Oops! It appears that you have disabled your Javascript. In order for you to see this page as it is meant to appear, we ask that you please re-enable your Javascript!
Kategoriler
Tavsiye Siteler
Son Yazılar
Son Yorumlar
8 sene önce tarafından yazıldı, 99 kez okundu ve hakkında yoruma kapatıldı.

Efendimiz (s.a.v) Aslında bütün İnsanlığa Nebiydi

Hani biz peygamberlerden sağlam söz almıştık. Senden, Nûh’tan, İbrahim, Mûsâ ve Meryem oğlu İsa’dan da. Evet biz, onlardan sapa sağlam bir söz almıştık. (Ahzab 7)

Hani, Allah peygamberlerden, “Andolsun, size vereceğim her kitap ve hikmetten sonra, elinizdekini doğrulayan bir peygamber geldiğinde, ona mutlaka iman edeceksiniz ve ona mutlaka yardım edeceksiniz” diye söz almış ve, “Bunu kabul ettiniz mi; verdiğim bu ağır görevi üstlendiniz mi?” demişti. Onlar, “Kabul ettik” demişlerdi. Allah da, “Öyleyse şahid olun, ben de sizinle beraber şahit olanlardanım” demişti. (Aliimran 81)

“Ben, hakikatte peygamberlerin ilki, bîsette ise sonuncusuyum…” [1][3]

Ebû Sehl bin Kattan “Emâlî”sinin bir cüz’ünde şöyle demiştir: “Ben, Ebû Cafer Muhammed bin Ali’ye sordum: “Ya îmam! Peygamberimiz en son gönderildiği halde, O’nun bütün peygamberlerin önüne geçmiş olması nasıl oluyor?” Bana şu cevâbı verdi: “Cenab-ı Hakk, ruhlar âleminde Ademoğullarından mîsâk alıp ve onları öz varlıkları üzerine şahit tutup: “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” diye sorduğu zaman [2][4]Muhammed (s.a.v.) ilk olarak: “Evet, Sen bizim Rabbimizsin!” cevâbını vermiştir. Böylece O, bütün peygamberlerin önüne geçmiştir…”

îmam-ı Ahmed’in Buhârî’nin Târih’inde, Taberanî, Hâkim, Beyhakî ve Ebû Nuaym’in Meyseratü’l-Fecr’den rivayet ettiklerine göre, o demiştir ki: “Ben ey Allah’ın Resulü, sen ne zaman peygamber oldun?” diye sordum. Peygamberimiz de buyurdular ki: “Adem ruh ile cesed arasında iken, ben peygamber idim.” [3][5]

Yine îmam-ı Ahmed ile Hâkim ve Beyhakî Irbâz bin Suriye’den şöyle rivayet ederler: “Ben, Peygamber (s.a.v.)’in bizzat şöyle buyurduk­larını duydum: “Gerçekten ben, Allah indinde Üromül Kitab’da bütün peygamberlerin sonuncusu olarak yazıldığım zaman, Adem,»onun yaratılışına esas olan çamur parçası içinde mayası çalınmak üzere yatmakta idi!”

Ayrıca Hâkim, Beyhakl ve Ebû Nuaym, yine Ebû Hüreyre (r.a.)’in şöyle dediğini rivayet ederler: “Bir defasında Peygamber (s.a.v.)’e şöyle soruldu: “Ya Resûlallâh, Peygamberlik sizin için ne zaman vacip oldu?” Efendimiz de: “Babamız Adem’in topraktan yaratılması île kendisine rûh üflenmesi arasında…” buyurdu.

Bezzâr, el-Evsat’ında Taberanî ve Ebu Nuaym, eş-Şa’bî tankından o da îbn-i Abbâs (r.a.)’dan şöyle rivayet etmişlerdir: “Peygamberimiz’e “Ey Allah’ın Resulü, sen ne zaman peygamer oldun?” diye soruldu. Peygamberimiz de: “Adem ruh ile cesed arasında iken” buyurdu.

Ebû Nuaym’in es-Senabihı’den rivayet ettiğine göre, bir gün Ömer (r.a.): “Yâ Resûlallâh, siz ne zaman peygamber kılındınız?” diye sormuş. Peygamberimiz ise: “Adem, yaratılışının mayası olan çamurda yatar iken” demiştir… -Haber verelim ki, bu rivayet mürseldir-

îbn-i Sa’d’in rivayetine göre de, İbnü Ebi’l-Ced’â şöyle demiştir: “Ben, ey Allah’ın Resulü, sen ne zaman peygamber oldun?” diye sorduğumda; aldığım cevap şöyle olmuştur: “Ben, Adem ruh ile cesed arasında iken peygamber oldum.”

Yine îbn-i Sa’d, Mutarrif bin Abdullah bin el-Şihhir’den şöyle rivayet etmektedir: “Adamın biri, Peygamber’e (s.a.v.): “Sen, ne zaman peygamber oldun?” diye sordu. O da cevabında şöyle buyurdu: “Adem ruh ile çamur arasında iken.”

îbn-i Sa’d’in, Amir’den olan rivayeti de şöyledir: “Adamın biri Peygamber (s.a.v.)’e: “Siz ne zaman nebi oldunuz?” diye sormuştu. Efendimizin verdikleri cevap da şöyle olmuştur: “Benden misâk alındığı ve Adem’in ruh ile cesed arasında bulunduğu zaman.”

Taberani ve Ebû Nuaym, Meryem el-Gassani’den şöyle rivayet etmektedirler: “Bir arâbi Peygamber (s.a.v.)’e: “Ey Allah’ın resulü, senin Peygamberliğinde ilk şey nedir?” diye sordu. Peygamberimiz de: “Allah diğer bütün peygamberlerden misâk aldığı gibi, benden de misâk aldı. Aynı zamanda bu hususta, peygamberler babası İbrahim (a.s.)’ın duası, îsâ (a.s.)’ın müjdesi vardır. Bir de anamın bir rü’yası vardır ki o da şöyledir: Anam, bu rüyasında, iki ayağı arasından bir kandilin çıktığım ve bu kandilin Şam saraylarını aydınlattığım görmüştür…”[4][6]

Peygamber Efendimiz’in Risaletinin Bütün İnsanlığa Şamil Olması, Bütün Peygamberlerin Ve Ümmetlerinin Onun Ümmeti Olması:

Bu hususu gayet ilmi bir şekilde açıklayan Şeyh Takıyyuddin es-Sübki, “Et-Ta’zim el-Minneh” adlı kitabında diyor ki: “Canâb-ı Hakk, Kitâb-ı Kerim’inde peygamberlere hitaben: “…Mutlaka O’na inanacak ve mutlaka O’na yardım edeceksiniz” [5][7] diye buyurmuştur. Kurân’ın bu ayetinde, peygamber (s.a.v.)’in makamının yüksekliği ve kadrinin yüceliğine işaret edildiği, asla gizli değildir. Yine aynı ayette O’nun, onların zamanlarında gönderilmiş olması -veya onların ömürlerinin uzun olup da O’nun zamanına yetişmiş olmaları- halinde, onların dahi peygamberi olacağına da işaret edilmiş olmaktadır. Denıekki O’nun nübüvvet ve risâleti, Adem (a.s.) zamanından tâ kıyamete kadar umûm halka şâmil bulunmakta, bütün peygamberler ve onların ümmetleri de O’nun ümmetinden sayılmaktadır. Ve O’nun: “Ben, bütün insanlara peygamber olarak gönderildim!” [6][8] hadisi de, yalnız kendi zamanından kıyamete kadar gelecek olanlara değil, aynı zamanda kendinden önceki insanlara da şamil bulunmaktadır. Böylece, hem Peygamberimizin bu büyük özelliği, hem de diğer bir hadislerindeki: “Adem, ruh ile cesed arasında iken ben peygamber idim” [7][9] beyânı da güzelce anlaşılmış olur.

Bu hususu sırf Allah’ın ilmi nokta-i nazarından açıklamak isteyenlere gelince: Onlar, bizim burada anlatmaya çalıştığımız bu önemli inceliği kavrayamamış olan kimselerdir. Zira Allah’ın ilmi, her şeyi ihata etmiştir. Peygamberimiz’in tâ o vakitte nübüvvet ile vasıflanmış olması ise; kendisi için peygamberliğin tâ o zaman dahi sabit bir emir olduğunu ifade etmektedir. Bu yüzdendir ki Adem fa.s.) O’nun adının, Arş üzerinde: “Muhammed Allah’ın Resulüdür!” şeklinde yazılı olarak görmüştür. İşte bunun, tâ o zaman sabit bir hakikât olması gerekir. Eğer bunu; sırf ileride peygamber olacağının bilinmiş olması manasına alacak olursak, bu taktirde O’nun, “Adem ruh ile cesed arasında iken peygamber oluşunun” bir hususiyeti kalmamış olur.

Zira, diğer peygamberlerin peygamberlikleri de, her zaman için Allah tarafından bilinmekte olan bir şeydir. Halbuki, bizim peygamberimiz1 in bu hadisleri ile biz ümmetine haber verdikleri böyle bir hususiyetin sabit olduğu; muhakkak bulunmaktadır. Müslümanlar O’nu, bu hususiyeti ile de tanıyıp Allah indinde O’nun kadrinin ne kadar yüce oluşuna hakkıyle arif olurlar da bu sebeble, nice iyilik ve faziletler elde ederler.[8][10]

SORU:

Eğer dersen ki: “Ben, bu fazilet ve Özelliği iyice anlamak istiyorum. Zira peygamberlik bir vasıftır ve bununla vasıflanacak olan zatın, aynı zamanda mevcud olması gerekir. Bu ise ancak, kendisine peygamberlik verilecek olan zâtın kırk yaşına baliğ olmasından sonra olur. Bir peygamber, henüz kendisi mevcut değilken ve peygamber olarak da gönderilmiş değilken, nasıl olur da peygamberlik ile vasıflandırılabilir? Eğer bu, haddizatında sahih ise, başkası için de sahih olması gerekmez mi?” [9][11]

CEVAP:

Bilesin ki, bize, Allah Teâlâ’nın ruhları cesedlerden evvel yaratmış olduğuna dair hakikatli haberler gelmiştir. Peygamber Efendim iz1 in: “Ben, Adem ruh ile cesed arasında iken nebi idim” sözleri ile; bizzat kendi hakikatine veya rûh-u şerifine işaret etmiş olmaları mümkündür. Bizim gibiler mücerred akılları ile hakikatleri kavramakta kusur edebilirler. Hakikatleri ancak, onların ve her şeyin yaratıcısı olan ve yaratılmışlara ilâhi nuru ile imdad buyuran Yüce Allah bilir. Sonra, sânı yüce Allah’ın, bu hakikatlerden dilediğini dilediği zaman meydana getirmesi de mümkindir. Peygamberimizin hakikatine gelince: Demek ki Cenâb-ı Hakk, O’nun hakikatına daha Adem yaratılmadan peygamberlik vasfını vermiş, O’nu buna layık bir şekilde hazırlamış ve O’nun üzerine bu vasfı ifâza buyurmuştur. O da, tâ o vakitten beri peygamber olmuş, adı da “Muhammed Allah’ın Resulüdür!” diye Arş üzerine yazılmıştır. Cenâb-ı Hakk da O’ndan Resul diye haber vermiştir. Tâ ki, ins ü cin ve bütün melekler O’nun Allah indindeki kadr ü kıymetini, üstün kerametini hakkiyle bilsinler. Bilsinler de bu yüzden nice derece ve faziletlere ersinler.

Evet, O’nun hakikati tâ o zamandan beri mevcuttur, her ne kadar yüce Allah’ın kendisine ifâza ve imdâd buyuracağı nice şerefli vasıflar ile sıfatlanacak olan cesid-i şerifinin mevcudiyeti gecikmiş olsa bile… Hiç şüphesiz gecikme bundadır. Yâni O’nun fânî vücûdunun tekevvününde, O’nun peygamber olarak gönderilmesinde, “tebliğ”dedir. Yoksa O’nun hakikatinde değil…

Diğer keramet (nübüvvet) ehline gelince: Yüce Allah’ın böyle bir kerameti (nübüvveti), ona sahib olan zâta ifâza ve imdâd buyurması ise; o zâtın vücûdunun tekevvün etmesinden bir müddet sonra olmaktadır…

Her vücûda geleni yüce Allah’ın ezelde bilmiş olmasında ise, asla şüphe yoktur. Bunun böyle olduğu, aklî ve şer’î kesin deliller ile sabittir… İnsanların Allah’ın ezelde bilmiş olduğu bir şeyi bilmeleri ise, o şey zuhur edip de kendilerine vâsıl olduktan sonra olmaktadır… Daha önce bilmeleri, mümkün olmamaktadır… Nitekim Sevgili Peygamberimizin peygamberliğini de, Cebrâîl (a.s.)’m kendisine gelip Kur’ân’dan âyetler getirdiği zaman bildikleri gibi…

Cenâb-ı Hakk’ın malûmatı -ezelde bildikleri- cümlesinden olan bir şey; aynı zamanda O’nun fiillerinden bir fiildir; O’nun kudretinin ve irâdesinin eserlerinden bir eserdir… Ve bu eser, kendisiyle vasıflanan özel bir mahalde zuhur eder… Yâni burada iki mertebe söz konusudur. Birincisi: Sâdece delîl ve bürhân ile bilinmektedir, ikincisi: Gözle görülecek şekilde zuhur etmektedir… Bu iki mertebe arasında ise Allah’m irâde ve ihtiyarı ile zuhura gelecek olan birtakım vasıtalar bulunmaktadır. Bunlar, Allah’ın fiilleri olan öyle vasıtalardır ki, bazısı özel bir mahalde zuhur eder… Bazısı ise, özel bir mahal içip haddizatında hâsıl olmakla beraber* hiç bir kimse için zahir ve malûm olmayabilir… ‘Yâni, husûsî bir mahalde zuhur eden bir kemâl ve keramet (nübüvvet); yâ bu mahallin yaratıldığı andan itibaren ona mukârin olarak mevcut bulunur, yahut da bir müddet sonra vücûda gelir… Böyle olmakla beraber, eğer “muhbir-i sâdik”m haber vermesi olmasa, bizim bu hususta hiç bir bilgimiz olamaz…

Hiç şüphesiz Peygamberimiz (s.a.v.), bütün yaratılmışların en hayırlısıdır. Hiçbir kimse için, O’nun kemâl ve kerametinden daha büyük bir kemâl ve keramet olamaz! Yine O’nun husûsî mahal ve makamından daha şerefli bir makam da bulunamaz! îşte biz, böyle bir kemâl ve kerametin Adem yaratılmadan önce Peygamberimiz için sabit olduğunu, sahîh haber ile, yâni O’nun bize haber vermesi ile bilmiş bulunuyoruz. Şüphesiz bu keramet ve hususiyet O’na, Allah (c.c.) tarafından verilmiş ve Allah O’nu, tâ o vakitte peygamber kılmıştır. Sonra, bu hususta diğer peygamberlerden “mîsâk” almış ve O’nun, kendilerine mukaddem olduğunu, hepsinin nebisi ve resulü bulunduğunu da onlara bildirmiştir.” [10][12]

Diğer Peygamberlerden “Misak” Alınmış Olmasındaki İncelik Ve Hikmet

Sânı yüce Allah, Peygamberimiz’e ve diğer peygamberlere salât ü selâm eylesin, gerçekten bizim Peygamberimiz için diğer Peygamber­lerden mîsâk alıfimış olmasında büyük bir hikmet ve incelik   bulun-maktadır… Sanki bu, halîfelerin tebeasından bîat yemini almasına benzemektedir… îhtimal ki halîfelerin halkından kendilerine itaat edeceklerine dair aldıkları bu bîat yemîni de, diğer Peygamberlerden bizim Peygamberimiz’e itaat edeceklerine dair alınmış bulunan bu mîsâk olayına dayanmaktadır… işte bu inceliği nazar-ı itibâra alarak Cenâb-ı Hakk’m, sevgili Peygamberimiz’in kadrini ne kadar yüceltmiş olduğunu güzelce anlamaya çalış… Bunu anladığın zaman, sevgili peygamberimizin peygamberler peygamberi olduğunu da anlamış ve kabul etmiş olursun… O, peygamberler peygamberi olduğu içindir ki, yarın ahîrette bütün peygamberler O’nun Livâü’1-Hamd sancağı altında toplanacaklardır. Ve O, daha dünyamız da iken de Leyle-i Mîrâc’da Peygamberlerin önüne geçip onlara namaz kıldırmıştır…

İşte bunun içindir ki, eğer O’nun gelişi Adem, Nûh, Ibrâhîm, Mûsâ veya İsâ peygamberlerden (Allah’ın selâmı hepsinin üzerine olsun!) herhangi birinin zamanına rastlamış olsaydı, onlara ve onların ümmetlerine O’na imân etmeleri ve O’na destek olmaları farz olurdu. Çünkü sânı yüce Allah, onlardan bu hususta mîsâk almıştır…

Demek ki, O, manen bütün peygamberlerin ve onların ümmetlerinin dahî nebîsi ve resulü bulunmaktadır. Sadece iş, O’nun onlarla birlikte bulunmasına, onların zamanında mevcut olup-olmama-sına kalmaktadır… Yâni işin gecikmesi; onların vücutları ile ilgili bulunmaktadır. Yoksa onların bu ilâhî ve manevi hikmetin iktizâsı ile vasıflanmamış olmalarından değil… Unutmamamız lâzımdır ki, husûsî bir mahallin bir fili (veya vasfı) henüz kabul etmemiş olması ile, kabul edecek olanın kabul etme ehliyetinin olup-olmaması arasında fark vardır… Bahsimizde ise, hem failin ehliyeti bakımından, hem de Peygamber Efendimizin zâtı cihetinden bir tavakkuf, gecikme (veya) ehliyetsizlik söz konusu değildir. Gecikme sadece vücût itibariyle olup buna şümülû ve ilgisi bulunan zamanın gelip gelmeme sindedir. Yani eğer O, onların asrında mevcut olsa, hiç şüphesiz onların da O’na uymaları gerekir. İşte bu yüzdendir ki Isâ peygamber, âhir zamanda geldiği zaman O’nun şeriati üzerinde bulunacaktır. Halbuki kendisi de kerem sahibi bir peygamberdir… Yoksa bazı kimselerin zannettikleri gibi, Hz. isâ, bu ümmetten bir ferd olarak gelecek değildir. Evet, Hz. îsâ da yukarıda anlattığımız manâda, bu ümmetten biri sayılır… O, ancak Peygamberimizin şerîati ile, kitap ve sünnet ile amel edilmesini emredecektir. Kitap ve sünnetteki bütün emir ve nehiyler, diğer bütün peygamberleri ilgilendirdiği gibi, Hz. İsa’yı da ilgilendirmektedir. Bu onun peygamberlik kerem ve sânından da hiçbir şey eksiltmeyecektir. Bu böyle olduğu gibi, şayet Peygamber Efendimiz onun zamanında veya Hz. Musa’nın zamanında, ibrahim veya Nuh’un zamanlarında gönde­rilmiş olsaydı, bu peygamberler kendi ümmetlerinin peygamberleri oldukları gibi, aynı zamanda Peygamberimiz de onların üzerinde onların Peygamberi olacaktı; hepsinin nebîsi ve resulü bulunacaktı. Demek ki bizim Peygamberimiz’in peygamberliği, bütün peygamberle-rinkinden daha şümullü, daha umûmî, daha büyük bulunmaktadır. Aynı zamanda O, onların şerîatleriyle de “usûl” ‘{temel esaslar) bakımından müttefik bulunmaktadır. Çünkü şeraitler usûl bakımından birbirinden farklı değildir…

Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’in şerîatinin, teferruata âit hükümler bakımından diğer şeriatlerden üstün olmasına gelince: Bu, yâ tahsis ya da nesih yoluyla olmaktadır… Yahut da bunların her ikisi de olmaz, fakat diğer peygamberlerin kendi zamanlarında kendi ümmetlerine getirdikleri bir hüküme nisbetle, bizim Pey gamb erimi z’in şu zamanda getirdiği bir hükmün arasındaki (zamanlar ve şahıslar bakımından) görülmesi kaçınılmaz olan fark itibariyle olur… Biz, burada izahına çalıştığımız böyle bir hikmet ve inceliğin mevcudiyetine vâkıf olduktan sonradır ki, aşağıda ki iki hadisin manâları da bizce aydınlığa kavuşmuştur…

Halbuki daha önce her iki hadisin manâları da bizce aydınlığa kavuşmuştur… Halbuki daha önce her iki hadisin gerçek manaları tarafımızdan iyice anlaşılamamıştı…

Bu iki hadisten birincisi:

Biz önceleri, “Ben, bütün insanlara peygamber olarak gönderil­dim!” mealindeki birinci hadîsi, “O, kendi zamanından tâ kıyamete kadar ki zamanın peygamberidir” şeklinde anlıyorduk. Halbuki hadîsin esas manâsı: “O, Adem’den tâ kıyamete kadar bütün insanların ve bütün zamanların peygamberidir!” şeklinde olmalıdır.

İkinci hadisi de önceleri: “O’nun tekaddümü, Allah tarafından malûm ve mukadderdir” diye anlıyorduk. Halbuki esas manâ, bundan çok farklı ve fazla imiş… Nitekim yukarıdan beri izahına çalıştık. Bu izahın özeti ise: O, diğer peygamberlerin herhangi birinin zamanında peygamber olarak gönderilmesi halinde, onlar ve onların ümmetleri mutlaka O’na uyacaklar ve O’na destek olup yardım edeceklerdir!… O, böyle bir vazife ve vasıf için ehliyetli, onlar da buna me’mûr ve mükelleftir… Mesele, bir hükmün, şartına talik edilmesi kabîlindendir. Hükümler, şartlarına ta’lik edilir. Fakat bu ta’lik, bazan tasarrufu kabul edecek olan mahal itibariyle olur… Bazen de o mahalde tasarruf edecek olan fail itibariyle olur. Bahsimizle ilgili olan ta’lik ise, sadece tasarrufu kabul edecek olan mahal itibariyledir. Burada bu mahal; kendilerine peygamber gönderilecek olan kimselerdir ve onların bunu dinleyip kabul etmeleridir… Onlara hitap edecek olan zât-ı şerifin maddeden mevcut olması ise, bir temsil ile şuna benzemektedir:

Bir aile reisi, yâni baba; kendi kızını evlendirivermesi için bir adama vekalet verir… O adama hitaben der ki: “Kızımı, kendisinin dengini bulduğun zaman evlendirebilirsin. Sana bu hususta vekâlet veriyorum!” işte bu babanın o adama bu şartla vekâlet vermesi sahih olmuştur ve o adamın vekâlet ehliyeti de böylece sabit olmuştur… Şimdi o adam bu vekâleti,«kendisine vekâlet verenin kızının dengini bulduğu zaman kullanacaktır. Üzerinde taşıdığı vekâlet sıfatını da, o zaman tasarruf edecektir. Bakarsınız kızın dengini bulmakta hayli gecikmiş olabilir… Fakat bu gecikme yüzünden ne vekâletine bir zarar gelir, ne de vekâletin sıhhatinde bir eksilme olur…

(Muhterem okuyucu, Allâme Sübkî’nin bahsimizle ilgili izahı, burada sona ermiştir. Her şeyi, yüceler yücesi Allah daha iyi bilir)

O’na İman Edeceklerine Dair Peygamberlerden Misak Alınmış Olması

Sânı Yüce Allah Kitâb-ı Kerîmende buyuruyor ki:

“Allah Peygamberlerden şöyle söz almıştı: “Bakın, size kitap ve hikmet verdim, sonra yanınızda bulunan kitapları doğrulayıcı bir peygamber geldiğinde, ona mutlaka inanacak ve ona mutlaka yardım edeceksiniz! Bunu kabul ettiniz mi? Ve bu hususta ağır ahdimi üzerinize aldınız mı?” demişti. “Kabul ettik” dediler.”O halde şahit olun, Ben de sizinle beraber şahit olanlardanım.” dedi. [11][17]

îbn-i Ebû Hatim, bu âyetin tefsiriyle ilgili olarak es-Süddî’den naklen şöyle der: “Nuh (a.s.)’dan beri her bir peygamberden Hz. Muhammed (a.s.)’a inanacakları ve O’na yardım edeceklerine dâir mîsâk alınmış olduğu gibi, her bir peygamber de kendi ümmetlerinden bu hususta misâk almış ve onlara: “Siz sağ iken O size gönderilmiş olursa, mutlaka O’na inanacak ve mutlaka O’na yardım .edeceksiniz!” .demiştir…”

îbn-i Asâkır, Küreyb’in îbn-i Abbâs tarîkinden sevkettiği bir rivayeti nakleder… îbn-i Abbâs demiştir ki: “Cenâb-ı Hakk, Adem’den itibaren her peygambere Sevgili Habîbi’ni takdim eder (O’na inanıp yardım etmeleri hakkında onlardan mîsâk alır…), Ümmetler de O’nu birbirine müjdeler ve O’nun kendi aralarından çıkmasını beklerdi. Nihayet yüce Allah O’nu ümmetlerin en hayırlısı içinden çıkardı, en hayırlı zamanda peygamber olarak gönderdi, en hayırlı ve.en güzide arkadaşları da O’na ashâb kıldı… O, beldelerin en hayırlısı olan Mekke’de doğdu, orada büyüdü ve kırkında kendisine ilâhi elçilik vazifesi verildi… Burası, Hz. İbrahim (a.s.)’ın haremi idi… Sonra O’nu oradan çıkarıp Taybe’ye (mübarek Medine şehrine) göç ettirdi… Dînini orada yerleştirdi… Burası da Muhammed (a.s.)’m haremi oldu… Harem-i Şerîf den peygamber olarak gönderildi, harem-i şerife hicret etti.

[12][1] Şüphesiz Rabbimizin sânı zâten yücedir… Biz de böylece Teâlâ, Tebâreke, Süphân gibi, yüce, büyük ve münezzeh anlamına gelen ta’zim ifadeleriyle O’nu yüceltiyor, O’na olan ta’zîm borcumuzu edaya çalışıyoruz

[13][2] Ahzâb Sûresi, 7.

[14][3] Keza Mevâhib-i Ledüniye Şerhi Zerkânî, Beyrut 1393,1/36.

[15][4] Araf Sûresi, 172’de geçmektedir.

[16][5] Bu hadisin senedi kavidir… Sahihtir… Bâzı hadîs ifminden habersiz olanların Çokça söyledikleri: “Adem su ile çamur arasında iken ben peygamber idim” rivayetinin ise aslı yoktur. Bunu İmâm Suyûtî de bildirmiştir. (Mevâhib-i Ledüniye Şerhi Ez-Zerkânî, 1/33).

[17][6] Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve Büyük Özellikleri, Uysal Kitabevi: 1/13-14.

[18][7] Al-i imrân Sûresinin 81. âyetinden..

[19][8] Aslında Sahîhlerin her ikisinde de rivayet edilmiş bulunan bu hadîs-i şerîf, biraz uzunca bir hadîs olup Peygamber Efendimizin büyük özelliklerinden beşini ihtiva etmektedir ve şöyledir: “Benden evvel hiçbir kimseye verilmemiş olan beş şey bana verilmiş bulunmaktadır:

[20][9] Aynı lafız ile Hafız Ebû Nuaym Hılye’sinde Meyseratü’l-Fecr’den, Ibn-i Sa’d İbnü Ebi’l-Ced’â’dan, Taberanî İbn-i Abbâs’tan rivayet etmişlerdir… (Yine Müellifin El-Câmius-Sağîr adlı eseri, 2/83).

[21][10] 21(11) Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve Büyük Özellikleri, Uysal Kitabevi: 1/15-16.

[22][17] Al-i Imrân sûresi, 81

[23][18] Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve Büyük Özellikleri, Uysal Kitabevi: 1/24.


Etiketler:

Malasef Yorumlar Kapalı.