Kategoriler
Tavsiye Siteler
Son Yazılar
Son Yorumlar
8 sene önce tarafından yazıldı, 275 kez okundu ve hakkında hiç yorum yapılmadı.

Namazların 12 Farzı ve batın manası

Bizler şeriatın emirlerine ibadetlere bakınca aslında şekilden ziyade manası ağır basmaktadır. Takva eğitim sırrı da kulda, bu manaya yönelmekten geçmektedir. İbadetleri sadece zahir manalarından ele alanlar onun ruhi hakikatını göremeyenler kendilerine yazık ederler. Manasız bir madde düşünülemez. İbadetlerin hiç birinin içi boş ve manasız değildir. islamda emirlerin, ibadetlerin manasına da temas etmekle biz yapılan ibadeti daha şuurlu ve idrakli yapmaya sevk eder ümidiyle namazların farzlarının birkaç Batıni yanlarını kısaca izah edeceğiz. Tabi fıkhi izahını da verdikten sonra. Tevfik Allahtandır. (c.c)

Namazın bilindiği üzere 12 farzı vardır bunların bir kısmı namazın içinde bir kısmı namazın dışında olan şartlardır. Bu farzlardan biri eksik oldu mu namaz fasittir. Tekrar o eksik giderilerek kılınması gerekir.

Dışında olan farzlarından birincisi

1) Hadesten Temizlenme:

Abdestsizlik, cünüplük, hayız veya lohusa hallerinde bulunmaya “hades hâli” denir. Abdestsizlik küçük hades, diğerleri büyük hadestir. Küçük veya büyük hadeslerden temizlenmek abdest almak, yıkanmak veya teyemmüm etmekle olur. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Ey iman edenler! Namaza kalktığınız zaman yüzlerinizi, dirseklerle birlikte ellerinizi yıkayın. Başınızın bir bölümünü meshedin. Topuklarla birlikte ayaklarınızı da (yıkayın) Eğer cünüp iseniz iyice temizlenin ” (Maide, 5/6).

Hz. Peygamber de şöyle buyurmuştur: Abdest bozan kimse, abdest almadıkça Allah Teâlâ sizden birinizin namazını kabul etmez” (Buhârî, Vüdû ; 2; Müslim, Tahâre, 2; Ahmed b. Hanbel, II, 308).

Allah Teâlâ temizlenilmeksizin hiç bir namazı kabul etmez” (Buhârî, Vüdû ; 2; Müslim, Tahâre, 1; Tirmizî, Tahâre, 1; Darimî, Vüdû’, 21; Ahmed İbn Hanbel, II, 39).

Farz, vacib, sünnet veya nâfile tam namaz veya tilâvet yahut şükür secdesi gibi eksik namaz için hadesten temizlenmiş olmak şarttır. Abdestsiz kılınacak bir namaz sahih olmaz.

Namaz kılarken herhangi bir sebeple abdest bozulsa, namaz da bozulmuş olur. Hz. Peygamber (s.a.s) şöyle buyurmuştur: “Sizden birisi, namazda yellendiği zaman, namazdan ayrılıp abdest alsın ve namazını iade etsin ” (Ebû Dâvûd, Tahâre, 81, Salât, 187; Tirmizî, Raciâ, 12).

Hadesten temizlenme, namazın diğer şartları gibi sıhhat şartlarındandır (bk. el-Kâsânî, Bedâyiu’s-Sanâyî’, I, 114 vd.; İbnül-Hümam, Fethul-Kadîr, I, 179 vd.).

Evet kısaca yazıp Gusul ve Abdest hükümlerinin detayını ilmihallere bırakıyorum onlara müracaat edilebilir.

Guslün Batını

Gusulde bakıldığında kirlenen uzvun değil de tüm vucudun yıkanması aslında bu ibadetin zahirinden çok manasının ağır basmasındandır. Çünkü kirlenen ruhtur, kalbdir. Eğer Ruh ve Kalbin kirlenmesi olmasaydı elbette bütün vücüdün yıkanılması emredilmez sadece kirlenen uzuvların yıkanılması emredilirdi.  Şu halde cinsi birleşme neticesinde neden Ruh, kalp kirli ve pis sayılmıştır? Bunda Rabbimiz bize neyin mesajını vermektedir.

İşte Rabbimiz kişiye kalbi ve şehevi olarak dünyanın nimeti olan eşine yönelmeyi aslında masiva sevgisine atıfla kulun dünya ve masivadan kalbini temizlemesi gerektiğini vurgular. Nefsin aşırı galebesi şehvetin aşırı olmasının ruhu ve kalbi kirletici olduğunu ve Rabbiyle kulun arasına giren bir unsur olduğunu ve bunu yapanın Hakkın katında başkasına muhabbet beslediği için pis sayılmasıdır. Eğer kişi muhabbet sevgi duymazsa şehveti tam harekete gelmez ve cimaya yönelmez.  Nasıl ki şehvetle büyük bir iştiyak ile eşini arzu edersin, aynen bunun gibi hatta daha çok şevk ve muhabbetle Rabbine kulluğu, onu anmayı, ve ona kavuşmayı arzu etmesi gerekir. Çünkü kalbin ve ruhun gerçek sahibi Rabbimizdir. Bunların yaratılması varlıklara sevgi ve muhabbet beslesin diye değil, gerçekte onu yaratana sevgi ve muhabbet beslesin diye yaratılmıştır. Bu sebeple Dinde Rabbimizi her şeyden çok sevmek emredilmiştir. Kalb Rabbimizin tecelligahı olduğundan o mekanın ondan başkasıyla meşgul olarak kirletilmesini kerih görmüş ve bunu yapanlara da tekrar aslı hatırlasın anlamında gusul emri vermiştir. Zaten hikmeti hüda kişi cünüpken kalben huzursuz olması ve biran önce yıkanmak istemesi ve yıkandıktan sonra ise aşırı bir rahatlama ve iç huzuruna kavuşması bu hikmetten olsa gerektir.  Şimdi hikmet ve ibretle ile düşünecek olursak belli bir süre, bütün benliğiyle eşine yönelen onu arzu edene ve gönül mabedini kirletene gusul emri veriliyor işlevi yapan uzuv değil de bütün vucud yıkatılıyor. Bir nevi cezayı bedenin tamamı çekiyor veya suyun şok lamasıyla kişinin kendine gelmesi sağlanıyor. Kaldı ki bütün ömründe bu mabedi kirletenlerin cezası elbette ateş olmalıdır. Çünkü bu sevgi iştiyakı Rabbini sever gibi diğer varlıklara beslemektedir. İnsanlar arasında Allah’ı bırakıp da O’na ortak koşanlar vardır. Onları, Allah’ı severcesine severler. Mü’minlerin Allah’a olan sevgisi daha güçlü bir sevgidir. Zulmedenler azaba uğrayacakları zaman bütün kuvvetin Allah’ın olduğunu ve Allah’ın azabının pek şiddetli olduğunu bir bilselerdi! (Bakara 165)

Ayeti bu hakikati dile getirir ve uyarır.

Evet, Namaz öncesinde böyle bir farzın konması da maddi ve manevi tam bir temizlik ile huzura çıkması istenmesindendir. Allahu alem bissavab

Abdestin Batını

Namazın şartlarından biride guslü gerektirecek bir hususu olmayan şahsın yapacağı küçük abdest namaz abdesti. Bunda da malumunuz kişiyi ilahi huzura hazırlayan unsurlar vardır. Cünüp olmayan bir şahsın elleri kollarıyla beraber, yüzü, başı, ayakları yıkaması çok manidardır. Neden bu uzuvlar?

İlgili uzuvlara bakınca insanın merkez veya en önemli uzuvları olduğu görülür ki kişi kötü fiilleri elleri, ayakları, yüzü, gözü, ağzı, kulağı, ve vucudun kontrol merkezi olan beyni aklı zekası ile işler. İşte bu abdest emriyle ilahi huzura çağrılan şahsa sanki denir ki namazdan önce ellerin, ayakların, başın, yüzün, gözün, ağzın, kulağın ile işlediğin kötü fiiller ile sen bu uzuvları kirlettin bunları temizle de gel. Hem zahirde su ile hemde batında bu uzuvlarla bir daha hakkın doğrunun haricinde işler yapmamak üzere ilahi rahmetle onları temizle. Temizle ki yarın ahrette        O gün biz onların ağızlarını mühürleriz. Elleri bize konuşur, ayakları da kazandıklarına şahitlik eder. (Yasin 65) hakikatıyla muhatab olmayasın.

İşte bu uzuvları temizleyen kirlenmekten koruyanlara namazda gerçek huşu ve muhabbet kapıları açılır.allahu alem bissavab

Evet, kul her iki abdesti de alırken kalben şunu demeli Ya Rabbi ben senin nimetin olan su ile bedenimi bu uzuvlarımı yıkıyorum temizliyorum. Sende rahmet ve mağfiretinle benim içimi ruhumu temizle yaptığım hata ve günahları bağışla. Bu uzuvları senin emirlerin doğrultusunda kullanmayı bu sebeple de rızana kavuşmayı ihsan et.

 

2) Necasetten Temizlenme:

Namazdan önce bedende, elbisede veya namaz kılınacak yerde bulunan pisliği temizlemek gerekir. Bu temizlik namazın geçerli olması için ön şarttır. Elbisede ve namaz kılınan yerde, ayak, el ve dizler ile sağlam görüşe göre alnın konulacağı yerde dört gramdan (1 miskal) fazla insan dışkısı gibi katı yahut avuç içinden daha geniş alana yayılan insan sidiği veya şarap gibi sıvı pisliğin bulunması namazın sıhhatine engel teşkil eder. Eti yenen hayvanların veya atların sidiği ve dışkısı ise bulaştığı bedenin veya elbisenin dörtte bir bölümünden az miktarı namaza engel olmaz, affedilmiş sayılır. Bundan fazlasını ise, temizlemeye güç yetince namazın sıhhatine engel olur.

Allah Teâlâ; “Elbiseni temizle” (Müddessir, 74/4) buyurmuştur. İbn Sîrin, bu temizlemenin elbisedeki pisliğin su ile temizlemek olduğunu söylemiştir. Hz. Peygamber Fâtıma binti Ebî Hubeyş (r.anhâ)’nın özür kanının (istihâza) hükmünü sorması üzerine şu cevabı vermiştir: “Bu, kanama yapan bir damardır. Ay başı değildir. Âdet zamanın geldiğinde, namazı bırak. Âdetin kadar bir süre geçtikten sonra kanını yıka, guslet ve namaz kıl” (Buhârî, Vüdû’, 63; Hayz, 24; Müslim, Hayz, 62, 63; Ebû Dâvud, Tahâre, 107).

Mescidin içinde küçük abdest bozan bedevî için Resulullah (s.a.s); “Bu bedevinin işediği yere kova ile su dökün “ (Buhârı, Vüdû’, 58, Edeb, 35, 80; Müslim, Tahâre, 98-100) buyurmuştur. Yukarıdaki ayet elbiseyi temizlemenin, ilk hadis bedeni, ikinci hadis ise namaz kılınacak yeri temizlemenin farz olduğuna delâlet eder.

Evet, yukarda izah ettiğim gibi nasıl ki namaz kılınacak yerin ve elbiselerin temiz olması gerekiyorsa, manevi olarak yani kalbi ve nefsi bir necasetten arınma, temizlenme gerekiyor. Elbiseni temizle ayetinin sırrında nasıl ki vucudunuzu örtemeye yarayan nesne ve onun temizliği şartsa. Aynen bunun gibi Ruhunda elbisesi ve bineği hükmünde olan vucuttur. Vucut azalarını şeriata uyarak günahlardan kaçınarak hem vucudunuzu, kalbinizi hem de ruhunuzu temizleyin temiz tutun. Elbisesi temiz olmayan nasıl ki insanlar arasında kerih görülüyorsa kalbi ve ruhu kirli olanlarda Hakkın katında kerih görülür ve temizlenmesi istenir. Ey Âdemoğulları! Her mescide gelişinizde güzel elbiselerinizi giyerek gelin” (A’râf, 7/31).

Ayeti sırrınca Mescidlere giderken temiz ve güzel gidilmesi gerekiyorsa, Gönül mabedine de aynı böyle temiz gidilir ve girilir. Allahu alem bissavab

3) Avret Yerini Örtmek:

Avret sözlükte; eksiklik, kusur, düşmanın sızmasından korkulan zayıf mevzi, örtülmesi gereken yer ve kadın gibi anlamlara gelir. Şer’î bir terim olarak; bakılması haram olup, örtülmesi farz bulunan uzuvlara “avret yeri” denir. Hanefîlere göre, insanların huzurunda avret yerinin örtülmesi icma ile farzdır. Sağlam olan görüşe göre, tenhada örtmek de farzdır. Bir kimse karanlık bir evde bile olsa, temiz elbisesi bulunduğu halde çıplak olarak namaz kılsa, bu namaz sahih olmaz (İbn Âbidîn, a.g.e., I, 375).

Hz. Peygamber (s.a.v) şöyle buyurur:

“Allah Teâlâ büluğa ermiş kadının namazını başörtüsüz kabul etmez” (İbn Mâce, Tahâre,132; Tirmizî, Salât, 160; Ahmed b. Hanbel, VI,151, 218, 259).

Ey Esma! Kadın büluğ çağına ulaşınca, onun şu ve şu uzuvlarından başkasının görünmesi helâl ve caiz olmaz”. Hz. Peygamber bu sözleri söylerken, elleri ile yüzünü işaret etmişti” (Ebû Dâvûd, Libâs, 31).

Erkeklerin avret yeri sayılan uzuvları; göbekleri altından dizleri altına kadar olan kısımdır. Sağlam görüşe göre diz kapağı da uyluktan olup avret yeri sayılır. Delil, Hz. Peygamber’in şu hadisidir: “Erkeğin avret yeri, göbeği ile diz kapağı arasıdır”, “Göbeğinden aşağısı diz kapaklarını geçinceye kadar olan kısımdır” (Ahmed b. Hanbel, II, 187). Başka bir delil de Darekutnî’den rivayet edilen, Diz kapağı avret yerlerindendir” (Zeylâi, Nasbur-Râye, I, 297) anlamındaki zayıf hadistir.

Hür kadınların yüzleriyle ellerinden başka, sarkan saçları dahil bütün bedenleri avrettir. Yüzleriyle elleri ise ne namazda, ne de bir fitne korkusu bulunmadıkça namaz dışında avret değildir.

Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

“Kadınlar, kendiliğinden görünen dışında, ziynetlerini göstermesinler” (Nûr, 24/31). Bundan kastedilen ziynetlerin takıldığı yerlerdir. Kadının kendiliğinden görünen yerleri ise elleri ile yüzdür. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Kadın avrettir. Dışarı çıktığı zaman şeytan ona gözünü diker” (Tirmizî, Radâ’, 18). Diğer yandan Allah elçisi, Esmâ (r.anhâ)’ya büluğ çağından sonra el ile yüz ve avuçlarına işaret ederek, bu yerlerin dışındaki kısımların örtülmesini bildirmiştir (Ebû Dâvud Libâs, 31). Hz. Âişe’den nakledilen; “Allah Teâlâ büluğ çağına ulaşan kadının namazını başörtüsüz kabul etmez” (İbn Mâce, Tahâre, 132; Tirmizî, Salât,160) hadisi de, saçları örtünme kapsamına almaktadır.

Müstehcen avret yerleri olan ön ve arka uzuvlar ile hafif avret yeri sayılan, bu iki yer dışındaki uzuvlardan birinin tamamı veya en az dörtte biri açık bulunur ve bu durum kasıtsız olarak iki rükün eda edecek kadar devam ederse namaz bozulur. Çünkü bir şeyin dörtte biri tamamı hükmündedir.

Cildin rengini gösterecek derecede ince olan elbise ile avret yeri örtülmüş sayılmaz. Bu yüzden derinin rengini belli edecek şekilde bulunan, dolayısıyla derinin beyazlığı veya kırmızılığı belli olan elbise ile namaz sahih olmaz. Çünkü bununla örtünme gerçekleşmemektedir. Eğer elbise kalın olmakla birlikte uzvu belli ederse ve hacmi ortaya koyarsa bu, zemmedilmiş olmakla birlikte namaz sahih olur. Çünkü bundan kaçınmak mümkün değildir (bk. İbn Âbidîn, a.g.e, I, 375 vd.; Zeylaî, Tebyînül-Hakâik, I, 95 vd.; İbn Kudame, el-Muğnî, I, 599; İbn Rüşd Bidâyetül-Müctehid I,111; Bilmen, B. İslâm İlmihali,109).

Avret yeri nasıl ki başkalarına karşı veya sözlük manası itibariyle düşmanın sızmasından korkulan yer demek ve bunlardan korunma amaçlı örtünmek gerekiyorsa,  aynen öyle kişi sırra sadık olacak manevi lütüf ve ikramlarını başkalarına göstermeyecek bunu örtecek saklayacak. Kulluğunda nafile olarak yaptığı ibadetlerini de saklayacak. Özellikle Şeytan ve Nefis düşmanlarına karşı onların kalp kalesine sızmalarına İbadetlerle, Zikrullah örtüleriyle engel olacak sokmayacak. İlahi huzurda namazda kalp ancak Şeytan ve Nefis düşmanlarının sızmaları engellenmişse kişi huşu ve hudu duyar. Ancak o zaman namaz namaz olur. Diğer bir hususta bir büyüğün müdürün devlet başkanının yanına gidilirken nasıl temiz pak ve edeble gidiliyorsa, ve elbiselerinin sıradan olmamasına dikkat ediyorsa, namaza duracağı zamanda kul tertemiz elbiselerle örtünmesi gereken her yerini örterek tam bir temizlikle ve namaz içerisinde huzurda tam bir edeble namazı kılacak.Allahu alem bissavab

4)Kıbleye Yönelmek:

Namazı kıbleye doğru yönelerek kılmak şarttır. Mekke döneminde ve Medine döneminin ilk günlerinde müslümanların kıblesi Kudüsteki Mescid-i Aksa idi. Medine döneminde inen şu ayet-i kerime ilk kıble, Mekke’deki Ka’be-i Muazzama’ya çevrildi: “Yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir. Siz de olduğunuz yerde, yüzünüzü onun tarafına döndürünüz” (Bakara” 2/144). Kâbe, Mekke’deki bilinen binadan ibaret değildir. Ancak bu binanın yerini ifade eder. Nitekim bu kutsal yerin göklere kadar üst tarafı ve toprağın derinliklerine kadar alt tarafı kıble yönüdür. Bu yüzden Kâbe-i Muazzamanın yanında veya içinde bulunanlar, bunun herhangi bir tarafına yönelerek namazlarını kılabilirler. Cemaatle namazda imamın önüne geçmemek şartıyla, cemaat Kâbe’nin çevresinde halka olur ve hepsi imamla birlikte namaz kılarlar.

Hz. Peygamber (s.a.s)’in Mekke fethedildiği gün, Kâbe’ye bir kere girip içinde namaz kıldığı nakledilir. Abdullah b. Ömer, Bilâl (r.a)’e, Allah elçisinin Kâbe’ye girdiği zaman namaz kılıp kılmadığını sormuş, Bilâl şu cevabı vermiştir: “Evet Kâbe’ye girince sol taraftaki iki direk arasında namaz kıldıktan sonra çıktı ve Kâbe’nin yönüne doğru iki rek’at namaz kıldı” (Buhârî, Salât, 30; Nesâî, Menâsik, 127; Dârimî, Menâsik, 43; Ahmed İbn Hanbel, II, 75, III, 410, VI, 12, 13, 14).

Kâbe-i Muazzamadan uzakta bulunanların tam Kâbe’ye yönelerek namaz kılmaları farz değildir, Kâbe tarafına yönelmeleri farz olup, bu yeterlidir (bk. İbn Âbidîn, a.g.e., I, 397 vd.; el-Meydânî, el-Lübâb, I, 67; eş-Şürünbülâlî, a.g.e., s. 34; Zeylaî, Tebyinül-Hakâik, I,100 vd.; İbn Kudâme, el-Muğnî, I, 431 vd.). Hz. Peygamber (s.a.s); “Doğu ile batı arası kıbledir“‘ (Tirmizî, Salât; 139; Nesâî, Sıyâm, 43; İbn Mâce, İkâme, 56) buyurmuştur. Eğer kıblede Kâbe’nin kendisine isabet ettirmek farz olsaydı, bir mescidde uzun bir safın sadece Kâbe’nin hizasına rastlayan kısımdaki cemaatin namazlarının sahih olması, diğerlerinin ise sahih olmaması gerekirdi.

Evet, zahirde kabeye dönmemiz emredilmiştir. Oysa her ne yöne dönerseniz Rabbinizin Vechi ordadır ayeti sırrınca  kişi zahiren kabeye Kalben ve ruhen de Alemlerin Rabbine Dönmelidir. Gerçek kabe Hakkın kendisidir. Sana deniliyor ki nasıl bedenini yüzünü kabeye dönüyorsan kalbini ve ruhunu da hakiki kabe olan Rabbine döndür. Tam bir murakabe haliyle namaza gir ki namazda müşahedeye mazhar olasın. Ve hüve meakum eyne ma küntüm ayeti sırrınca bil ki her nerede olursan ol Rabbin seninledir. Bu bilinç ve idraki yakala sadece namazda değil her daim ilahi huzurda olduğunu bil ve ona göre davran unutma sen Rabbini görmesen de o seni görüyor ihsan bilinciyle hayatında kulluğa yönel. Nasıl ki namazda dünya adına hiçbir şeyle meşgul olmuyor ve huşu ile kılıyorsan sair zamanlarında da bu huşunu muhafaza et Rabbinin Rakib olduğunu unutma.

Bu ayetin fıkhı hükmü ise normal zamanlarda kıble biliniyorsa geçerli değildir. yani nasılsa bu ayette böyle buyurulmuş o halde istediğim tarafa dönerim demek diğer ayete bakara 144 ayetinin emrine isyandır. Bu şekilde yapanın namazı fasittir. Ama kıble bilinmiyorsa ve bulmayı gerektiren bilgi de yoksa ancak kul kendine bir taraf tayin ederek namazı kılar. O zaman kabeyi denk getiremezse de bu ayetin hakikati gereği namazı caizdir. Detay için ilmihallere bakın.

Evet biz kabenin durumuna baktığımızda bütün insanlar bir daire halinde o yöne dönmektedir. Kabe taş duvardır aradan kaldırıldığı zaman insanların bir birlerine secde ettikleri görülür. Bununla İnsanı kamilin Kalbinin o taş duvardan daha kutsal olduğu vurgulanır. Bununla alakalı bir çok alimin ifadeleri vardır o yüzden mevzuyu uzatmak istemiyorum. Bu yüzden Gazali ihyada demiştir ki kabeye Rabbimiz günde beş sefer rahmet nazarıyla bakar ama Mümin kulun kalbine 70 defa rahmet nazarıyla bakar. Bu sırlardan dolayıdır ki insan yeryüzünde rabbinin Halefi vekili ve gerçek tecelligahı olmuştur. Mümin müminin aynasıdır hadisi sırrınca hakka ayna olmuştur birinci mümin insanı kamilin kalbi ikinci mümin rabbimiz. Malum bir ismi de Mümindir.bu hususta çok şeyler denilir ama ifrat ve tefrit ölçüsünü aşmamak için kısa kesiyoruz.Allahu alem bissavab.

5) Vakit

Namaz için günün belli ve belirli saatlerinde vakitler konulmuş­tur. Her namazın kendine has vakitte edâ edilmesi farzdır. Belirli vakti çıktıktan sonra o namaz kazaya kalır.

Kur’ân-ı Kerîm’de namazın belli vakitler içinde yerine getirilme­si farz kılınan bir ibâdet olduğu şu âyetle açıklanmıştır :

«Şüphesiz ki namaz mü’minlere belirli vakitlerde farz kılınmıştır.»(Nisa 103)

Kur’ân’da üç ayrı yerde namazla ilgili beş vakte değinilerek dik­katleri bu konuya çekilmiştir :

«Gündüzün iki ucunda (sabah ve ikindi vakitleri) ve gecenin gündüze yakın zamanlarında (akşam ve yatsı vakitleri) namaz kıl, Şüphesiz ki iyilikler kötülükleri alıp götürür..(Hud 114)

«Güneşin batıya yönelmesinden gecenin kararmasına kadar na­maz kıl; sabah vakti de namaz kıl, zira sabah namazına melekler şâhid olur.»(İsra 78)

«O halde onlar ne derlerse sabret. Güneşin doğmasından önce de, batmasından önce de (sabah, öğle, ikindi vakitleri) Rabbini hamd ile tesbih et (namaz kıl). Gecenin bir kısım saatlerinde (akşam ve yatsı) ve gündüzün etrafında da tesbih et ki hoşnudluğa eresin.»(Taha 130)

Cebrâil aleyhisselâm, Hz. Peygamber’e (s.a.v) beş vakit farz namazların başlangıç ve sonunu şöyle belirlemiştir: “Câbir (r.a)’ten rivayete göre şöyle demiştir: “Cebrail (a.s) Allah elçisine gelerek “Kalk namaz kıl” demiştir. Hz. Peygamber güneş tepe noktasından batıya meylettiği zaman öğle namazı kılmıştır. Sonra Cebrâil (a.s) yine ikindi vaktinde gelerek, namaz kılmasını istemiş, Rasûlüllah (s.a.s) kalkıp ikindi namazını kalmıştır. Sonra akşam vaktinde gelip, namaz kılmasını söylemiş, Hz. Peygamber de güneş batınca akşam namazını kılmıştır. Sonra yatsı vaktinde gelip, namaz kılmasını söylemiş ve Hz. Peygamber aydınlık kaybolunca yatsı namazını kılmıştır. Sonra Cebrâil (a.s) sabah vaktinde gelerek, namaz kılmasını söylemiş, Hz. Peygamber de fecr-i sadığın hemen ardından sabah namazını kılmıştır. Sonra ertesi gün öğle vaktinde gelerek, namaz kılmasını söylemiş, Hz. Peygamber, her şeyin gölgesi bir misli uzadığı bir sırada öğle namazını kılmıştır. Sonra ikindi vaktinde gelip, namaz kılmasını söylemiş, o da ikindi namazını her şeyin gölgesini iki katına uzadığı bir sırada kılmıştır. Sonra akşamleyin aynı vakitte geldi ve önceki günün vaktinde kıldırdı. Sonra yatsı vaktinde gecenin yarısı geçtikten sonra veya gecenin üçte biri geçtikten sonra geldi ve Hz. Peygamber yatsı namazını kıldı. Sonra ortalık iyice aydınlanınca geldi ve namaz kılmasını söyledi. O da sabah namazını kıldı. Sonra Cebrâil (a.s) şöyle dedi: “Bu iki vaktin arası sabah vaktidir” (Buhârî, Mevâkît, 24, Ezan,162; Tirmizî, Salât,1; Ahmed b. Hanbpl, I, 382, III, 330, 331, 352, IV, 416; eş-Şevkânî; Neylü’l Evtâr, I, 300).

Evet, her ibadetin belli bir vakti vardır vakti gelmeden o ibadet kişiye farz değildir.

sabah namazından başlayarak yatsıya kadar belli vakitlerde namaz farz kılınmış. Sanki kula deniyor ki işte ibadeti bütün güne yay. 24 saatte daim ibadet halinde ol. Her durum ve halde rabbinin zikriyle meşgul ol ki:   Onlar ayaktayken, otururken ve yanları üzerine yatarken Allah’ı anarlar. Göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde düşünürler. “Rabbimiz! Bunu boş yere yaratmadın, seni eksikliklerden uzak tutarız. Bizi ateş azabından koru” derler. (Aliimran 191)

Nice erler ki hiçbir ticaretin ve hiçbir alışverişin kendilerini, Allah’ı anmaktan, namazı kılmaktan, zekâtı vermekten alıkoymaz, sabah akşam O’nu tesbih ederler. Onlar, kalplerin ve gözlerin dikilip kalacağı bir günden korkarlar. (Nur 37)

Ayetlerinde bahsettiğim bahtiyar kullardan olasın. Aynı bunun gibi ömrünün her döneminde de rabbinin zikriyle meşgul ol. Sabah buluğ çağı, öğle ve ikindi gençlik, akşam ve yatsı ihtiyarlık çağlarında bile ibadetlerinden zikirden geri durma kulluğunu icra et.

Veya bediüzzamanın 9 ncu sözde dediği gibi

Meselâ fecir zamanı-tulûa kadar-evvel-i bahar zamanına, hem insanın rahm-ı mâdere düştüğü âvânına, hem semâvât ve arzın altı gün hilkatinden birinci gününe benzer ve hatırlatır ve onlardaki şuûnât-ı İlâhiyeyi ihtar eder.

Zuhr zamanı ise yaz mevsiminin ortasına, hem gençlik kemâline, hem ömr-ü dünyadaki hilkat-i insan devrine benzer ve işaret eder. Ve onlardaki tecelliyât-ı rahmeti ve füyüzât-ı nimeti hatırlatır.

Asr zamanı ise güz mevsimine, hem ihtiyarlık vaktine, hem âhirzaman Peygamberinin (Aleyhissalâtü Vesselâm) Asr-ı Saadetine benzer. Ve onlardaki şuûnât-ı İlâhiyeyi ve in’âmât-ı Rahmâniyeyi ihtar eder.

Mağrib zamanı ise, güz mevsiminin âhirinde pekçok mahlûkatın gurûbunu, hem insanın vefâtını, hem dünyanın Kıyâmet ibtidâsındaki harâbiyetini ihtar ile, tecelliyât-ı Celâliyeyi ifham ve beşeri gaflet uykusundan uyandırır, ikaz eder.

İşâ vakti ise, âlem-i zulümât, nehar âleminin bütün âsârını siyah kefeni ile setretmesini, hem kışın beyaz kefeni ile ölmüş yerin yüzünü örtmesini, hem vefât etmiş insanın bakıye-i âsârı dahi vefât edip nisyan perdesi altına girmesini, hem bu dâr-ı imtihan olan dünyanın bütün bütün kapanmasını ihtar ile, Kahhâr-ı Zülcelâlin celâlli tasarrufâtını ilân eder.

Gece vakti ise hem kışı, hem kabri, hem âlem-i berzahı ifham ile, ruh-u beşer rahmet-i Rahmâna ne derece muhtaç olduğunu insana hatırlatır. Ve gecede teheccüd ise, kabir gecesinde ve berzah karanlığında ne kadar lüzumlu bir ışık olduğunu bildirir, ikaz eder. Ve bütün bu inkılâbât içinde, Cenâb-ı Mün’im-i Hakikînin nihayetsiz nimetlerini ihtar ile, ne derece hamd ve senâya müstehak olduğunu ilân eder.

İkinci sabah ise, sabah-ı haşri ihtar eder. Evet, şu gecenin sabahı ve şu kışın baharı ne kadar mâkul ve lâzım ve kat’î ise, haşrin sabahı da, berzahın baharı da o kat’iyettedir.

Demek bu beş vaktin herbiri, bir mühim inkılâb başında olduğu ve büyük inkılâbları ihtar ettiği gibi, kudret-i Samedâniyenin tasarrufât-ı azîme-i yevmiyesinin işaretiyle hem senevî, hem asrî, hem dehrî Kudretin mu’cizâtını ve Rahmetin hedâyâsını hatırlatır. Demek asıl vazife-i fıtrat ve esâs-ı ubûdiyet ve kat’î borç olan farz namaz, şu vakitlerde lâyıktır ve ensebdir.

Yani

SABAH VAKTİ:
Yepyeni bir başlangıçtır

Sabah tatlı bir neş’edir. Mahmurluk perdesi altında alemde pırıl pırıl tecelli eden yaratılışa aynadır. İmsak vakti, yani sabah namazı vaktinin girmesi, yani şer’i günün başlayışıyla yepyeni bir hayat başlar. Her bir namaz vakti için bir saati göz önüne getirelim (dijital saati değil!). Akrep, sabah namazı vaktini gösterdiğinde o an aynı zamanda, bizim anne karnına düştüğümüz ânı, yine kâinatın yaratıldığı 6 günden ilk günü ve yıl içindeki bahar mevsimini gösterir. Elimizi Allahü Ekber deyip kaldırdığımızda zihnimizde ana rahmindeki halimiz ve kâinatın Rahmetenlil Alemi’nin (sas) yüzü suyu hürmetine ve yine O’nun (sas) nurundan yaratılışı canlanır. Tesbih, tahmid ve tekbirlerimiz hep o hale şükür içindir.

ÖĞLE VAKTİ:
Gençlik ateşi ve Cehennem!

Öğlenin şiddetli hararetinin başları yaktığı zaman, yazın en sıcak dönemine, insanda gençliğin söz dinlemeyen en ateşli çağına işaret eder. Yine, öğlenin sıcağı bize hiçbir gölgenin bulunmayacağı mahşer gününü hatırlatır. Kainatın ömründe ise öğle vakti Hz. Âdem’in yeryüzüne iniş dönemine işaret eder.

İKİNDİ VAKTİ:
Ömrün sonu ve sonbahar

İkindi vakti, güneşin renginin sarardığı, batmaya meylettiği zamandır. İçinde sonbahar hüznünü de taşır. Yine, insanoğlunun da artık saçlarına ak düşüp, belinin yavaş yavaş bükülmeye başladığı, dünya lezzetlerinin de “acılaşmaya” başladığı döneme işarettir. İkindi vakti, insanoğlunun ve kainatın son dönemine de işaret eder. Yine, son peygamber olan Efendimiz’in (sas) vazifeye başlamasıyla âlemin son sürece girişini de hatırlatır. Biz ikindi vaktini yaşarken az sonra güneşin batacağını, yakında kendimizin ve kâinatın da öleceğini düşünürüz. İkindiyi eda edip de her şeyin batmaya doğru gittiğini görürken tek sığınılacak kapının Rabb’imiz ve O’nun Resulü’nün sünnet-i seniyyesi olduğunu tefekkür ederiz.


AKŞAM VAKTİ:

Ölüm ve kıyamet ânı

Artık gün batmıştır. Ferdi olarak imtihanımız bitmiş, son nefesimizi vermişiz. Ne güneşte o cebbar yakıcılıktan, ne de bizde küçük dağları ben yarattım havasından eser kalmıştır. Sonbahar gibi ikindinin tatlı serinliği geride kalmış, güneş kaybolmuş, hafif bir ıllık dışında ondan hiçbir eser görünmüyor. Az sonra günle birlikte biz de karanlıklara karışmış olacağız. “Güneş katlanıp dürüldüğünde, yıldızlar döküldüğünde, dağlar yürütüldüğünde…” (Tekvir, 81/1-3) ikazları kulaklarımızda çınlıyor. Akşam ezanı okunduğunda ve namaz için ellerimizi kaldırdığımızda sanki kendi cenaze namazımızla birlikte tüm kainatın cenaze namazını da kılıyor gibi oluruz.

Önümüzdeki tabutta hem geride kalan gün, hem sonbahar mevsimi, hem kendi cesedimiz, hem de tüm canlıların naaşı vardır. Bu namaz bu kadar hüzünlüdür. Artık geriye dönüş yoktur. Alem susmuş, Sûr üfürülmüştür. Bütün diklenişler, bütü ceberrutluklar son bulmuş, müthiş bir sessizlik, alemi kaplamış, İlahi kader ânı beklenmektedir. Geriye dönüş artık mümkün değildir ve “keşke”ler, “eyvah”lar dönemi başlamıştır.

YATSI VAKTİ:
Büyük sessiz karanlık

Artık geride kalan ne güne ne mevsimlerin tatlılığına, ne de insan olarak “yaşadığımıza” dair hiçbir iz yok. Gündüzün ne sıcağı ne de ışığı kalmış. Bizim için de acı son gerçekleşmiş. Kimse, kendi torunlarımız bile bizi hatırlamıyor, çoğu ismimizi bile unutmuş. Hayat susmuş, kainat dahi ölmüş. Toprağın üstündeki tüm cıvıltı, kargaşa sona ermiş. Herkes hesap gününü bekliyor. İşte bu kadar karanlıklar içinde o geceyi ancak “teheccüd”ümüz aydınlatabilir, bize yoldaş olabilir. O karanlıkları aydınlatacak yegane nur kaynağı odur.

Ba’sü ba’del mevt

Yeni doğan güneş ise haşrin sabahını ihtar eder. Sur yeniden üfürülmüş, ruhlar yeniden iade edilmiş, milyarlarca insan haşir meydanında toplanacak, ölüler yerden bitkiler gibi bitirilecek. İşte bu şuurla kılınan namazın kişiye faydası olur. “Desinler”, “görsünler” için kılınan namazın kimseye faydası olmadığı gibi maalesef zararı da olacaktır. Evet şu gecenin sabahı ve şu kışın baharı, ne kadar mâkul ve lâzım ve kat’î ise, haşrin sabahı da, berzahın baharı da o kesinliktedir. İşte bu beş vaktin her birinde bir mü’him, inkılâp başındadır.

6) Niyet Etmek

Niyet, bir şeye kalb ile azmetmektir. Bunu dil ile söylemek şart değildir. Müctehid imamların bu hususta ittifakı vardır. Niyet, ibâ­deti âdetten ayırmak içindir. İslâm Dini ibâdete resmiyet vermiş, onun gelişigüzel yapılmasını önlemiştir. Nitekim Hadîs-i Şerifte : «Ameller ancak niyetlere göredir..» buyrulmuştur. Yani ya ibâdetin sıhhati, ya da kemal ölçüsü niyete göredir. Bunu biraz daha açıklayacak olursak, şöyle diyebiliriz : Ameller niyetlere göre değer alır. Gör­sünler diye kalbinden geçirerek yapılan ibâdet, Allah (C.C.) için de­ğil .insanlar için edâ edilmiştir. Bunun hiçbir sevabı olmamakla be­raber günahı vardır.

c) O halde niyetin yeri, kalb’dir. Dil ile de söylenmesi iyidir. Söy­lenmediği takdirde bir şey gerekmez.

Fazla evham ve vesveseden dolayı bir türlü kalben niyet edemi-yen kimsenin dil ile getirmesi kâfidir. Bu durum ise, pek az insanlar­da meydana gelebilir.

d) Nafile, Sünnet ve Teravih namazları için mutlaka niyet ge­tirmek, yani nafile, ya da sünnet namaz kılıyorum diye kayıtlamak yeterlidir. Sahih olan da budur. Fukahanm ileri gelenlerinin hemen hepsinin görüşü bu doğrultudadır. Ne var ki Teravih nama­zında ihtiyaten terâviha kaydını belirterek niyet etmesi ihtiyata da­ha uygundur.

Sünnet namazlarda da ihtiyat, Peygamberin Sünnetine uyuldu-ğunu kalbinden geçirerek kılınmasıdır. Terkinde bir beis yoktur. (Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 1/224)

Hz. Ömer (r.a)’den rivayet edilen bir hadiste de şöyle buyurulur: Ameller ancak niyetlere göredir. Herkes için ancak niyet ettiği şey vardır. Kimin hicreti Allah ve Resulüne ise, onun hicreti Allah ve Resulünedir. Kimin hicreti de dünya veya bir kadınla evlenmek için ise, onun hicreti de, hicret ettiği şeyedir” (Buhârî, Bed’ül-Vahy, 1, İman, 41, Nikâh, 5, Talâk,11, Menâkıbul-Ensar, 45, Itk, 6, Eymân, 23; Müslim, İmâre, 155; Ebû Dâvud, 11, Tirmizî, Fazâilül-Cihâd, 16). İmam Şâfiî ve diğer bazı âlimler, bu hadisin İslam’ın üçte birini teşkil ettiğini, yine İmam Şâfiî’nin; fıkhın yetmiş konusunun bu hadis-i şerifle bağlantılı olduğunu söylediği nakledilir (Sahih-i Müslim Terceme ve Şerhi, A. Davudoğlu, İstanbul 1972, IX, 118).

Evet, bilindiği üzere Namaz konusunda niyet namazın şartlarından olup, Allah rızası için ihlâsla namaz kılmayı dilemek ve hangi namazın kılınacağını bilmekten ibarettir. İbâdetin âdetten ayrılması ve ihlâsın gerçekleşmesi için niyet bir farzdır. Bu da ibadeti yalnız Allah’a tahsis etmeyi gerektirir. Ayette şöyle buyurulur: “Oysa onlar, yalnız dini kendisine tahsis ederek… Allah’a ibadet etmekle emrolundular” (Beyyine, 98/5).

Kişinin namazlarda nasıl huşu, hudu, ihlas ile kılmaya niyetlenmesi gerekiyorsa, aynı şekilde bu niyetin aynısını sair işler ve ibadetler yaparken de muhafaza etmektir. Her işini yaparken Hakkın rızasını taleb ederek yapmalıdır. Hayatını daima hakkın rızasını kazanmaya adamalı ve kulluğu, rızayı Rabbini hoşnut etmeyi ve ona kavuşmayı arzu etmelidir istemelidir niyetlenmelidir. Ve bu hususta daima kalbini ve niyetini her namazda niyeti tazelediği yenilediği gibi yenilemeli tazelemelidir.

Ve unutmamalıdır ki niyetler çoğu zaman ibadetlerden öndedir kişi ibadeti yapamazsa da ecrini alır.

Zeyd b. Sabit (r.a)’ten şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Müminlerden savaşa katılmayıp oturanlarla, Allah yolunda mallarıyla canlarıyla cihad edenler bir değildir” (Nisâ, 4/95) ayeti inince, Allah Elçisi bunu yazmamı istedi. Tam bu sırada bir a’ma olan Abdullah İbn Ümmi Mektûm gelerek; “Ey Allah’ın Resulü cihada gücüm yetseydi, ben de gider düşmanla savaş yapardım” dedi. Bunun üzerine Cenab-ı Hak aynı ayetin devamında; “Özürsüz olarak (savaşa katılmayıp oturanlar)” istisnasını indirdi” (Buhârî, Cihad, 31, Tefsîru Sure, 4/18, Tirmizî, Tefsîru Sure, 4/19; Ahmed b. Hanbel, V, 184; Tecrîd-i Sarih Terc., Ankara 1984, s. 294). Buna göre özürleri sebebiyle savaşa katılamayanlar sırf niyetleri yüzünden savaşa katılanların ecrini almaktadır.

Diğer yandan şehit olmayı samimi olarak isteyen kimsenin, evinde normal yatağında ölmesi halinde de şehitler zümresine dahil olacağı hadis-i şeriflerle sabittir (Müslim, İmâre, 156, 157; Ebû Dâvud, İstiğfâr, Vitr, 26; Nesâî, Cihâd, 36; İbn Mâce, Cihâd, 15; Ahmed b. Hanbel, I, 397).

İşte kişi her an ve dakika ihlaslı kullardan olmayı dileyecek isteyecek. Bu disiplin kişiyi her an ve dakika müteyakkız olmaya götürür ve gafletten kurtarır. Kişiyi rızaya kavuşturur. Allahu alem bissavab.

7-İftitah Tekbiri

 

Tekbir Büyütmek, ululamak, büyük görmek, “Allahu ekber” demek. “Kebure” kökünden “tef’îl” babında bir mastar. Bütün namazlara giriş “Tekbir” ile olduğu gibi, namaz rükünlerinin ayrılması tekbir cümlesi ile olur. Bayram veya cenaze namazlarında ilâve tekbirler, teşrik tekbirleri de Allah’ın yüceliğinin anıldığı diğer tekbir çeşitleridir: Buna göre tekbir hüküm olarak farz, vacip, sünnet veya nafile olarak tekrarlanan “övgü ve senâ” cümlesidir.

Rivâyete göre, Hz. Peygamber’e (s.a.s) ilk vahiy olarak Hira dağında Alâk suresinin ilk ayetleri inmiştir. “Yaratan Rabbinin adıyla oku. O, insanı bir kan pıhtısından yarattı, oku, Rabbin kalemle öğreten, insana bilmediğini bildiren en büyük kerem sahibidir” (el-Alâk, 96/1-5).

Bundan sonra bir süre vahiy kesilmiş, daha sonra Cebrail (a.s) yerle gök arasında bir kürsî üzerinde Resulullah (s.a.s)’a gerçek niteliği ile görününce o, bu azamet karşısında eve çekilerek titrer bir halde ve büyük bir heyecan içinde Hz. Hatice (r.a)’ya “Beni örtünüz, beni örtünüz” buyurmuştur. Bunun üzerine “tekbîr” kavramını da içeren şu ayetler inmiştir: “Ey sarınıp bürünen peygamber! (Kalk insanları uyar, Rabbini yücelt (tekbir getir). Elbiselerini temizle. Azaba götürecek şeylerden sakın” (elMüzzemmil, 74/1-5).

İşte Mekke’de inen ilk ayetlerde bildirilen ve “Allahu ekber (Allah her şeyden yüce ve büyüktür)” cümlesinde ifadesini bulan “tekbîr” daha sonra ezanda, kamette ve bütün namaz çeşitlerinde en çok tekrarlanan bir söz olmuştur.

Bütün namazlarda iftitah (başlama) tekbiri farzdır. Çünkü Allah Teâlâ “Rabbini yücelt” (Müddessir, 74/3) buyurmuş, Hz. Peygamber (s.a.s) de namazın tekbirle başlanması gerektiğini çeşitli hadislerinde belirtmiştir (bk. Ebû Dâvud, Salât, 73, 144, Tahâret, 31; Tirmizî, Mevâkît, 62, 110, Tahâret, 3; Buhârî, Ezân, 95, 122; Müslim, Salât, 45).

Diğer bir ayette de:

“Hamd, çocuk edinmeyen, mülkte ortağı olmayan, zillet ve âcizliğin gerektirdiği bir yardımcıya ihtiyacı bulunmayan Allah’a mahsustur” de ve O’nu tekbir ile yücelt. Buyrulur.(İsra 111)

Diğer yandan namazlarda rükûya eğilirken ve secdelere eğilip kalkarken veya oturuştan sonra ayağa kalkarken “Allahu ekber” denilmesi sünnettir. Abdullah b. Mes’ud (r. anhümâ)’un şöyle dediği nakledilmiştir: “Hz. Peygamber’in her kalkış ve eğilişlerinde, kıyam ve oturuşlarında tekbir getirdiğini gördüm” (Buhârî, Ezân, 116; Tirmizî, Salât, 74; Nesâî, Tatbik, 34, 90, 94, Sehv, 70; Dârimî, Salât, 40).

Tahrime, Hanefîlere göre namazın aslen bir rüknü değil, bir şartıdır, namazdan öncedir. Böyle olmakla beraber, namazın rükünlerine çok bitişik olduğu için bu da bir rükün sayılmıştır.

Namaza başlarken “Allahü Ekber” yerine “Allahü’l-Kebîr” veya “Allahü Kebîr” yahut yalnız “Allah” denilmeside farz için yeterlidir. Bunlarda da Yüce Allah’ın şanını yükselten mana vardır. Fakat şu ifadelerle namaza başlanmaz: “Allahümmeğfîr lî, Estağfirullah, Eüzü Billah, Bismillâh.” Çünkü bunlar birer dua sözleridir, yalnız tazimi ifade etmezler.

Bir elif ziyade ederek ” اَللّهُ اَكْبَرْ= Allahü Ekber” yerine “Allahu Ekbaar” denilmekle namaza başlanmış olmaz. Namaz içinde böyle denmesi, sahih olan görüşe göre namazı bozar; çünkü mana değişmiş olur.
    “Allah” ismi celilinin elifine med (uzatma) ilavesiyle ” اَللّهُ  = Allah”  yerine “Aaaallah” denilmesi de, şübheyi ifade edeceği için namazı bozar. Alimlerden Muhammed ibni Mükatil’e göre, eğer namaz kılan kimse, med ile medsizliği (bir harfi çekip çekmeme halini) ayıramayacak bir durumda ise, namazı bozulmaz. Fakat önceki söz esastır. Çünkü bu cehalet özür kabul edilmez.

“Allahü Ekber” yerinde Farsça’da kullanılan kâf harfi ile “Allahü Egber” denilse, bununla namaza başlanmış olur.
İmama uymak üzere ayakta alınan iftitah tekbirinin tamamı kıyam halinde alınması şarttır. Bunun için rükû halinde bulunan bir imama uyan kimse, kıyam halinde “Allahü Ekber” derken, “Ekber” sözünü rüküa vardıktan sonra diyecek olsa, imama uyması sahih olmaz.

 

İftitah Tekbirinin Batını

Kişi yukarda belirttiğimiz namazın dışında ki şartları yerine getirip, huşu, hudu ve ihlas ile yüce Sultanın divanına durunca yukarda belirttiğimiz ayetlerde bildirilen ifadeyi yerine getirerek, Rabbini yücelterek namaza girer. Bu Allahu Ekber yüceltme ifadesi huzurun başlangıcı, bu büyük ibadetin giriş anahtarıdır. Kişi namazın dışındaki hadesten, necasetten temizlik ve diğer şartları da zaten yerine getirirken büyük birinin yanına gidecek veya sevdiğinin yanına gidecek kişi gibi şevk, muhabbet, saygı ve iştiyakla hazırlığını yapmış ve bu haleti ruhiye içinde Yüceler yücesinin kapısına durmuştur. Kul bu disiplin ve ruh haliyle Rabbini yücelten o en güzel ifadeyi der Allahu Ekber   (Allah her şeyden yüce ve büyüktür) öyle ki ellerini kaldırdığında, ellerinin tersiyle dünya ve içindekileri ve nefsinin masivaya olan isteğini iter arkada bırakır. Ve san ki der Yüceler Yücesi Sultanım Efendim Rabbim ben senin için seninle ülfet ve muhabbet için, seni tenzih, seni tesbih etmek için veya Aşıkların ifadesiyle seninle Vuslat etmek için bak! Dünyayı, sevdiklerimi, masivayı ellerimle, kalbimle, ruhumla ittim terk ettim. Sana geldim huzuruna durdum maksadım sen ve rızandır. Sende benden bunu istiyordun kelamında diyordun İnni veccehtu vechiye lillezi fetaras semavati vel erda hanifev ve ma ene minel muşrikîn.

“Ben, hakka yönelen birisi olarak yüzümü, gökleri ve yeri yaratana döndürdüm. Ben, Allah’a ortak koşanlardan değilim.” (Enam 79)

Bende bunu bütün benliğimle diyorum Rabbim.

 

Buraya kadar anlatılan ruh haliyle gelen kul namaza başlarken “Allahü ekber” dediğinde, yüce Allah’ın azametini (yüceliğini) müşahede içinde kaybolur; çünkü bu kul ‘Allah lafzının başındaki elifin tazim (yüceltmek) için, Ortasındaki lâmın heybet (ululuk) için, Sonundaki hâ’nın ise, murakabe (yüce zâtın tecellilerini müşahede) ve fark (zât-ı bârinin bütün varlıklardan ayrı olduğunu) düşünmek için olduğunu bilir. Başından sonuna kadar bütün kâinat, bir çöldeki hardal tanesi gibi, onun nurla genişleyen kalbinin boşluğunda küçülür; sonra o küçük parçayı da kalbinden atar. Artık o, şeytandan gelecek vesveseden, nefsin fısıltılarından ve iç âleminde hayale gelen hiçbir şeyden korkmaz. Çünkü bütün bunlar, kalpte hardal tanesi mesabesinde olup dışarı atılan kâinatın içindeki şeylerdir. Böyle bir kula, vesvese nasıl hücum edip kalbini rahatsız eder. Nitekim ayette de: Gerçek şu ki; şeytanın, inanan ve yalnız Rablerine tevekkül eden kimseler üzerinde bir hâkimiyeti yoktur. (Nahl 99) buyrulur. Şeytanda ihlâslı kulları azdıramayacağını itiraf eden ayette: içlerinde ihlâsa erdirilmiş kulların hariç, onların hepsini azdıracağım”(Hicr 40) diye belirtilir.

 

Tekbirin bir diğer hikmeti de günlük beş vakit kılınan 17 rekat farz namazda 94 defa, 20 rekâtlık sünnet namazlarda 110 defa, vitir namazında da 17 defa olmak üzere toplam 281, buna kunut tekbiri de eklenince 282 defa “Allahu ekber” denilmektedir. Ezan ve kametlerle birlikte bu sayı 342’ye ulaşır. Namazdan sonraki tesbihlerde de 33 x 5 = 165 defa “Allahu ekber” denildiği düşünülürse sayı 507 olur. Kuşluk, evvâbîn, teheccüd, cenaze ve bayram namazlarındaki tekbirlerle, kurban bayramında tekrarlanan “teşrîk tekbirleri” bunun dışındadır. İşte böyle günlük tekbir getirenlere Efendimiz (s.a.v) şu müjdeyi vermiştir.

Hz. Peygamber (s.a.v) şöyle buyurmuştur: “Kim sabah yüz ve akşam yüz defa olmak üzere “Allahu ekber” derse, o gün hiçbir kimse bunun benzerini söyleyen dışında bu kimseden daha büyük amel işlemiş olmaz” (Tirmizî, Deavât, 62).

 

 

 

8-Kıyam (Ayakta Durmak)

Namazın ayakta kılınacağına dair Kur’an ve sünnetten delil vardır. Kur’ân-ı Kerîm’de “Gönülden boyun eğerek, Allah’ın huzuruna durun” (el-Bakara, 2/238) buyurulur.

Onlar ayaktayken, otururken ve yanları üzerine yatarken Allah’ı anarlar.(Aliimran 191)

İmran b. Hüseyin’den (Ö. 52/672) rivâyete göre, Hz Peygamber (s.a.v) namazın kılınış şekliyle ilgili bir soruya şöyle cevap vermiştir: “Namazı ayakta kıl. Buna gücün yetmezse oturarak, buna da gücün yetmezse yan üstüne yatarak kıl”. Nesâî’de Hadis-i şerife şu ilâve vardır: “Buna da gücün yetmezse sırt üstü yatarak kıl. Allah hiçbir kimseye gücünün yereceğinden fazlasını yüklemez” (Buhârî, Taksir, 19; Tirmizî, Mevâkît, 157; Ebû Dâvud, Salât, 175; Zeylaî, Nasbu’r-Raye, II, 175; ayrıca bk. el-Bakara, 2/286).

Kıyam, farz ve vacib namazlarda bir rükûndür ve bir esastır. Bundan dolayı kıyama gücü yeten kimsenin oturarak kılacağı farz veya vacib namaz caiz olmaz iadesi gerekir. Rükûnler farz olduğundan onlara riayet etmek gerekir.

 

Ayakta durma zorunluluğunu kaldıran özürlerden bazıları şunlardır: Ayağa kalkarsa; yarasından kan akacak veya eğilince gözleri zarar görecek olan kimseler, ayağa kalkarsa büyük veya küçük abdestini tutamayanlar, düşman korkusu yüzünden ayağa kalkamayanlar. Bunlar namazı oturarak kılabilirler (el-Kâsânî Bedâyîu’s-Sanâyî’, Beyrut 1328/1910, I, 105 vd.; İbnü’l-Hümâm, Fethu’l Kadîr, Kahire, t.y, I, 192, 304, 378; ez-Zeylaî Tebyinü’l-Hakâik, Emiriyyetab’ı, I, 104; es-Şirâzî, el-Mühezzeb, I, 70, 199-204; el-Meydânî, el-Lübâb, I, 100 vd.).

Oturarak namaz kılmada rükû ve secdeler güç yettiği ölçüde yapılır. Eğer belin eğilmesi mümkün değilse veya sakıncalı olacaksa, başıyla imâ yapar. İmâda baş secde için rükûdan biraz daha fazla eğilir. Böylece ikisi birbirinden ayrılmış olur.

Rükû ve secdelerde tam eğilemeyen veya basıyla imâ yaparak namaz kıları kimsenin secde için yüksek bir şey koymasına gerek yoktur. Hatta bu, hadisle yasaklanmıştır. Câbir b. Abdillâh (r.a)’tan rivayete göre, Hz. Peygamber bir hasta ziyaretine gitmiş namaz kılarken, önüne koyduğu bir yastık üzerine secde yapmaya çalıştığını görünce, yastığı almış ve şöyle buyurmuştur: “Gücün yeterse toprak üzerinde namaz kıl. Bu mümkün değilse imâ ile kıl ve secdeni rükûundan daha fazla eğilerek yap” (Zeylaî, a.g.e., II, 175 vd.)

Detaylar için ilmihallere müracaat edin

 

 

Kıyamın Batını

 

Tekbirden sonra kişi Kıyamda Ellerini göbek üzerinde sünnet üzere bağlar. Bilir ki Sağ elin sol eli bilekten kavranmakla Hanzebin diğer rivayette Hannasın Namazdayken vesvese vereceği yer sol koldaki kalbe gelen damarladır. Sol bilek kavranmakla bu vesvesenin kalbe gelmesine mani olunur. Göbek üzerine ellerin konmasıyla da Nefs Göbek altına hapsedilir. Salih kulun namazda hali budur. İçerdeki Şeytanla (Nefs) dışarıdaki Şeytan bu şekilde Kalbe hücum edemezler. Kalp ve Ruh Artık Hilafet Hilkatine bürünmüş ve kainat namına Kainatın Eşsiz Sultanına Adeta Tekmil verir Tesbih eder ve över. Ben Yeryüzünde Halife yaratacağım ayetinin sırrınca ve Eşrefi Mahlukat olan insan Ademiyetinin gereği Namazda Adem olur. Her mahlukun namına Rabbini Halıkını Zikreder. Adem Elif Dal ve Mim harflerinden oluşur. Elif Allah (c.c) Ehadiyet , Alem ve Ademi Simgeler. Namazda Kıyamı simgeler ve Ne kadar Elif gibi dik duran varlık varsa Namazı kılan onların namına Rabbini tesbih ve de Tevhid eder. Dal Tenzih Makamıdır. Namazda Ruku Şeklinin aynıdır. Ve ne kadar  Dal Şeklinde Hayvan varlık varsa onların namına bu Vekil Adem Tekmil verir, Tenzih eder. Mim Muhammed (s.a.v) Sırrıdır Vema Erselnake illa Rahmetellil Alemin ayetinin Hakikatıdır. Namazda Mim Ne Kadar Sürünen Varlık varsa onların namına yüce Sultanı Tesbihdir. Kulun Rabbe en Yakın olduğu Yerdir. Kıyam Ruku ve Secde Elif Dal Mim Ademiyet sırrıdır. Diğer tabirle Elif İbrahim (a.s)  Tevhid ve Halilullah sırrı. Dal Musa (a.s) Tenzih ve Kelimullah Sırrı. Mim İsa (a.s) Tesbih ve Ruhullah sırrı. İşte bunlar birleşince Tahiyyatta Hakikati Muhammedi (s.a.v) Sırrı ortaya çıkar. Tahiyyatta otururken Baş Mimi Kolların dizler üzerinde duruşu Dalı Dizler Ha’yı ve Ayakları Mimi Temsil ederek şeklende öyle. Muhammed (s.a.v) yazar adeta kul oturuşuyla. Neyse Söylenecek çok şey var ama kısa kesiyoruz.

Bir diğer yönü ile Kul Kıyamda artık Nefsi Emmareyi Temsil eden Birinci kat semayı aşmış ve Levvame denilen ikinci kat semaya ulaşmıştır kıyamla. Orada yaratıldığı günden beri kıyamete kadar daima ayakta duran ve Rablerini tesbih eden Meleklerle aynı safta kıyamdadır artık. Buraya kadar anlattığımız bilinç ve idrake varan kul Kainat namına Alemlerin Sultanını Övmeye Hazırdır artık.

 

9-Kıraat (Namazda Kuran okumak)  

 

Okumak Namazda kıraat; namaz kılanın kendisi işitecek şekilde, diliyle harflerini çıkararak Kur’ân-ı Kerîm âyetlerinden bir miktar okuması. Kıraat, namazın bir rüknü olarak farzdır. Okuyanın kendisinin bile işitemeyeceği okuma, kıraat sayılmaz. Ancak imama uyan kimse bundan müstesnadır.

Nâfile ve vitir namazının bütün rekatlarında, farz namazların ise iki rek’atinde kıraat farzdır. Kur’ân-ı Kerîmde şöyle buyurulur: “O halde Kur’ân’dan kolayınıza geleni okuyun” (el-Müzemmil, 73/20). Buradaki emir vücub içindir. Hz. Peygamber de şöyle buyurmuştur: “Kıraatsiz namaz olmaz” (Müslim, Salât, 42; Ebû Dâvud, Salât, 132, 167).

Farz olan kıraat miktarı Ebû Hanîfe’ye göre, en az altı harfli bir âyet kadar olmalıdır. “Sümme nazara (sonra baktı)” (el-Müddessir, 74/21), “Lem yelid (O doğurmamıştır)” (el-İhlas, 112/3) âyetleri gibi. Ebû Yusuf’a, İmam Muhammed eş-Şeybânî’ye ve Ebû Hanîfe’den başka bir rivâyete göre, namazda kıraat, farkı olan her rek’atte en az kısa üç âyet veya böyle üç âyet miktarı uzun bir âyettir. İhtiyata uygun olan da budur. Kevser Suresi gibi (el-Kâsânî, Bedâyîu’s-Sanâyi’, Beyrut 1328/1910, I, 110; İbnü’l-Hümâm, Fethu’l-Kadîr, Kahire, t.y., I, 193, 205, 222, vd.; ez-Zeylaî, Tebyînü’l Hakâik, l, 104, vd.; İbn Âbidîn, Reddü’l-Muhtar, Mısır, ty., I, 415).

Kıraatin, dört rek’atli farz namazlarda ilk iki rek’atte ifası farz değil vâcip hükmündedir. Hz. Ali’nin (ö. 40/660); “ilk iki rek’atteki kıraat, son iki rek’atteki kıraat yerine geçer” dediği nakledilir. Abdullah b. Mes’ud (ö 32, 652) ve Hz. Aişe (ö. 57/676), farz namaz kılanın son iki rekatte dilerse Kur’ân-ı Kerim okuyacağını, dilerse tesbihle meşgul olabileceğini belirtmişlerdir. Fâtiha, başka bir sûre veya uç âyetin okunması da böyledir (ez-Zühaylî, el-Fıkhu’l-İslâmî ve Edilletuh, Dımaşk 1405/1985, I. 646).

Namazda Fâtiha Sûresi’ni okumak Hanefi fakîhlere göre farz değil vaciptir. Gizli veya aşık okunan namazlarla, imam veya cemaatin okuması hükmü değiştirmez. Hz. Peygamber, namazını yanlış kılan (musî’) sahabeye, namazın kılınış şeklini tarif ederken kiraatla ilgili olarak; “Sonra, Kur’ân’dan ezberinde olan, sana kolay geleni oku ” (Buhâri, Husûmât, 4, İsti’zan, 18, İstitâbe, 9, Eymân, 15; Müslim, Salât, 45; Ebû Dâvud, Salât, 144, Tatavvu’, 17, Vitr, 22; Tirmizî, Salat, 110, Kur’ân, 9; Nesaf, İftitâh, 7, 37, Tatbik, 77; İbn Mâce, İkâme, 72; Ahmed b. Hanbel, Müsned, I, 40, 43, II, 437) buyurmuştur.

Çoğunluk İslâm hukukçuları namazda Fâtiha’nın okunmasını farz kabul ederler. Onlar “Kur’ân’dan kolayınıza gelen yeri okuyun” âyetini Fâtiha olarak tefsir ederler. Çünkü hadislerde şöyle buyurulmuştur; “Fâtiha okunmadıkça namaz olmaz” (Müslim, Salât, 42; Ebû Dâvud, Salât, 132, 167; Tirmizî, Salât, 116; Ahmed b. Hanbel, II, 307, 428, 443), “Ümmü’l-Kur’ân’ı (Fâtiha) okumayan kimsenin namazı yeterli olmaz” (Tirmizî, Mevâkît, 29, 116), “Ben namazı nasıl kılıyorsam, siz de öyle kılın” (Buhârî, Ezân, 18, Edeb, 27, Ahâd, 1)

Detaylar için Fıkıh kaynaklarına müracaat edin.

 

 

Kıraatın Batını

 

İşte bu Huşu ve İhlasla tekbiri de alan kul gönlünü o yüce Mescide Rabt ederek başlar Sübhanekellahümme: Ey Azameti, Şanı, Kibriyası Yüce Allahım! Seni her türlü noksanlıklardan Tenzih ederim hatta Tenzihden de tenzih ederim. Sen Kendin bildiği gibi Yücesin. Ve bi hamdik: Sen kendini nasıl hamd ettiysen öyle hamd ederim çünkü sana layık olan ancak budur. Sana nasıl hamd edilmesi ve Tenzih edilmesi gerekiyorsa ben aciz kulun bundan gafildir ve de sana layık değildir. Onun için ben yokum sen kendini hamd ettiğin gibisin veya senin hamdınla seni hamd ederim. Ve Teberakesmük: Sen Yüceler Yücesi Sen ne bereketli ne Mübareksin. Kullarına bereket ihsan eden Sultansın. Ve Tea’la Ceddük: Sen Yüceler Yücesi Azametlisin Azametin büyüklüğün ancak sana hakkıyla malum. Biz bunu idrakten aciziz.  Vela İlahe Ğayrük: Senden başka Hak Mabut İlah Yoktur ben bunu bütün benliğimle haykırıyorum ve diyorum ki İbadet edilmeye kulluk yapılmaya, tapılmaya tek layık olan ve hakikatte tek mercii olan sensin Ey Yerlerin göklerin Rablerin Rabbi Sultanım.

 

Bu duadan sonra kul tekrar Euzu besmele çeker Şeytanların hususen Nefsinin şerlerinden iğva ve desiselerinden de Allah Azze ve Celleye sığınır. 19 harfli Bismillahirrahmanirrahim kelimesi ile Yüce Zat hariç 18 bin alemi içine alan anahtarla onun rahmaniyeti ve Rahimiyetini anarak sığınılması gereken tüm şerlerden Allaha Allah Azze ve Cellenin adına sığınır ve onun adıyla başlar. San ki der rabbim zatının yardımı inayeti, rahmeti olmazsa ben nefis ve şeytanın vesvese ve evhamlarından nasıl arınırda seni anması gereken şekliyle anarım. Bu benim için çok güç seni sana layık şekilde anmak. Onun için zerreden küreye her alemin ve varlıkların yüce Sultanı Rahman Rahim Allah adınla başlarım yine seni övmeye seninle başlarım.

Böyle şeytan ve şeytani düşüncelerden arındıktan sonra tam bir safiyet içinde Fatihayı okumaya başlar Çünkü bilir ki Fatiha açan fetheden demektir kuranı açan sure olduğu gibi, Namazın hakikatlerini de açan Fatihadır. Kuranın gerçek manası gibi Salatında gerçek manası Fatiha ile açılır ve Fethedilir. Kuran Fatihada toplandığı gibi Kainatta Fatihada saklıdır. Konumuz Fatihanın Tefsiri olmadığından yüzeysel anlatıp geçeceğiz.  Elhamdülillahi Rabbil alemin: hamd Alemlerin Rabbi yani Zatın haricinde yaratılmış ne kadar varlık varsa onların yerlerin göklerin rabbi Allahadır. O Allah ki Errahmanirrahim:  Rahman ve Rahimdir. Rahmandır bütün kullarına inanan inanmayan hayvan insan melek cin ayrım yapmadan rahmet eden rızıklandıran merhamet eden. Rahimdir.  İman edenlere Rahmet eden hidayet eden sıratı müstakımde ilerleten istediği kuluna hidayetle kalbinde imanı yeşerten. Maliki Yevmiddin:    din gününün sahibi maliki sadece kıyametin değil Evvel ve Ahir sırrıyla Dünya ve ahretin Maliki sahibi Rabbi Sultanı.

İyya kene’büdü ve iyya kenesta’in: Yalnız sana kulluk eder ve yalnız senden yardım dileriz. Kul hilafetin bilince kendi ve kainat adına bunu ister. İhdinassıratal müstakım: Bizi doğru yola ilet en doğru olana senin sana gelinen yola. Sıratallezine en’amte aleyhim: Ki o doğru yol nimet verdiklerinin Nebilerin, Sıdıkların, Şehitlerin Salihlerin gittikleri yol bizi de onlarla arkadaş kıl o yola ilet o yaldan ayaklarımızı kaydırma. Ğayril mağdubi aleyhim veleddaallin: Gazaba uğramış dalalete sapmışların yoluna değil. Yani Nebilerin Sıdıkların şehitlerin ve Salihlerin yolunun dışındaki bütün yollar. Bu yoldan sapmış ve sapıtmış herkesin yolundan uzak kıl. Onlardan eyleme bizi. Amin bu isteğimizi kabul buyur.

Fatihayı bu bilinç ve idrakte okuduktan sonra hadisin müjdesini bekle artık.

Müslim’in Ebu Hureyre’den rivayet ettiği hadiste Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurur:
Allah; “namazı benimle kulum arasında iki kısma böldüm yarısı benim yarısı onundur kuluma istediğini veririm” der.
Kul “Alemlerin rabbine hamd olsun” deyince
Allah “Kulum bana hamdetti” der.
Kul “Rahman ve Rahimdir” deyince
Allah “Kulum beni övdü” der.
Kul “Din gününün malikidir” deyince
Allah “Kulum beni yüceltti” der.
Kul “Sadece sana ibadet eder ve sadece senden yardım isteriz” deyince
Allah “Bu benimle kulum arasında iki kısımdır kuluma istediği verilecektir” der.
Kul “Bizi doğru yola eriştir. Nimete erdirdiğin kimselerin yoluna; gazaba uğrayanların ya da sapıtanların yoluna değil.” deyince
Allah “Hepsi kulumundur ve kulum ne isterse vereceğim” der.(Müslim (1/38) Malik (1/84) Nesâî (2/136) Tirmizî (4/270)

Fatihayı okuyarak kul ve Rab bilgisine ulaşan kul Zammı sure oku yarakta bilgisine bilgi katmaya devam eder. Mesela Kevser veya İhlas surelerini okuduğunda onlardaki hikmet ve ilimleri de bilgisine katmış olur. Onlarda saklı manaları da öğrenir. Kul buraya kadar yolculuğunda artık bir üstte altıncı kat semaya Ruku eden meleklerle ruku etmek için Ruku eder. Çünkü buraya kadar kul Mülhime ve Mutmainneyide geçmiştir artık.

 

 

10-Rükû (Eğilme)

 

 

Eğilme Namazlarda rükû da bir rükün olduğundan farzdır. Kıraetten sonra eğilerek rükûa varılır. Baş ile sırt düz bir doğrultuda bulunur. Eller dizlere kadar uzatılıp dizler kavranır. Ayakta namaz kılan kimsenin rükû için yalnız başını eğmesi kafi gelmez. Arkasını da eğerek doğru bir çizgi gibi düz bir durum almış bulunur. Bu, tam bir rükûdur. Rükûa giden kimse böyle bir vaziyet almaz da kıyama daha yakın bir şekilde eğilirse, onun rükûu sahih olmaz. Fakat rükû vaziyetine daha yakın eğilmiş ise, rükûu sahih olur.

 

Rükunun Farziyeti Kitap ve Sünnetle sabittir. Ayette: Rükû edenlerle birlikte siz de rükû edin. (Bakara 43) buyrulur.

 

Abbas İbnu Sehl’den, şöyle dedi:”Ebu Humeyd, Ebu Useyd, Setıl İbnu Sa’d ve Muhammed İbnu Mesleme toplanarak Resûlullah (S.A.V.)’in namazını müzakere ettiler. Ebu Humeyd dedi ki: “Resûlullah (S.A.V.)’in namazını en iyi bileniniz benim. Resûlullah (S.A.V.) ruku’a vardı, dizkapaklarını tutar gibi ellerini dizkapaklarının üzerine koydu. Kollarını gerdi ve koltuklarını kaldırdı.” (Bu hadisi Ebu Davud (734) ve Tirmizi (260)

 

Detaylar için İlmihallere bakınız

 

Rükûunun Batını

 

Namaza başlarken birinci Tenzihi Sübhaneke ile yapmıştık şimdi Rükuda ikinci tenzihimizi Sübhane Rabbiyel Azim diyerek yapıyoruz.  Yüce ve Azametli Rabbim seni her türlü noksanlıklardan Tenzih ederim. Ve Ademin Dalında olduğu gibi Dal şeklini alır. Bu şekilde ki Bütün varlıklar adına Rabbini Tenzih eder. Her gün namazda 40 defa Rükuya eğiliriz. Ve en az 120 defa Sübhane rabbiyel azim deriz. Altıncı kat semanın Melekleriyle beraber saf tutmuş ve Yüceler yücesi Zatı bütün noksanlıklardan tenzih ederiz. Sonra Semi Allahu limen Hamideh deriz. Allah Hamd edenlerin hamdını işitti deriz. Kendini Kendi övdü de Diyebiliriz Ariflerin dediği gibi. Ve Kendi İşitti kendi övgüsünü. Ve Rabbena Lekel Hamd  Ey yüceler yücesi Rabbim Hamd övgü hepsi sanadır deriz. Sanki Semi Allahu limen hamideh Rabbimiz demiştir ve derki kulum namaza başladığından beri yaptığın hamd ve övgüleri Rabbin işitti. Kulda buna karşılık sanki der Rabbena lekel hamd Ey Rabbim zaten hamdler ancak sanadır başka hamd edilecek bir makam ve varlık yoktur.

 

 

 

11-  Secde Etmek

 

 

Baş eğme, itaat etme, üstün bir varlığın önünde yere kapanma; namazda veya Allah’a ibadet niyeti taşıyarak alın ve burun yere değecek şekilde yere kapanma ve dua etme anlamında bir fıkıh terimi. Kur’an-ı Kerim’in birçok âyetinde müslümanlar, rükû ve secde edenler şeklinde tanımlanmış; Allah’a yaptıkları secde nedeniyle yüzlerinin nurlandığı ve alınlarındaki secde izlerinden tanınacakları bildirilmiştir (el-Fetih, 48/29).

 

Rasûlüllah’ın, “Alın, iki el, iki diz ve iki ayak uçları olmak üzere yedi kemik üzerine secde etmekle emrolundum” (Tecrid-i Sarih Tercümesi, II, 847) hadisi gereğince sözü edilen yedi uzvun yere değmesi gerekir. Alınla birlikte burnun da değdirilip değdirilmeyeceği konusunda tam bir görüş birliği olmamasına rağmen; hadisi rivayet eden Abdullah b. Abbâs, Hz. Peygamber’in alnını gösterirken burnunu da işaret ettiğini bildiriyor. Bir başka hadisi de Ebu Said el-Hudri rivayet ediyor: “Rasûlüllah’ın halka kıldırdığı bir namazda, alnında ve burnunda çamur eseri görüldü” (Sünen-i Ebu Davud, II, 54).

Secdenin detayları için ilmihallere bakınız.

Secdenin Batını

Buraya anlattığımız bilinç ve şuurla eren kul Secdenin hakikatine ermiştir. Secdeyi yerine getirecek demektir. Ama bu merhalelerden uzak gelinmişse bu secde nefis ve gafletle yapılacak demektir.

Kul Göklerde ve yerde olanların, güneş, ay, yıldızlar, dağlar, ağaçlar, hayvanlar ve insanların çoğunun Allah’a secde ettiklerini görmüyor musun?” (el-Hacc, 22/18) ayetinin sırrıyla Ademin Mimi olmuş Kainat Adına secde etmektedir artık. Secde et yaklaş ayeti sırrıyla (Alak 19) Rabbine Halıkına Mevlasına en yakın yerdedir artık. Bu kul artık Mukarrebun olmayı hak etmiştir. Sübhane Rabbiyel Ala  Ey yüceler yücesi Rabbim seni bütün noksan sıfatlardan tenzih ederim der. Bununla kul namazda üçüncü tenzihini gerçekleştirmiş olur. Sanki benliğinden kurtulma merhalelerinde yaptığı tenzihlerden bile Rabbini tenzih eder. Çünkü artık kul nefsinden ve benliğinden sıyrılıp Hakka vasıl olmuştur. Daha önce yinede nefsinin araya girdiği tenzihleri beğenmeyip hakka vasılken tekrar tenzih eder. Ve bu Nimete kavuşturduğu için ve hilafet sırrıyla tekrar secde eder.Ve Efendimizin (s.a.v) yaptığı gibi sadece bu dua ile secde de dua etmez. “Sebbih isme rabbikel a’lâ”; “sübhâne rabbiyel a’lâ ve bihamdih”; “Subbuhun, kuddusün, Rabbul melâiketihî ve’r-rüh“; “Sübhâne zil-ceberüt vel-meleküt, vel-kibriyâi velazameh“; “Allâhümme Rabbenâ ve bihamdike, Allâhümmeğfirlî gibi Tespihler ile de duada bulunur. Bu kul artık huzurda oturmayı hak etmiş ve isteklerini dile getirmesi istenmiş bir kuldur artık. Son olarak secde Hakka en yakın olunan makam olduğu gibi Şeytanında namazda kula  vesvese veremediği tek yerdir. Çünkü şeytan secdede kendi derdine düşer lanetlendiği günü hatırlar ve titrer.

 

 

12-Kade-i Ahire (Son Oturuş) 

Namazların sonunda teşehhüd mikdarı oturmak da, namazın bir farzı ve bir rüknüdür. Buna Ka’de-i Ahire (son oturuş) denir. İki rekatlı namazlarda olan tek oturuşa da Ka’de-i Ahire denir. Sabah namazında olduğu gibi. Teşehhüd mikdarından maksad, “Tahiyyat’ı” okuyacak kadar zamandır. Detaylar ilmihallere bakınız.

Tahiyyatın Batını

Bu oturma eylemi tam bir edeble yerine getirilir. Kul zaten namazın en başından Seyri Sülükünün en başında olduğu gibi Edeble ilerledi ve buralara vardı ve Lütuflara ulaştı. Bu tahiyyat bize malumunuz Efendimizin (s.a.v) Miracdan hediyesidir. Burası kulun sukunet bulduğu ve Rabbiyle Mukamele Kelam edeceği isteklerini dile getireceği yerdir.

Miraçta Efendimiz (s.a.v) Hakkın huzurunda Tahiyyatı okuduğu gibi aynı bilinç ve şuurla kulda okur.Ettahiyyatü Lillahi vessalavatü vetayyibat: Benim her şeyimde olduğu gibi bu oturuşumda Alemlerin Rabbi Allah (c.c) içindir. Ve yaptığım bütün güzellikler, ibadetler, iyilikler, zikirler hamdler, övgüler ve dualar Allah (c.c) içindir.  Bu tahiyyatın Şeriat, Tarikat, Hakikat ve Marifet mertebeleri vardır ve kim hangi mertebede ise onun tahiyyatı da o mertebeye göredir. Alacakları da, göreceği muamelede hakeza buna göredir. Biz şimdi bu mertebelerin hepsine girecek değiliz. Zaten haddimize de değildir. Sadece bir manasıyla izaha devam edeceğiz.

Evet, bu güzel selam ve dua ile giriş yapan kula Miraçta olduğu gibi Yüceler yücesinden hitab erişir Esselamu Aleyke ya eyyü henne biyyü ve rahmetullahi ve berakatüh: Selam sana Ey Peygamberi Zişanım Habibim Nebiler nebisi Rahmetim bereketim Senin üzerine olsun. Bu hitabı kul hangi mertebe de ise ona uygun alır. Bu hitabı Duyabilenlere Ne mutlu Mevla bizlere de ihsan etsin. Bu hitaba mazhar olan kul Esselamu Aleyna ve Ala ibadillahissalihin: Selam selamet bize ve İbadetle taatle mücahede ile Rabbine Salih kul olmuşlarında Salihlerinde üzerine olsun der. Efendiler Efendisinin (s.a.v) Miraçta diğer kulları unutmadığı gibi kişide unutmaz onları da anar. Bu rahmet ve selametten onlarında faydalanması bereketlenmesi için niyaz eder. Gerçekte hayret verici olan bu makama ve mertebeye Mevla bizlerinde ulaşmasını ve idrak etmesini nasip etsin. İşte Miracta Bu vakıaya şahit olan Meleklerin dediği gibi kul Eşhedü en La ilahe illallah ve Eşhedü enne Muhammeden abduhu ve rasuluh: ben şahadet ederim ki Allahtan başka ilah hak mabut yoktur yine şehadet ederim ki Muhammed Mustafa Sallallahu aleyhi ve selem onun Istıfa seçtiği habibi kulu ve Rasuludür der. Meleklerin aynel yakin şehadeti gibi kulda eğer hakikate ermişse aynel yakin Şehadet mertebesine ererek bunu söyler. Miraçtan bizlere Efendimizin (s.a.v) Hediyesi olan bu vakıa Namaz Müminin miracıdır sırrına mazhar olmuşsan senin İnsanlık mertebendir Miracındır kulluğundur. Ademin miminden sonra makamı muhammediyye (a.s.v) dediğimiz yer olan bu makamdan kul nasibince feyz alır.

Tahiyyattan sonra kul İbrahim (a.s) ve aline verilen nimetlerin verilmesi için Efendimize (s.a.v) dua eder. Aslında verilmiş olan bu nimetlerin zuhuratında seninde duan iştirak etsin ve sende bereketlen diye dua edersin. Kısaca Rabbimiz nasıl ki İbrahim (a.s) ve aline İsmail (a.s) İshak (a.s) ve soyundan bir çok peygamberler göndermiş. Hz. İsmailin (a.s) soyundan Efendimizi (s.av) göndermiş İshakın (a.s) soyundan gönderdiği peygamberler gibi Hz. Ali (r.a) ve Fatıma (r.a) annemizin soyundan kıyamete kadarda bir çoğu veli olan ve Ümmetimin Evliyaları beni israilin peygamberleri gibidir hadisi sırrıyla Ehli beyti nuraniyi göndermiştir. Onları bereketlendirmiş ve her dönemde ümmetin toparlayıcısı olmalarını ihsan etmiş. Allah ve Melekleri Rasulune Salatu selam eder ayeti sırrıyla senden de rabbimiz Efendimize (s.a.v) salatu selam etmeni istemiş. Ve sende onun huzurunda salat etmişsindir. Ve salatu selamda saklı olan sırlardan Şefaatim bana çokça salat edenedir hadisi sırrıyla Efendiler Efendisinin (s.a.v) şefaatına mazhar olmuşsundur. Çünkü her salatın Efendimize (s.a.v) değil aslında sana faydası vardır. Bu hususta söylenecek çok şey var ama kısa kesiyoruz.

Salavatlardan sonra kul Annesi babası, kendisi zürriyeti ve inanlar için dualarda ve isteklerde bulunur rabbinden.

allahümme rabbena atina fiyddünya haseneten ve fiyl ahıreti haseneten ve kına azabennar (2/201)

rabbic’alniy mukıymessalati ve min zürriyyetiy rabbena ve tekabbel dü’ai (14/40)

rabbenağfir liy ve livalideyye ve lil mu’miniyne yevme yekumül hısab (14/41)

Bu dualar gibi dua eder. İşte bütün varlıkların duacısı olunan namazın terkinden dolayıdır ki kul hakkı tahakkuk eder. bu kul hakkı diğer kul haklarından daha ağır olduğundandır ki Dinen namaz en büyük ibadet sayılmıştır. Kul bundan sonra artık namazdan ayrılmak için önce sağ sonra sol tarafına selam vererek yalnızsa meleklere cemaatte safta kılmışsa sağı ve solundakilere dua ile namazdan çıkar.

Efendimizin (s.a.v) Miraçtan tekrar yeryüzüne indiği gibi namazda Miracı yaşayanda namazdan çıkar tekrar kesrete girer kulları irşat için emri bil maruf nehyi anil münker için tekrar kullar arasına girer. Ama namazdaki bu kazandığı yüce bilgiler ve ihlası halkın arasındayken de terk etmez. Aynı şuur ve idrakle her anını yüce zatı zikretmekle geçirir. Bu kul artık hakkın Kuranda övdüğü kullardan olur.  Onlar ayaktayken, otururken ve yanları üzerine yatarken Allah’ı anarlar. Göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde düşünürler. “Rabbimiz! Bunu boş yere yaratmadın, seni eksikliklerden uzak tutarız. Bizi ateş azabından koru” derler.Aliimran 191)

Haberiniz olsun ki Allah’ın velileri (dostları)için hiçbir korku yoktur. Onlar mahzunda olacak değillerdir. Dünya hayatında da Ahiret hayatında da onlar için nice müjdeler ve (kerametler) vardır. Allah’ın söz ve hükümlerinde asla bir değişme yoktur. İşte bu hale ulaşmak en büyük kurtuluştur. (Yunus 62,64)

Mevla-i Zül Celal Cümlemize Dostluğu ihsan etsin bizi Salihlerin arasına katsın onlarla yaşatsın ve onlarla canımızı alsın. Amin.Vesselam Veddua

Etiketler:

Güvenlik Sorusu ** Zaman sınırı bitmiştir. CAPTCHA yeniden yükleyin.