Günümüzde islam düşmanlarınca kasıtlı olarak algı ve fitne amaçlı en çok dillendirilen islamda kölelik ve özellikle de cariyelerle alakalı yanlış anlatımların doğrularını beyan etme ve islamın kadına verdiği değerler anlamında kısaca izahta bulunacağız. sizlerde göreceksiniz ki sanıldığı gibi özellikle kadın cariyeleriyle efendileri istediği gibi kullanırdı, çalıştırırdı ve istedikleri gibi (cinsel) anlamda da faydalanırlardı gibi söylevler ve algılar tamamen asılsızdır.
İnsanlık tarihi boyunca iktisadi, askerî ve sosyal hayatın en köklü ve yaygın kurumlarından biri olan kölelik, İslâm dininin doğuşundan çok önceki devirlerde bütün dünya medeniyetlerinde temel bir üretim, mülkiyet ve toplumsal sınıf biçimi olarak varlığını sürdürmüştür. Sümer, Babil, Mısır, Grek, Roma, Pers, Hint ve Çin medeniyetlerinin yanı sıra İslâm öncesi Arap (Cahiliye) toplumunda da kölelik (erkek köleler için abd/gulâm, kadın köleler için cariye) kurumu, sosyal hiyerarşinin ve ekonomik işleyişin ayrılmaz bir parçası olmuştur1. Antik medeniyetlerin metinleri ve semavi dinlerin önceki şeriatları incelendiğinde, köleliğin oldukça geniş kaynaklardan beslendiği görülmektedir.
Örneğin, Eski Ahit (Tevrat) metinlerinde borcunu ödeyemeyen kişinin kendi hürriyetinden feragat ederek kendisini köle olarak satması mümkündür (Levililer, 25/39). Ayrıca alacaklılar, borçlarını ödemeden ölen bir kimsenin başka malı yoksa, bu borca mukabil onun çocuklarına köle olarak el koyabilmektedir (II. Krallar, 4/1-7)1. Bir babanın kendi öz kızını köle olarak satabilmesine cevaz veren hükümler de (Çıkış, 21/7) eski hukuk sistemlerinin insanın mülk edinebilme sınırlarını ne denli geniş tuttuğunu göstermektedir. Keza Hz. Yûsuf’un kıssasında da görüldüğü üzere, antik dönemde yakalanan bir hırsızın, malını çaldığı kimsenin doğrudan kölesi haline getirilmesi standart bir ceza hukuku uygulamasıdır (Tekvîn, 44/10; Yûsuf Sûresi 12/75)1.
İslâm dini, tarih sahnesine çıktığında köleliği icat etmemiş, aksine kökleri binlerce yıl geriye giden, tüm dünya milletlerince hukuken ve fiilen tanınan, global ekonominin temeli olan devasa bir sosyo-ekonomik sistemle karşılaşmıştır2. Bu noktada İslâm’ın temel yaklaşımı, bütünüyle entegre olmuş ve dönemin küresel ekonomik gerçekliğinin omurgası olan bir kurumu bir anda, radikal bir fermanla ilga etmek olmamıştır. Bunun yerine; kurumun vahşi, insanlık dışı ve sömürüye dayalı yönlerini rehabilite etmek (ıslah), köle edinme kaynaklarını savaş esirliği dışında bütünüyle kurutmak ve kurumu zaman içinde sönümlenmeye yüz tutacak bir “tedricilik” (aşamalılık) eksenine oturtmak stratejisi benimsenmiştir.
Cahiliye Toplumunun Sosyolojik ve Ahlaki Zihin Haritası
Cahiliye kavramı, kelime kökeni itibarıyla (cehl) salt okuma-yazma bilmemeyi (bilgisizliği) değil; ilahi yasalardan, hakkaniyetten, evrensel ahlak ilkelerinden ve Allah’ı tanıma (marifetullah) şuurundan yoksun bir zihniyet evrenini tanımlamaktadır1. Kur’an’da yer alan “zannu’l-cahiliyye” (cahiliye zannı), “hükmü’l-cahiliyye” (cahiliye hükmü), “teberrucü’l-cahiliyye” (cahiliye tarzı açılıp saçılma) ve “hamiyyetü’l-cahiliyye” (cahiliye taassubu) gibi nitelemeler, bu dönemin düşünsel, hukuki, ahlaki ve psikolojik karanlığını gözler önüne sermektedir1. Arap yarımadasındaki bedevi ve kabileci sosyal düzen, ayakta kalmayı tamamen fiziksel kuvvete, savaşçılığa ve erkek nüfusun demografik çokluğuna dayandırdığı için, kadının toplumsal konumu da bu pragmatik ve şiddet odaklı güç denklemi çerçevesinde şekillenmiştir
Sosyal Sınıflar, Mesleki Faaliyetler ve Kamusal Hayat
Cahiliye toplumunda kadınlar hürler ve cariyeler olmak üzere iki ana sınıfa ayrılmış durumdaydı1. Hür kadınların konumu da kendi içlerinde mensup oldukları kabilenin gücüne ve servetlerine göre büyük farklılıklar gösteriyordu. Mekke, Medine (Yesrib) ve Taif gibi nispeten şehirleşmiş bölgelerde, Kureyş gibi asil kabilelere mensup zengin hür kadınlar görece daha bağımsız bir statüye sahipti. Örneğin ticari kervanlar donatan Hz. Hatice, orduyu motive eden ve komutanlık yapan Lokman kızı Suhr, kabileler arası anlaşmazlıklarda “kâhinlik” (medyumluk) vasfıyla hakemlik görevini üstlenen kadınlar, amalika kabilesinden ez-Zebbâ gibi yöneticiler ve Harnek, Celile, Kebşe ve meşhur Hansâ gibi şairler, kadının kamusal alanda var olabildiğinin nadir fakat önemli örnekleridir1. Ancak bu kadınların elde ettiği itibar, kadın kimliklerine duyulan ontolojik bir saygıdan ziyade, mensup oldukları kabilenin gücünden ve şahsi servetlerinden kaynaklanan arızi (geçici/şarta bağlı) bir durumdu1. Toplumun genelinde “kadınlarla istişare ediniz, fakat onlara muhalefet ediniz” veya “işini kadınların görüşüne dayandıran zelil olmuştur” şeklindeki ataerkil algı hâkimdi; kadının görüşü genellikle duygusal bir zafiyetin ve akılsızlığın ürünü (re’yü’n nisâ)
olarak değerlendirilirdi1
Giyim, kuşam ve kamusal görünürlük bağlamında Cahiliye kadınının yaşam tarzı, dönemin bedevi iklimine ve kabile geleneklerine göre şekillenmişti. Kadınlar, sıcak ve soğuktan korunmak için “ed-dır'” (entari, gömlek), belden aşağısını örtmek için “el-izâr” (etek) ve “micvel” gibi giysiler kullanıyorlardı1. Güzellik ve süslenme, kadınların toplumsal hayatta kendilerini ifade etme biçimlerinden biriydi; bu nedenle “el-mâşita” (gelinleri hazırlayan, saç tarayan), “en-nâmisa” (kaş alan, cımbız kullanan), dişlerin arasını seyrelten, misvak kullanan ve dövme (renklendirici unsurlarla deriye motif işleme) yapan profesyonel kozmetik uygulayıcılarının (örneğin Itr-ı Menşim gibi esans satanların) varlığı biliniyordu1. Saç (el-akîsa), bir kadının en büyük övünç kaynağıydı; ölüm veya savaş gibi büyük felaketlerde kadınların saçlarını kazıtması (el-hâlika) en büyük yası veya düşmana karşı motivasyonu simgeliyordu1. Ne var ki kadınlar örtü (hımar) kullansalar dahi, bu örtüyü arkalarına atarak gerdanlık, küpe gibi takıların ve boyun bölgelerinin sergilendiği (teberrüc) bir tarzı benimsiyorlardı1. Bu durum, Kur’an’ın Ahzab Suresi 33. ayetinde “İlk cahiliye dönemi kadınlarının açılıp saçıldığı gibi açılıp saçılmayın” uyarısına konu olmuştur1.
Köle ve cariyelerin (özellikle savaş esirlerinin) durumu ise insanlık onurunun tamamen ayaklar altına alındığı bir sömürü tablosudur. Cariyeler efendilerinin birer mülkü, hatta develeriyle eşdeğer varlıklar olarak görülür, en ağır ev ve çobanlık işlerinde çalıştırılır ve daha da vahimi, Abdullah b. Ubeyy örneğinde olduğu gibi, sahiplerine ekonomik rant sağlamak amacıyla zorla fuhşa sürüklenirlerdi1. Bir cariyenin darp edilmesi, uzuvlarının kesilmesi veya öldürülmesi herhangi bir hukuki müeyyideye tabi değildi
Aile Kurumu, Metalaşma Süreci ve Evlilik Modelleri
Cahiliye döneminde aile hukuku, erkek egemenliğinin (patriarka) mutlak tesisi üzerine kuruluydu. Evlilik, tarafların eşit iradesine dayanan bir akitten ziyade, kadının bir kabileden diğerine satılması veya devredilmesi anlamına gelen bir mülkiyet anlaşması olarak algılanırdı. Bekâr kalmak ve hiç evlenmemek (et-tebettül, sarûr, el-betül) bazı kesimlerde Hristiyan ruhbanlığının etkisiyle züht (ibadet) olarak görülse de1, dönemin genelinde yaygın olan marjinal nikâh türleri, kadının bir şahsiyet değil, bir eşya statüsünde görüldüğünün en dramatik kanıtlarıdır.
kanıtlarıdır.
Evlilik (Nikâh) Türü
Sosyolojik Uygulama ve Mahiyeti
Toplumsal Etkisi ve İma Ettiği Kadın Algısı
Normal Nikâh (Hıtbe)
Kızın velisinden istenmesi, mehir (sıdâk) ödenmesi ve velime (düğün yemeği) verilmesiyle gerçekleşen evlilik1.
Kadının bir bedel (başlık parası) mukabili satıldığı hissini veren, veli rızasının esas alındığı ticari temelli evlilik1.
İstibzâ Nikâhı
Erkeğin, eşini asil veya yetenekli başka bir erkekten hamile kalması
Kadının salt genetik (damar çeker) bir ıslah aracı veya taşıyıcı bir kap
için ona göndermesi ve çocuk doğana kadar ondan uzak durması1.
olarak nesneleştirilmesi1.
Müşterek Nikâh
On kişiye kadar erkek grubunun tek bir kadınla birlikte olması ve kadının doğan çocuğu içlerinden birine atfetmesi1.
Kadının bedeninin bir grup erkeğin ortak mülkiyetinde görülmesi ve babalığın soy sop (kâif) yoluyla tayini1.
Biğa Nikâhı
Evinin kapısına bayrak asan umumi kadınların birçok erkekle beraber olması ve çocuğun kâif (nesep tayin edici) tarafından birine nispeti1.
Ekonomik sömürü, kadının fuhşa itilmesi ve toplumdaki ahlaki çöküntünün meşrulaştırılması1.
Makt (Öfke) Nikâhı
Babası ölen bir erkeğin, üvey annesini mirasın bir parçası olarak devralması ve abasını üzerine atarak onu sahiplenmesi1.
Kadının miras bırakılan bir mal (tereke) statüsüne indirilmesi ve hürriyetinin gasp edilmesi1.
Şiğâr (Takas) Nikâhı
İki erkeğin, mehir vermemek amacıyla velisi oldukları kadınları karşılıklı olarak birbirleriyle değiştirmeleri1.
Kadının hukuki haklarının (mehir) yok sayılması ve taraflar arası ticari bir takas objesi haline getirilmesi1.
Bu çarpık aile yapısının yanı sıra, sınırsız çok eşlilik son derece yaygındı1. Erkeğin toplumsal itibarı ve aşiretin caydırıcılığı sahip olduğu erkek çocuk sayısıyla ölçüldüğünden, kız çocukları bir utanç, ekonomik bir yük ve savaşta düşmana esir düşerek ailenin namusunu lekeleme riski taşıyan bir zafiyet olarak görülürdü1. Kur’an-ı Kerim, Nahl Suresi 58-59. ayetlerinde ve Zuhruf Suresi 18. ayetinde bu toplumsal nevrozu, “Onlardan birine kız müjdelendiği zaman öfkelenmiş olarak yüzü simsiyah kesilir. Kendisine verilen müjdenin kötülüğünden dolayı halktan gizlenir. Onu aşağılık duygusu içinde tutsun mu, yoksa toprağa mı gömsün?” ifadeleriyle ifşa etmiştir1. Çöl ikliminin kıt kaynakları ve sürekli savaş hali, kaba kuvveti yüceltirken (ataerkil hegemonya), üretken olmayan kız çocuklarının diri diri toprağa gömülmesi (ve’id / mev’ide) gibi vahşi bir geleneği doğurmuştur1. Bu durum, Tekvir Suresi 8-9. ayetlerinde “Diri diri toprağa gömülen kıza hangi günah sebebiyle öldürüldüğü sorulduğunda” şeklinde varoluşsal bir hesap sormaya dönüştürülmüştür
İslâm hukukunun (fıkıh) kölelik ve cariyelik kurumuna getirdiği fıkhî, ahlâkî ve sosyolojik düzenlemeleri; tedricilik ilkesini, kefâret sistemini, hürriyete kavuşturma (ıtk) mekanizmalarını, cariyelerle cinsel birlikteliğin (teserri ve istifraş) hukukî sınırlarını ve ümmüveledlik gibi spesifik kurumları temel İslâmî kaynaklar ışığında kısaca izah edeceğiz.
İslâm hukukunda (fıkıh ve usul-ü fıkıh) şer’î hükümlerin vazediliş süreci, insan psikolojisini, yerleşik sosyolojik normları ve ekonomik dengeleri merkeze alan derin bir hikmet (makâsıd-ı şer’iyye) üzerine inşa edilmiştir. “Tedricilik” kavramı, ahlâkî, sosyal veya hukukî bir kuralın toplumda yerleşmesi için emir ve yasakların birdenbire değil; kolaydan zora, azdan çoğa doğru aşama aşama getirilmesi yöntemidir4. Bir işi kolaylıkla yapma hususunda bireylere ve topluma alışkanlık kazandıran ve her aşamanın bir sonrası için sosyopsişik açıdan hazırlık niteliği taşıdığı bu prensip, İslâm’ın muamelat sisteminin belkemiğidir
Klasik fıkıh usulünde, şer’î hükümlerin tedricî olarak indirilmesinin temel gayesi, mükellefleri (sorumlu bireyleri) ifrat ve tefritten koruyarak itidale yönlendirmek ve devrimsel şokların yaratacağı sosyal travmaları engellemektir. Bu durumun en bilinen örneği içki (hamr) yasağıdır. Kur’an-ı Kerim, Arap toplumunun genetik bir alışkanlığı haline gelmiş olan içkiyi tek bir âyetle aniden haram kılmamıştır. Önce içkideki günahın ve zararın faydasından büyük olduğuna dikkat çekilmiş (Bakara 219), ardından sarhoşken namaza yaklaşılması yasaklanmış (Nisâ 43) ve en nihayetinde, toplum psikolojik olarak arınmaya hazır hale geldiğinde kesin bir dille (Mâide 90-91) haram kılınmıştır Sahâbeden Hz. Enes’in rivayetlerinde aktardığı üzere, bu son yasak âyeti indiğinde Medine sokaklarında şarap fıçıları dökülmüş, çünkü toplum bu nihai hükme tedricen hazırlanmıştır.
Aynı tedricilik ilkesi kölelik kurumu için de titizlikle işletilmiştir. Binlerce yıllık bir mülkiyet ve işgücü rejimini tek gecede kaldırmak, sadece köle sahipleri için değil, kendilerine ait bir meskeni, sermayesi, mesleği, aşireti ve sosyal koruyucusu olmayan milyonlarca köle için de büyük bir sosyal felaket ve ekonomik kaos anlamına gelirdi. Antik çağlarda serbest bırakılan ancak hayatta kalma mekanizmalarından yoksun olan kölelerin kitlesel açlığa veya fuhşa sürüklendiği bilinmektedir. Bu sebeple İslâm şeriatı, köleliği anında yasaklamak yerine, öncelikle köleliğin kaynaklarını kurutma ve köle azadını (ıtk) dini bir ibadet (kurbet) formunda teşvik etme yoluna gitmiştir
İslâm’a göre hür bir insanın haksız yere kaçırılarak köleleştirilmesi, borcundan veya yoksulluğundan dolayı satılması kesinlikle yasaklanmış; köleliğin yegâne meşru kaynağı olarak “meşru bir savaşta esir düşmek” (darülharp bağlamında) bırakılmıştır. Ancak bu esirlerin dahi sonsuza dek köle kalması emredilmemiş; aksine, savaş bitiminde karşılıksız olarak (mennen) veya fidye mukabilinde (fidaen) serbest bırakılmaları Muhammed Sûresi’nin 4. âyeti ile doğrudan tavsiye edilmiştir. Bu strateji, kurumu bir anda yıkmak yerine, içini boşaltarak ve sosyal entegrasyon kanalları açarak zamanla tasfiye etmeyi hedefleyen muazzam bir sosyal mühendislik projesidir.
Ceza ve Kefâret Hukuku Bağlamında Köle Azadının Teşviki
İslâm hukukunda kölelikten hürriyete geçiş (ıtk/tahrir), salt hukuki ve dünyevi bir işlem olmaktan
çıkarılmış, Allah’a yaklaşmaya vesile olan en yüce ibadetlerden biri (kurbet) olarak tanımlanmıştır. Kur’an-ı Kerim, birçok günahın, hatanın veya yemin ihlalinin affedilmesi (kefâret) için ilk şart veya temel seçenek olarak “bir köle azat etmeyi” (tahrîru rakabe) emretmiştir. Toplumu kölesiz bir hayata alıştırmak ve mevcut köleleri hürriyetine kavuşturmak için kefâret sistemi, adeta sürekli işleyen bir özgürleştirme makinesi olarak tasarlanmıştır
Yemin Kefâretinde Köle Azadı (Mâide Sûresi 89. Âyet)
İslâm fıkhında yeminler mahiyetlerine göre üçe ayrılır ve her birinin hukuki sonucu farklıdır:
Hataen Adam Öldürme Diyetinde Köle Azadı (Nisâ Sûresi 92. Âyet)
İslâm ceza hukukunda kasten adam öldürmenin (amden katil) cezası kısas iken, yanlışlıkla (hataen) adam öldürmenin hükmü diyet ödemek ve ek olarak kefâret vermektir. Nisâ Sûresi 92. âyet, bu durumu detaylıca tanzim ederken köle azadını mutlak bir şart koşmuştur:
“Bir mü’minin diğer bir mü’mini yanlışlık dışında öldürmesi asla caiz değildir. Bir mü’mini yanlışlıkla öldürenin, bir mü’min köleyi azat etmesi ve öldürülenin ailesi bağışlamadıkça, ona diyet ödemesi gerekir…”
Bu hükmün fıkhî tatbikatında üç farklı jeopolitik ve diplomatik senaryo zikredilmiş ve her birinde özgürleştirme eylemi merkeze alınmıştır:
alınmıştır:
Maktulün Ait Olduğu Topluluk
Uygulanacak Hukuki Yaptırım ve Kefâret (Nisâ 92)
Hükmün Arka Planı ve Hikmeti
İslâm Toplumu (Müslüman Aile)
Maktulün ailesine tam diyet ödenir + Bir mü’min köle azat edilir.
Aile diyeti bağışlayabilir ancak köle azadı Allah’ın hakkı (şer’î bir hak) olduğundan düşmez. Hataen de olsa alınan bir cana karşılık, başka bir cana “hürriyet” verilerek sembolik bir diriliş sağlanır
Düşman Topluluk (Darülharp) İçindeki Mü’min
Diyet ödenmez + Yalnızca bir mü’min köle azat edilir.
Katilin düşman ülkesindeki aileye diyet ödemesi, o servetin Müslümanlara karşı silah/güç olarak dönmesine (ekonomik fonlamaya) yol açar. Bu sebeple diyet düşer, fakat köle azadı kefareti aynen kalır
Antlaşmalı Topluluk (Zimmî/Muâhid)
Maktulün ailesine tam diyet ödenir + Bir mü’min köle azat edilir.
İslâm devleti ile antlaşması olan diplomatik partnerlerin can güvenliği garanti altındadır. Bu sebeple hem diplomatik diyet tam ödenir hem de kefaret olarak köle azat edilir
Her üç senaryoda da “köle azadı”nın sabit bir hukuki ceza/kefâret olarak yer alması, İslâm hukukunun can kaybını, bir başka bedeni “hürriyetine kavuşturarak” sembolik ve ontolojik olarak telafi etme felsefesini yansıtır Eğer failin köle azat etme imkânı bütünüyle yoksa, ancak o zaman iki ay peş peşe oruç tutma cezasına geçilir
Sarp Yokuş (Akabe) ve Gönüllü Azat Felsefesi
Zorunlu kefâretlerin dışında İslâm, gönüllü olarak köle azat etmeyi cennete giden en büyük faziletlerden biri olarak niteler. Beled Sûresinde (11-13. âyetler) insanın ahlâki tekâmülü “Akabe” (Sarp Yokuş) metaforu ile anlatılır: “Fakat o, sarp yokuşu aşamadı. O sarp yokuş nedir bilir misin? Köle azat etmektir (Fekku rakabe) veya açlık gününde yakını olan bir yetimi yahut hiçbir şeyi olmayan yoksulu doyurmaktır.”3. Bu âyet, nefsin cimriliğini ve mülkiyet hırsını aşmanın en birincil yolunun hürriyet bağışlamak (fekku rakabe) olduğunu vurgular.
Hz. Peygamber’in hadislerinde bu teşvik, eşi görülmemiş bir boyuta ulaşır: “Hangi Müslüman, bir
Müslüman köleyi azat ederse, Allah o kölenin her organına karşılık onu azat edenin bir organını cehennem ateşinden azat eder.” (Buhârî, Keffârât 6; Müslim, Itk 6)3. Bu güçlü manevi teşvik sayesinde İslâm’ın ilk asırlarında muazzam bir azat etme (ıtk) furyası yaşanmıştır. Başta Hz. Ebubekir’in Bilâl-i Habeşî’yi satın alıp hürriyetine kavuşturması olmak üzere, bizzat Hz. Peygamber (s.a.v.) kendi mülkiyetine geçen otuzdan fazla köleyi (Zeyd b. Harise, Mariye, Ebu Rafi, Safiyye, Ebu Kebşe, Selma, Sirin vb.) azat ederek topluma pratik bir model olmuştur3. Taif kuşatması sırasında, kaleden kaçarak İslâm ordusuna sığınan 40’tan fazla kölenin, sırf sığınmaları sebebiyle derhal hür ilan edilmesi, kölelerin hürriyetine verilen ehemmiyeti göstermektedir
Çifte Sevap ve Akrabaya Yardım Dengesi (Meymune bint el-Haris Hadisi)
İslâm ahlâkında köle azat etmek devasa bir sevap olmakla birlikte, toplumsal dayanışma (sıla-i rahim) ile bu eylem arasında rasyonel bir denge de kurulmuştur. Sahih-i Buhârî ve Müslim’de yer alan bir vakaya göre, Hz. Peygamber’in zevcelerinden Meymune bint el-Haris, sahip olduğu bir cariyeyi azat etmiş ve durumu Hz. Peygamber’e bildirmiştir. Hz. Peygamber ona: “Eğer sen o cariyeyi (hizmetçi olarak) dayılarına hediye etseydin, senin için daha çok sevap olurdu” buyurmuştur (Buhârî, Hibe 15, 16; Müslim, Zekât 44)17.
Bu hadis, salt köle azat etmenin fetişleştirilmemesi gerektiğini; eğer kişinin yaşlı, muhtaç ve bakıma gereksinim duyan yakın akrabaları varsa, o cariyenin hürriyetine kavuşturulmasındansa akrabaların hayat standartlarını yükseltmek için onlara hizmetkâr olarak verilmesinin o spesifik konjonktürde daha büyük bir ahlâki erdem (sıla-i rahim) olabileceğini göstermektedir. Bu, İslâm fıkhının insan ihtiyaçlarını ve sosyal dayanışmayı hiyerarşik bir fayda-maliyet analizine tabi tuttuğunun göstergesidir
İslâm, köle azadını yalnızca efendinin merhametine veya dini kefaretlere bırakmamış, aynı zamanda kölenin kendi iradesi ve emeğiyle hürriyetini kazanabilmesi için modern sözleşme hukukunu aratmayan bağlayıcı hukuki kurumlar inşa etmiştir.
Mükâtebe (Özgürlük Sözleşmesi)
Mükâtebe, bir köle veya cariyenin, kendi hürriyetini satın almak üzere efendisiyle belirli bir meblağ (bedel) üzerinden yazılı bir akit yapmasıdır. Arapça “yazışmak, sözleşmek” anlamına gelen kitâbet kökünden türeyen bu kurum, köleye ekonomik bağımsızlık ve kendi hürriyetini kendi emeğiyle kazanma iradesi verir15. Kur’an-ı Kerim, Nûr Sûresi 33. âyet ile bu sistemi doğrudan ve emredici bir üslupla teşvik eder:
“…Ellerinizin altında bulunanlardan (köleler ve cariyelerden) mükâtebe (yazılı hürriyet anlaşması) yapmak isteyenlerle, eğer kendilerinde bir hayır (kabiliyet, liyakat ve borcunu ödeme güvenilirliği) görüyorsanız, hemen mükâtebe yapın! Allah’ın size vermiş olduğu malından siz de onlara verin!..”
Fıkhî Hükümleri ve Tarihsel Uygulamaları: İslâm fıkıh mezhepleri arasında, kölenin mükâtebe talebinin efendi tarafından kabul edilmesinin hükmü tartışılmıştır. Amr b. Dînâr, Zâhirîler ve
İmam Ahmed b. Hanbel’den gelen kuvvetli bir rivayete göre, köle bedelini ödeyip hür olmak istiyorsa, efendinin bu akdi yapması farzdır ve bunu reddedemez19. Hatta Zâhirîler, âyetteki “Allah’ın size verdiği maldan onlara verin” emrine dayanarak, efendinin köleye maddi sermaye desteği sağlamasının da farz olduğunu ileri sürmüşlerdir19. Hanefî, Şâfiî ve Mâlikîlerin çoğunluğuna göre ise bu bir emir değil, çok kuvvetli bir tavsiyedir (mendup).
Mükâtebe anlaşması yapıldığı andan itibaren köle “mükâteb” statüsüne geçer. Bu statünün en önemli özelliği, efendinin kölenin emeğine ve kazancına artık el koyamamasıdır. Mükâteb köle tam bir ticari ehliyete kavuşur; alım-satım, kiralama, rehin alıp verme gibi tüm ticari tasarruflarda hür insanlar gibi bulunabilir1. Efendi, bir kez mükâtebe anlaşması yaptıktan sonra tek taraflı olarak rücû edemez (sözleşmeden cayamaz)1.
Tarihsel kayıtlara göre Hz. Peygamber’in vefatından sonra ilk mükâtebe sözleşmelerinden birini Hz. Ömer, kölesi Ebû Ümeyye ile yapmıştır. Benzer şekilde meşhur sahâbî Enes b. Mâlik, sonradan İslâm’ın en büyük âlimlerinden biri olacak olan kölesi Sîrîn ile; Kûfe valisi Karaza b. Kâ’b ise kölesi Süfyân ile tam 70.000 dirhem karşılığında mükâtebe anlaşması yapmıştır19. İslâm devletinin resmi zekât fonlarından (Tevbe 60. âyette belirtilen ‘Rikâb’ yani köle azadı fonu) bu mükâteb kölelere borçlarını ödemeleri için mali destek sağlanması emredilmiştir
Tedbir (Ölüme Bağlı Azat) ve Müdebber Statüsü
Tedbir, bir efendinin kölesine “Ben öldükten sonra sen hürsün” demesiyle oluşan, ölüme bağlı bir hürriyet tasarrufudur1. Bu işlemi gören köleye müdebber veya müdebbere (kadın ise) denir.
Hanefî, Mâlikî ve Hanbelî fukahasına göre tedbir işlemi bağlayıcıdır (lâzım) ve efendi sonradan fikrini değiştirip bu sözünden dönemez. Tedbirin normal bir vasiyetten en önemli farkı budur; zira kişi vasiyetinden dönebilirken, tedbirden dönemez15. Efendisi hayattayken müdebber köle veya cariye satılamaz, devredilemez ve hibe edilemez. Efendi öldüğü an, terekenin (mirasın) üçte biri kurallarına tabi olarak köle hürriyetine kavuşur. Hanefî, Mâlikî ve Hanbelîlere göre müdebber bir cariye, efendisinden olmaksızın (örneğin başka bir köle kocasından) çocuk doğurursa, doğan çocuk da annesine tabi olarak müdebber statüsünde doğar ve efendinin ölümüyle o da otomatik olarak hürriyetine kavuşur
Ümmüveled Kurumu (İstilad) ve Sosyal Hareketlilik
İslâm’da kadın köleler (cariyeler) için hürriyete açılan en garanti, geri dönülemez ve yaygın kapı “Ümmüveled” (çocuk annesi) statüsüdür. Bir efendi, mülkiyetindeki cariyeden (istilad yoluyla) bir çocuk sahibi olursa, cariye derhal ve kalıcı olarak ümmüveled statüsüne yükselir
Hukuki Sonuçları:
İslâm’da Cariyelik, İstifraş (Cinsel Birliktelik) ve Teserri Kurumunun Fıkhî Şartları
İslâm’a ve fıkıh geleneğine yönelik günümüzde en sık dile getirilen eleştirilerin ve yanlış anlamaların yoğunlaştığı alan, cariyelerle girilen cinsel ilişkilerdir (istifraş). Konunun modern bireyin zihninde yarattığı “sınırsız, şartsız ve rızasız faydalanma (tecavüz)” algısı, İslâm fıkhının ortaya koyduğu sıkı normatif şartlar, fıkhî statüler ve hukuki prosedürler bütünüyle göz ardı edildiği için oluşmaktadır2. Bir efendinin bir cariye üzerinde “Milk-i Yemin” (mülkiyet hakkı) bulunması, otomatik ve şartsız bir cinsel faydalanma izni vermez. Cariyeden cinsel olarak faydalanabilmek, “Teserri” adı verilen çok spesifik hukuki ve dinî şartlara bağlanmıştır.
Teserri Kurumu ve Hanefî Mezhebi Perspektifinden İstifraş Şartları
Teserri, kelime anlamı olarak bir cariyeyi “sırdaş/eş edinme” kökünden gelir. Fıkıhta ise bir erkeğin, mülkiyetindeki bir cariyeyi cinsel manada eşi gibi kabul etmeye karar vermesi ve ona bu statüyü tanıması eylemidir2. Bu, alelade bir meta kullanımından ziyade, hukuki ve ahlaki sorumluluklar doğuran, iradi bir ailevi işlemdir.
Hanefî mezhebi (ve diğer Sünni fıkıh ekolleri), teserrinin gerçekleşmesi ve istifraş (cinsel faydalanma) hakkının doğabilmesi için çok net fiziki, maddi ve usuli şartlar öne sürmüştür:
girmesi kesinlikle haramdır
Bekârlık / Evli Olmama
Cariye, bir başka köle veya hür erkekle halihazırda evli olmamalıdır (Nisâ 24. âyet istisnası hariç)
Mesken (Barınma) Tahsisi
Efendinin, hür eşlerine (zevcelerine) tahsis ettiği gibi, teserri yapacağı cariyesi için de hususi bir mesken (oda/çadır/ev) ayırması zorunludur. Cariye, sıradan bir hizmetçi gibi evin ortasında veya diğer kölelerle bir arada bulunurken cinsel ilişkiye zorlanamaz
Adalet ve Zaman Tahsisi
Efendi, hür eşlerine (zevcelerine) ayırdığı zamanı ve ihtimamı aynı şekilde, adil bir biçimde bu cariyeye de ayırmak mecburiyetindedir. Onu psikolojik veya fiziksel olarak ihmal edemez
Nesep Beklentisi (Niyet)
Hanefî fakihi İmam Ebû Yûsuf’a göre, efendinin teserri edebilmesi için o cariyeden bir çocuk edinme (ümmüveled yapma) arzusu ve niyeti de taşıması şarttır2. Bu şart, cinselliği salt haz aracına indirgemekten çıkarıp, olayı ailevî ve kurumsal bir zemine (çocuk sahibi olma gayesine) çekmektedir.
Bu şartların varlığı, teserrinin aslında “nikâh akdinden daha teferruatlı bir işlem” olduğunu göstermektedir. Bu şartları yerine getirmeyen, cariyeye özel alan açmayan ve adil davranmayan bir efendi, fıkhî olarak o cariyeden cinsel yönden faydalanamaz
Evli Cariyelerle İlişki Yasağı ve Darülharp Ayrılığı (Nisâ Sûresi 24. Âyet)
Cariyelik konusundaki en büyük dezenformasyonlardan biri, evli kadınların köleleştirildiklerinde efendilerinin onlarla ilişkiye girebildiği iddiasıdır. İslâm hukuku bunu kategorik olarak yasaklar. Kur’an, Nisâ Sûresi 24. âyette kimlerle evlenilemeyeceğini/ilişki kurulamayacağını sayarken “Evli kadınlar da size haram kılındı (ve’l-muhsanâtü mine’n-nisâi)” der34. Devamında “Sağ ellerinizin malik olduğu (cariyeler) müstesna” ifadesi geçer.
Bu husus İslâm hukuk doktrininde şu şekilde sistemleştirilmiştir: Eğer bir kişi İslâm toplumundaki bir piyasadan evli bir cariye satın alırsa (veya köle olan bir karı-kocayı birlikte alırsa), efendinin bu evli kadın üzerinde hiçbir cinsel hakkı (istifraş) yoktur; ilişki mutlak surette haramdır. Cariyenin kocasının köle veya hür olması durumu değiştirmez; cariyenin cinsel yönden ret hakkı vardır
Nisa 24. âyetteki istisna ise çok spesifik bir savaş durumuna atıf yapar: Savaş meydanında (darülharp) kocası düşman safında savaşmaya devam eden ve kendisi İslâm ordusuna esir düşen kadınlar. İslâm devletler hukuku (siyer), ülkeler arası fiili ayrılığın (darülharp ile darülislam arasındaki tefrik) nikâh bağını kendiliğinden feshettiğini (münfesih kıldığını) kabul eder. Bu durumda evlilik bağı hukuken çökmüş sayılır33. Ancak nikâhı düşen bu esir kadınla dahi derhal ilişkiye girilemez; İslâm fıkhı rahmin temizliğinin tespitini (istibrâ) kesin bir şart olarak koşar. Eğer kadın kocası ile birlikte esir düşmüşse, nikâhları darülislamda da devam eder ve efendisi o kadına cinsel olarak kesinlikle dokunamaz
Fıkıhta İstibrâ Kavramı: Fizyolojik ve Nesebî Temizlik Boyutları
İslâm fıkhında “İstibrâ” (temizlenmek, arınmak, berî olmak) kelimesi iki farklı hukuk disiplininde iki farklı anlama gelecek şekilde kullanılır. Birincisi ibadetler fıkhındaki (taharet) bedeni temizlik, ikincisi ise aile/kölelik fıkhındaki nesep temizliğidir. Konunun bütünlüğü açısından her iki boyutun da fıkhî mekanizmaları aşağıda detaylandırılmıştır.
İbadet Öncesi Bedenî İstibrâ (İdrar Temizliği)
İslâm’da namaz ibadetinin en temel şartı bedenin, elbisenin ve namaz kılınacak yerin necasetten (pislikten) arındırılmasıdır (Necasetten Taharet). Bu bağlamda, idrar boşaltımından sonra yapılan temizlik işlemlerine fıkıhta İstincâ, İstibrâ ve İstinkâ denir.
● İstincâ: Tuvalet ihtiyacının giderilmesinin ardından çıkış yollarının su (veya su bulunmadığında taş, günümüzde tuvalet kâğıdı) ile yıkanarak temizlenmesidir. Şâfiî, Mâlikî ve Hanbelîlere göre vâcip (farz), Hanefîlere göre sünnettir37.
● İstibrâ: Erkeklerin idrardan sonra, idrar kanalında kalabilecek sızıntı ve damlaların tamamen kesilmesini beklemeleri ve bunu sağlayacak fiziksel tedbirleri almalarıdır. İdrar sızıntısı tamamen kesilmeden abdest alınırsa ve sonrasında bir damla bile sızarsa, abdest bozulur ve çamaşır kirlendiği için namaz geçersiz olur35. Fıkıh âlimleri, sızıntıyı kesmek için kişinin fizyolojik durumuna göre öksürmesini, kırk adım kadar yürümesini veya sol tarafına yatmasını tavsiye etmişlerdir35.
● İstinkâ: İstibrâ işleminin, pamuk veya tuvalet kâğıdı gibi emici bir materyal kullanılarak (tıpa/tampon yapılarak) kalıntıların tamamen kurutulması suretiyle garanti altına alınmasıdır35. Kadınların anatomik yapısı gereği sızıntı riski olmadığı için onlara bu manada istibra gerekmez, sadece dış yıkama (istinca) yeterlidir38. İdrardan sakınmak (istibra yapmak) Hz. Peygamber tarafından kabir azabından korunmanın temel yollarından biri olarak gösterilmiştir
Cariyelerde Rahmin Temizliğinin Tespiti (Nesebî İstibrâ)
Kölelik ve aile hukukunda “İstibrâ” ise, mülkiyete yeni giren bir cariyenin rahminin boş olduğunun (önceki sahibinden veya kocasından hamile olmadığının) kesin olarak anlaşılması için uygulanan zorunlu bekleme süresidir27. Bir efendi, yeni satın aldığı veya esir aldığı bir cariye ile derhal cinsel ilişkiye giremez. Bu, İslâm hukukunda kesinlikle haramdır45.
● Bekleme Süresi: Cariyenin mülkiyete girdiği andan itibaren en az bir tam hayız (adet) dönemi (temizlik süresi) beklenmesi farzdır. Eğer cariye adet görmeyen bir yaşta ise
bu süre bir aydır. Eğer cariye hamile olarak mülkiyete geçmişse, istibra süresi çocuğunu doğurana kadar devam eder. Çocuğu doğmadan efendisi onunla asla cinsel ilişkiye giremez
● Hikmeti (Hıfz-ı Nesep): Bu katı kuralın temel amacı, nesep karışıklığını (ihtilat-ı nesep) engellemektir. İslâm hukuku, doğacak çocuğun soy bağını korumayı (hıfz-ı nesep) şeriatın beş temel gayesinden biri sayar. Çocuğun kimin soyundan geldiğinin kesin olarak bilinmesi; onun hür mü köle mi olacağını, miras haklarını ve annesinin “ümmüveled” statüsüne geçip geçmeyeceğini belirleyeceği için İslâm fıkhı bu konuyu şüpheye yer bırakmayacak şekilde istibrâ müessesesiyle garanti altına almıştır
Çifte Sevap Hadisi: Eğitim ve Hürriyete Kavuşturma Vizyonu
İslâm, cariyelerin bir meta olarak kalmasını değil, topluma hür, eğitimli ve onurlu bireyler olarak kazandırılmasını teşvik eder. Sahîh-i Buhârî’de (İlim 31, Nikah 12, Itk 14) geçen ve Sahâbe tarafından çok önemsenen şu hadis, bu vizyonun özetidir:
“Üç kişi vardır ki onlara ecirleri iki kat verilir: … Bir kişi ki, sahip olduğu cariyesini en güzel şekilde eğitip terbiye eder, ona ilim ve edep öğretir, sonra onu hürriyetine kavuşturur (azat eder) ve ardından (mehir vererek) onunla evlenirse, onun için iki sevap (ecir) vardır.”
Bu teşvik, köle sahiplerini cariyeleri sadece cinsel bir obje veya hizmetçi olarak görmekten çıkarıp, onları entelektüel, ahlâki ve dini olarak eğitmeye yönlendirmiştir. Onlara özgürlük verip, ardından hür kadınlar statüsünde eş olarak (mehir ödeyerek ve nikâh kıyarak) almak, İslâm toplumunda teşvik edilen en yüce ahlaki davranışlardan biri sayılmıştır
Cariyelerin Evlendirilmesi (Nûr Sûresi 32 ve 33. Âyetler)
İslâm, kölelerin ve cariyelerin cinselliklerini meşru dairede (nikâh altında) yaşamalarını ve kendi ailelerini kurmalarını istemiştir. Nûr Sûresi 32. âyet, köle sahiplerine net bir direktif verir: “İçinizden bekâr olanları ve kölelerinizden, cariyelerinizden salih (evlenmeye liyakatli) olanları evlendirin…”1.
Bir efendi cariyesiyle kendisi teserri etmiyor (birliktelik yaşamıyor) ise, onu cinsel yönden mahrum bırakmamalı, onu korumalı ve uygun bir köle veya hür erkekle evlendirmelidir. Evlenen bir cariyeye, mülkiyet hakkı devam etse bile efendisi artık hiçbir surette cinsel maksatla yaklaşamaz; bu hak (istifraş) tamamen ve sadece cariyenin kocasına aittir1. Keza, iffetli kalmak isteyen cariyelerin para karşılığı fuhşa zorlanması (Cahiliye döneminde ve Roma’da çok yaygın bir sömürü pratiğiydi) Kur’an (Nûr Sûresi 33. âyet) tarafından kesin bir dille haram kılınmış ve kadının bedensel bütünlüğü ile iffeti koruma altına alınmıştır5. Nur Suresi 58. ayette cariyelerin ve kölelerin efendilerinin yatak odalarına izinsiz girmelerinin yasaklanması da (mahremiyet eğitimi), aralarındaki ilişkinin ciddiyetini ve sınırlarını gösterir
İbadet, Ceza ve Nafaka Boyutuyla Kölenin Hak Ehliyeti
Köleliğin getirdiği mülkiyet kısıtlaması, İslâm fıkhında kölelere yönelik bazı ibadet muafiyetleri ve ceza indirimleri doğurmuştur. İslâm Hukuku, köleyi Roma hukukundaki gibi tam bir “konuşan eşya” (res) olarak görmez; ona hak ve borç ehliyeti bağlamında “eksik vücûb ehliyeti” (kısmi hak sahibi olma durumu) tanır.
İbadetler: Köle, mülkiyet hakkına sahip olamadığı (kazandığı efendisine ait olduğu) için Zekât ve Hac gibi mali ibadetlerden bütünüyle muaftır1. Fıtır sadakası (fitre) bizzat efendisi tarafından ödenir. Cuma namazı, hürriyeti ve zaman yönetimi kısıtlı olduğu için köleye farz kılınmamıştır
● Ceza Hukuku (Nisâ Sûresi 25. Âyet): Köle veya cariye bir suç işlediğinde, onlara uygulanacak ceza (had), hür bir insana uygulanacak cezanın tam yarısı kadardır. Nisâ Sûresi 25. âyet, evli bile olsa zina eden bir cariyeye uygulanacak cezanın, hür kadınlara uygulananın yarısı olduğunu açıkça hükme bağlamıştır1. Klasik fıkıhta hür bekâr kadına zina suçunda 100 celde (sopa) vurulurken, cariyeye 50 celde vurulur. Hür evli kadın için öngörülen recm (taşlama) cezası, cariyeler için söz konusu dahi edilemez; çünkü İslâm hukukçularının (fukaha) icmasına göre recm cezası (ölüm) doğası gereği yarıya bölünebilen bir ceza değildir1. Bu indirim, kölelerin hürler kadar irade serbestisine sahip olmamalarından kaynaklanan bir adalet tecellisidir.
● Nafaka ve Korunma Hakları: Hadis-i şerifler açıkça kölelerin can güvenliğini, beslenme ve barınma haklarını efendinin boynuna hukuki bir borç (nafaka) olarak yükler: “Onlar sizin kardeşlerinizdir… Onlara yediğinizden yedirin, giydiğinizden giydirin. Yapamayacakları ağır işleri yüklemeyin. Eğer yüklerseniz onlara yardım edin.”1. Bir kimse kölesini haksız yere döver, yüze tokat atar veya eziyet ederse, Sahih-i Müslim’de geçen hadis gereği o kölenin derhal hürriyetine kavuşturulması (kefaret) emredilmiştir
Kölelik kurumu 19. ve 20. yüzyıllardaki uluslararası antlaşmalarla yeryüzünden resmen kaldırılmış olsa da2, sosyolojik ve ekonomik bir vaka olarak sömürü şekil değiştirerek varlığını sürdürmektedir. Klasik İslâm Hukuku dönemindeki kölelik; mülkiyet eksenli olmakla birlikte, köleye barınma (mesken), gıda (nafaka) ve giyim garantisi veren, hastalık veya yaşlılık durumunda efendiyi ona bakmakla hukuken yükümlü kılan katı bir sosyal güvenlik ağına sahipti. Köle yaşlandığında veya iş göremez hale geldiğinde sokağa atılamazdı; efendisi onun geçimini sağlamak, tıbbi bakımını üstlenmek zorundaydı1. Bu yükümlülükler efendiler için ciddi bir maliyet (külfet) oluşturduğundan, köleleri mükâtebe (sözleşme) veya ıtk (azat) yoluyla serbest bırakmak sıklıkla tercih edilirdi33.
Günümüz kapitalist ekonomilerinde ortaya çıkan devasa evsizlik (homelessness) krizleri, sigortasız ve güvencesiz çalıştırma (prekarya sınıfı) ve modern ücretli sömürü sistemleri incelendiğinde; milyonlarca insanın asgari yaşam koşullarından mahrum bir şekilde salt hayatta kalma mücadelesi verdiği görülmektedir2. Klasik dönemde efendi, kölesinin tüm yaşamsal ihtiyaçlarından hukuken (İslâm mahkemeleri önünde) ve dinen (Allah katında) mesul iken; modern “ücretli kölelik” sisteminde işveren, işçinin barınması, gıdası, hastalık durumunda yaşamını sürdürmesi gibi sosyal maliyetlerden (asgari ücret denilen sınırın ötesinde) büyük ölçüde muaftır.
Bu ironi, raporun temelini oluşturan araştırma verilerinde “günümüzde hukuksal olarak kölelik kaldırıldı ama içerik olarak eskiden beter bir durum var, modern kölelik var… evsiz barksız
milyonlarca insan aslında köle konumundalar”2 şeklinde çarpıcı bir sosyolojik tespit olarak öne çıkmaktadır. Modern sistem, insanın mülkiyetini hukuken satın almamakta, ancak insanın emeğini, vaktini ve yaşam enerjisini hiçbir uzun vadeli sosyal güvence (nafaka, barınma, bakım) sunmadan ucuza kiralamakta ve iş göremez hale geldiğinde onu sokağa (işsizliğe) terk edebilmektedir. İslâm hukuku ise, köleliği tasfiye edene kadar geçen sürede, köleyi ailenin bir parçası (nafaka alacaklısı) kılmış ve sokağa terk edilmesini yasaklamıştır.
Tarihsel veriler ve İslâm hukukunun temel metinleri (Kur’an âyetleri, Hadis-i Şerifler ve fıkıh doktrinleri) göstermektedir ki, İslâm şeriatı, kölelik ve cariyelik sistemini sıfırdan ihdas etmemiş, aksine insanlığın omuzlarına çökmüş bu ağır kurumsal yapıyı aşamalı olarak tasfiye etmeyi hedefleyen muazzam bir “tedricilik” stratejisi izlemiştir2.
konuda geçen diğer ayetler: maide 89, Nisa 25, 92, Nur 33,