” isimli makalesinde (bk. Yeni Ümit Temmuz-Ağustos-Eylül 2010 Sayı :89 Yıl :23)

Bunca nassın ve delillerin ardından tekrar Abdulvahhabın şu sözlerini hatırlatırız:

Cevap: Rasûlüllah (S. A. V.) e bir meselede inanıp bir meselede inanmayanın kâfir olduğu hususunda bütün ilim adamları ittifak etmişlerdir. Kur’an’ın bir kısmına inanıp, bir kısmına inanmayan, Tevhidi kabul edip namazın farziyetini inkâr eden yahut tevhide ve namazın farz oluşuna inanıp zekâtın farz oluşuna inanmayan ya da hepsine inanıp orucun yahut haccın farz oluşuna inanmayan da ayrı hükümdedir. «

Hz. Peygamber (S. A. V.) zamanında hacca gitmeyenler olunca Cenabı Allah şöyle buyurmuştur:

“Ona bir yol bulabilenlerin Beyt’i hacc etmesi Allah’ın insanlar üzerinde bir hakkıdır. Küfreden ise: ALLAH, alemlerden müstağnidir.”

(Ali’imran: 3/37)

Bunların hepsine inanıp öldükten sonraki dirilmeyi inkar edenin kâfir olduğu icma’ile sabittir. Onun kanı de helâldir. Yani bundan dolayı öldürülebilir. Allah buyurur :

“Allah’ı ve peygamberlerini inkâr ederek kâfir olan, bir de ALLAH ile Peygamberlerinin arasını ayırmak isteyen “Kimine inanırız, kimini inkâr ederiz”(Nisa: 4/150-151) diyen ve böylece (küfür ile iman) arasında bir yol tutmaya yeltenen kimseler (yok mu) işte onlar gerçek kâfirlerin tâ kendileridirler. Biz o kafirlere hor ve hakîr edici bir azâb hazırlamışızdır.” ?

İnanılması gereken bazı şeylere inanıp bazılarına inanmayanın kâfir ve zikredilen cezaya müstahak olduğunu bizzat ALLAH izah ettiğine göre ; şüphe ortadan kalkmış olur.

Şu halde her şeyde Rasulullah’ı tasdik edip namazın farz oluşunu inkâr eden, kâfirdir, kanı helâldir. Bu, icma’ iledir.

Yine her şeye inandığı halde öldükten sonra dirilmeye inanmayan, yahut Ramazan orucunun farziyetini inkâr edip diğer bütün şeylere inanan ; bütün mezheplere göre aynı hükümdedir. Kur’anı Kerim de bunlar için ayni ifadeyi kullanmıştır.

Yine her şeye inandığı halde öldükten sonra dirilmeye inanmayan, yahut Ramazan orucunun farziyetini inkâr edip diğer bütün şeylere inanan; bütün mezheplere göre aynı hükümdedir. Kur’anı

Kerim de bunlar için ayni ifadeyi kullanmıştır. Bilinmektedir ki Tevhid, Hz. Peygamberin bildirdiği en muazaam farzdır Namazdan, zekâttan, oruçtan ve Hac’tan daha muazzamdır. Nasıl olur da Rasûlüllah’ın bütün tebliğ ettiklerini yaptığı halde bu farzlardan birisini inkâr eden kâfir olur da,bütün peygamberlerin yolu olan tevhidi inkâr eden

‘”kâfir olmaz ! ?.. Hayret!.. Bu cehâlet ne kadar acayiptir

VE SON OLARAK DERİZ Kİ ABDULVAHHABIN İFADESİNE GÖRE MADEM NASLARIN BAZISINI KABUL EDİP BAZISINI KABUL ETMEMEK KÜFÜRDÜR O HALDE BURAYA KADAR VERİLEN BİLGİLER IŞIĞINDA KEŞF-ÜL ŞUBUHATTA GEÇEN BU GÖRÜŞLER VE ABDULVAHHAB HAKKINDA KARARI SİZ VERİN.VESSELAM VEDDUA

Etiketler:

Malasef Yorumlar Kapalı.