Kategoriler
Tavsiye Siteler
Son Yazılar
Son Yorumlar
2 ay önce root1 root1 tarafından yazıldı, 24 kez okundu ve hakkında hiç yorum yapılmadı.

Vücudumuzda Bulunan Mükemmel Sistem

Nefsini bilen Rabbini bilir hadisinin nefsi bilmenin temelini oluşturan vücudun yapısını bilmekten geçtiğini beyan etme ve biz insanı en güzel surette (Ahseni takvim) yarattık ifadesinde en güzel suretin bir kısmını anlama sadedin de deriz ki:

Ayette: Yaratan Rabbinin adıyla oku! O, insanı “alak”dan yarattı. Oku. Rabbin nihayetsiz kerem sahibidir. O, kalemle yazmayı öğretendir, insana bilmediğini öğretendir (Alak,1-5) buyrulur.

Muhakkak ki, Biz insanı en güzel (Ahseni Takvim) (maddi-manevi) bir biçimde yarattık. (Tin, 4)

Bütün canlıların en küçük yapı taşı hücre olduğu gibi insanında bilinen en küçük yapı taşı (zigot) hücredir. Hücre canlılarda bölünmeyen en küçük yapı taşıdır. Hücreyi bölmeye çalışırsanız ölür. Asrımızın başında bilim insanlarınca hücre bir damla sıvı içinde yüzen bir çekirdek olarak kabul edilirdi. Hücre içerisindeki değişik ve küçük varlıkların olduğu, elektron mikroskobunun bulunmasıyla öğrenilmişoldu. Hücre üç ana bölümden hücre zarı, stoplazma ve çekirdekten meydana gelmişlerdir.

Hücre zarı: hücreyi çepe çevre sarar, dağılmaktan korur, dış müdahaleleri de önler. Haşlanmış tavuk yumurtasını soyduğunuzda ince bir zarla karşılaşırız işte hücre zarı budur. Bunun tam olarak işlevini bilim halen çözmüş değildir. Ama bizler biliyoruz ki, Hak Teala bu zarı canlı tüm varlıklarda yaratmıştır. Bu zarın benzeri hayvanlarda deri altlarında da sonradan oluşur. Mesela kurban kestikten sonra derisini yüzerken çıkan beyaz incecik bir zar vardır. Bu zar zikirle orantılı olan, bizlerin letafet-letaif dediğimiz şeyin hayvanlarda ki karşılığıdır. Mahlûkatın hepsi kendi lisanlarıyla ayetin ifadesiyle zikir ettiklerinden dolayı, hayvanlarda bu tabaka vardır. İnsanda da bu tabaka ve vücudun dış etkenlerden gelen tehlikelerde savunma yapısı olarak tezahür eder. Bununda normalin üstünde gelişimi amellerle, zikirlerle orantılıdır. Girişte beyan etiğimiz örnek kulların kolay kolay hasta olmamalarının sebeplerinin başında bu sistemler çok aktif olmasındandır. Umarım bilim adamları ilerde hücre zarı araştırmalarında belki bu zarın vücuttaki sonradan bağlantı noktalarının anlattığımız şeye dayandığını bulurlar.

Hücre içerisinde daha çözümlenememiş birçok karmaşık işler vardır. Nasıl ki ortaçağ döneminde bir tabibin insanın birçok yapısını bilmemesi, hakkında az şey bilmesi gibi, bu gün hücre hakkında da durum budur az şeyler bilinmektedir. Hücre içerisinde adeta bir dünya saklı ve bir fabrika gibi işlemler, çalışmalar yapılmaktadır.

Canlıların temel yapı taşı olan hücreye bakıldığında onda sınırları çok iyi belirlenmiş sıvı bir ortamda yüzen, eşgüdümlü şekilde işlev gören, organeller izlenir. Hücrenin organelleri protoplazma, mitokondriler, endoplazmik retikulum, golgi cihazı, sentrioller, çekirdek gibi kısmen çözümlenmiş birimlerden oluşmaktadır. Hücrenin organelleri ve organel içi makromoleküller, kuru ağırlığı sağlarken hücre suyu, ağırlığın %90’ını oluşturur. Organeller ve organel içi yapıların %10’luk kuru ağırlığıysa şu makromoleküllerden oluşur.

%50 protein

%15 karbonhidrat

%15 nükleik asit

%10 lipid

%10 diğer karmaşık yapılar

Hücrenin yaş ağırlığını oluşturan elementlerin dağılımıysa şöyle

%60 Hidrojen (H)

%25 Oksijen (O)

%12 Karbon (C)

%5 Azot (N)

Bu dört element tüm yaşayan organizmaların yapılarında benzer oranda bulunur.

Çekirdek: insan organizmasında ki tüm genetik bilgiler çekirdekte DNA moleküllerinin oluşturduğu karmaşık olan kromozomlarda depolanmıştır.

Kromozomlar, DNA zinciri ve bu yapıyı katlayarak çok küçük bir hacme sığmasını sağlayan histon proteinlerinden oluşur. İnsana ait bir DNA molekülünde en az 210 milyar ATOM bulunmaktadır. DNA canlının vücut şeklini, boyunu, rengini, davranışlarını, ruhsal boyutunu ve karakterlerini, her organa ait vazifeleri ve çalışma şekillerini, hücre içerisinde hayatın devamı için gerekli maddelerin imal edilmesini, tertip, tayin, idare eden tüm işlevlerini şifreler halinde muhafaza eder. Bir DNA molekülü her biri bin sayfadan oluşan bin ciltlik dev bir ansiklopedinin taşıyabileceği kadar bilgiyi ihtiva etmektedir. Metrenin milyonda biri kadar mikroskobik bir alana bunca dev bilginin yüklenebilmesi akla durgunluk veren bir kudretin eseridir. Mümkinat aleminde her şeyden insanda bir örnek ve benzerini yaratan kudret sahibi Rabbimiz, Bir nevi DNA ile de Levhi Mahfuzun benzerini bizlere vermiştir.DNA da bulunan bu bilgi muhtevası Hz. Ademin (a.s) yaratıldığından bahseden bakara 31 ayetinde ki ifadelere uygunluk arzetmektedir. Bu ayette “Rabbimiz Eşyanın ve Esmanın isimlerini ilimlerini Ademe öğrettik” diye

DNA ve hücrelere yüklemiş olduğu bu hikmetler gözükmektedir. Sonrasında insanın bedensel ve ruhsal yapısında beyin, akıl ve şubeleri, hafıza gibi iç beyinsel özellikler buna (DNA) benzer şekilde dizayn edilmiştir. Aynı şekilde ruhsal yapısını oluşturan sır ve hafi gibi latifelerin inceliklerinde DNA ile olan bağlantıları anlaşılmaktadır. Çünkü bu Latifelerin sırlarına agah olanlar sair insanlarca bilinmeyen nice bilgi ve sırlara agah olurlar ki, bu edindikleri bilgilerde kendi özlerindeki DNA bilgi deposunun rolü çok büyüktür. Günümüzde ama bilerek ama bilmeyerek bilimin bilgisayarlar, dev sunucular, bellekler, çipler vb. ürettikleri ürünlerde kişide var olan bu DNA, beyin içi melekeleri ve özelliklerinin bir benzeridir. Muhtemel ki bilim insanı, insandaki bu özelliği keşfettiği için bu benzer ürünleri icat etmişlerdir. Yazık ki insanlar bu teknolojik ürünleri hayra kullanabildikleri gibi, şerre ve yer yüzünde fesat çıkarmaya daha fazla kullanmaktadırlar. Eğer insanlık teknolojinin konfor ve faydalarının devamını istiyorlarsa, zarar ve yıkım veren kısımlarını terk etmeleri gerekir. Aksi halde bu teknoloji insanlığın kıyametini getirecek. Kuvvetle muhtemel ki bu ümmetin helakı teknolojiden olacaktır.

DNA şifre ve dizilimleri dikkatle kurana bakıldığında kuranında aynı insan bedeninde olduğu gibi görünen (dış) ve görünmeyen (iç) bölümlerden oluştuğu görülür. Kuranda herkesin göreceği Muhkem ayetler, ilmi birikim ve derinlik, ihtisas isteyen ve bundan sonra görünen kısmı Müteşabih ayetler ve şifreleri denecek hurufu mukatta dan oluşur. DNA kuranın hurufu mukattasına benzer. DNA’mızda dört çeşit baz bulunur: Adenin (A), timin (T), sitozin (C) ve guanin (G). DNA dizilişilini, bazların şeker ve fosfattan oluşan iskelet üzerindeki diziliş sıraları oluşturur. Yani ATCG şeklindeki ELİF LAM MİM SAD hurufu mukattası gibi.

İnsanın nasılki şifreleri DNA dadır kuranında tüm sır ve şifreleri hurufu mukattalarda saklanmıştır. Bize göre kuranın hurufu mukattasının tüm canlılarda DNA şifre ve dizilimlerinde müthiş bir bağlantısı ve hurufu mukatta ile başlayan surelerin DNA üzerinde etkileri vardır. Havvas alimlerinin eserlerinde madenler, bitkiler ve hayvanata tesir eden harfler ve terkipler vermeleri bu sırrın onlar tarafından bilinmesindendir. Harf ilmini ve sırlarını bilenlercemalumdur ki, kâinatta hiçbir varlık harflerin ve Esma-i ilahinin dışında değildir onların tesirindedir.

Bir insan DNA sında 3 milyar kadar baz çiftti bulunur. Bu üç milyar baz çiftten 3 milyonu ancak insandan insana farklılık gösterir ki, işte bunlar bizleri başkalarından farklı kılar. Bitki ve hayvan türlerinde kromozom sayısı her hücrede 10 ile 100 arasında değişmektedir. İnsan hücresinin çekirdeğinde ise 46 kromozom iplikçiği bulunur. Yeri gelmişken belirtelim goril, şempanze cinsi maymunlarda 48 adet kromozom bulunur ki maymunlardan geldiğini söyleyenlerin bu iki farklı varlığın (insan ve maymun) farklılığının ta kromozomlarda başladığı gerçeğini görmezden gelmeleri bir körlüktür. Evrimci zihniyetin ikide bir maymunlar varlıklar içerisinde insana en yakın kromozomu olan hayvanlardır, bu yüzden maymundan geliyoruz gibi saçma ve akla aykırı beyanları karşısında şaşırıyoruz. Eğer kromozom adetlerinin bir birine yakınlığı önemliyse o zaman insanlar patatesten geliyorlar demektir. Çünkü patatesin kromozom sayısı insanınkiyle aynıdır ve 46 dır.

Bu iplikçiklerdeki GENLER bir şahsın anne-babaya veya dedeye vs. benzemesini sağlar. Bu benzerlik sadece bedenen değil huy, seciyede de benzerliklerdir. Kişinin spermasının oluşumunda gıdaların rolü vardır. İnsanın bedensel yapısı aslen yenilip içilen şeylerdendir. Yani tabiattan ve içindeki nebatat ve hayvanattan gelir. Kişinin tabiat ve mizacının belirlenmesinde ebeveyninin yiyip-içtiklerinde olduğu gibi yaşadığı ülkenin, şehrin, iklimlerin hatta birleşme anındaki muhabbet ve sevgi yoğunluğunun dahi etkisi vardır. Yine çocuğa hamileyken bir annenin ruhsal ve psikolojik durumlarının etki ettiği gibi.

Her şey aslına rucu eder kaidesince insan öldüğünde bedeni yine aslına, geldiği yere toprağa defnedilir, beden zamanla çürür toprağa karışır, bitkiye geçer, hayvana geçer vs. bir doğal dönüşüm vardır tabiatta. Reenkarnasyon-Tenasuh Fikrine sahip olanları yanıltan durum Tabii ruh ve insani ruh kavramını geçmişte ki birçok filozof gibi, tek görmelerindendir. Tek ruh gördüklerinden dolayı da bedenin tekrar tabiata dönmesiyle ruhunda döneciği zannına kapılmışlar ve sapkın bir inanışa ruhlarının da bedenleri gibi bitkiye, hayvana vs. geçer sanmışlardır.

Dünyada yağmurların yaratıldığı günden beri her yıl yeryüzünde aynı oranda yağmur yağması da bu devri dayımdan kaynaklanmaktadır. Kuran tabiatın bu dengesine sünnetullah demiştir. Bundan dolayı ayetlerde de bu kanunları bozmaya yönelik işleri yeryüzünde fesat çıkarma diye nitelendirip bundan kaçınmamız gerektiğini beyan etmiştir. Günümüzde Ekolojik dengenin bozulmalarıyla bu ayetler daha anlaşır olmaktadır. Yazık ki insanlık kıyametini kendi elleriyle hazırlamaktadır.

İşte kişi öldüğünde de ruhu aslına, geldiği yere ruhlar alemine geri döner. Bedensel yapısında insanın yenilen içilenler nasıl etki ediyorsa aynı şekilde helalinden yemek-içmek ve haramından yemek-içmekte çocuğun manevi ve ruhsal gelişimine etki eder. Bir canlı hücrede ebeveynin karakter ve huylarının intikali söz konusudur. Bu hikmetlerden dolayı müslümanın yediğine içtiğine dinen kıstaslar getirilmesi helal ve haramların emredilmesi boşuna ve hikmetsiz değildir.

Hücre Bölünmesi ve Kromozomlardaki Birkaç Hikmet

Bilindiği üzere insanlığın başlangıcı Hz. Adem (a.s) ve eşine dayanır. Ayette: Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan ve ondan da eşini yaratan; ikisinden birçok erkek ve kadın (meydana getirip) yayan Rabbinize karşı gelmekten sakının….. buyurulur. (Nisa, 1)

Bu ayetlerde konumuzla alakalı çok incelikler saklanmıştır şöyle ki: Bilindiği üzere insan hayatının başlangıcına bir erkek ve birde dişi hücre sebep olmaktadır. İnsanın bütün hücrelerinde 46 adet 23 çift kromozom vardır. Halbuki bu iki hücre birleştiğinde 92 kromozom yapar. Bu durumda anlattığımız kaide bozulmuş olur. Oysa yapılan deneyler gösteriyor ki hiçbir şey bozulmuyor. Binlerce erkek hücresinden biri ilerliyor dişi hücreden biri ile kaynaşıyor ve dişi hücre başka erkek hücre almıyor.

(Anne rahminde Rahim ve Hafız esması tecelli ediyor ve muhafazaya alınıyor hücre) Erkek hücrede iki çeşit koromozom vardır. Bunlar X ve Y dişi hücrede ise sadece 2 X kromozom vardır. Erkek hücredeki X kromozomu dişi hücredeki X kromozomu ile birleşirse X kromozomlu bir kız dünyaya gelir. Eğer erkek hücredeki Y kromozomu dişi hücredeki X kromozomu ile birleşirse XY kromozomları olan bir erkek dünyaya gelecektir.

(Rabbimizin Bedi, Halık, Musavver gibi esmaları rahimde tecelli ederek bunların vazifeli melekleri aracılığıyla insan şekillendirilir ve yaratılır.) İşte gerek kuranda “erkekleri kadınlardan bir derece üstün kıldık” ayetindeki üstünlüğü anlamak adına, gerekse yukarda verdiğim ayette “sizi bir tek nefisten (Ademden) yaratan ve ondan da eşini (Havva) yaratan” ifadelerinde, nesillerin ve soyların erkekten intikal ettiği gerçeğini ve yine elest bezminden bahseden ayetlerde beyan edilen “ Hani Rabbin (ezelde) Âdemoğullarının sulplerinden zürriyetlerini almış” ifadelerin de bu soyun erkekten intikali gerçeği anlaşılmış olur. Genetik biliminin gelişmesiyle, yani yüz yılımıza kadar bunların hiçbiri bilinmiyordu. Aksine pek çok kültürde, doğacak çocuğun cinsiyetinin kadın bedeni tarafından belirlendiği inancı hakimdi. Hatta bu nedenle kız çocuk doğuran kadınlar kınanırdı. Bu durumun bir açıdan doğruluk payıda vardır. Annenin babadan daha çabuk orgazm olması ilişki anında kız çocuğunun oluşmasında etkendir. Erkeğin kadından önce orgazmında erkek çocuğunun olmasında etkendir. Aynı şekilde erkek ve kadının aynı anda orgazm olmalarıysa ikiz çocuğun oluşumunda etkendir. Aynen kadın aşırı gergin ve sitresliyken girilen ilişki de rahmin döl tutmamasıdır. Ilahi cilveye bakın ki, kainatın yaratılış kaynağı sevgi ve muhabbet herşeyde var ve aranıyor.Unutmamalıdır ki, Kadın Rahimiyetin Erkek Rahmaniyetin sırrını taşır. Bu İki İsim ve cinsin sırrına erene, Allah (c.c) sırrı inkişaf eder. Bilin ki besmelenin sırrı insanda saklanmıştır.

Yukarda İki hücre 46 şar dan 92 kromozom eder demiştik. Bu hücreler olgunlaşma döneminde yarı kromozomlarını kaybeder yine 46 kromozomlu olurlar ki, işte insan vücudunun başlangıcı bu tek hücredir. Aklı ve şuuru olmayan bu hücreleri inceleyen her insaf sahibi kâinatı yaratan ve varlıkları sevk ve idare eden bir zatın varlığını görecektir. İnsanlığın başlangıcından beri bu kaide hiç bozulmamıştır. Bu durum bile evrimci zihniyetin nasıl bir hezeyana düştüğünün ayrı bir kanıtıdır.

Bebeğin Dış Dünyanın Seslerini Duyması ve Beyinsel Gelişimi

Bir hususu daha beyan edelim bizler anne rahminde mümkünse başlangıcından, değilse en azından çocuk 5- 6 aylık olduktan sonra anne ve babaların sesli olarak kuranı okumalarını istiyoruz. Çocuğun bedensel ve ruhsal gelişiminde bunun faydaları çoktur. Bugün ilmen bilinmektedir ki, çocuk beş- altı aydan itibaren dış dünyanın seslerini duymaya başlar. Bu duyduğu seslere göre de sadece beyin gelişimi gerçekleşmez, aynı zamanda duyduğu seslere göre de ruhsal durumu da etkilenir. Anne rahmindeyken şiddete maruz kalmış bir anne ve bebeğinin, çocuk dünyaya gelip büyüdükçe şiddete meyilli olması veya olmaması gereken derece de aşırı korku hali yaşaması, konuşmaya geç başlaması veya konuşuyorken yaşı ilerledikçe kekemeliklerin baş göstermesi gibi, nice bedensel ve ruhsal bozuklukların tezahür ettiği bir gerçektir. Batılı insanların çocuklarına hamileyken Mozart, Beethoven vs. müzikler dinletmeleri, çocuğun beyinsel ve ruhsal gelişiminde etkili oluşunu bildiklerindendir. Osmanlı tabiplerinin de ruhsal hastalıklarda musiki ve su terapileriyle tedavi yaptıkları bir tarihi gerçektir. Unutmayın ki, insanda bedensel ve ruhsal yapısını oluşturan hücreler genler olduğu gibi din ve iman genleri de mevcuttur. Hamilelik döneminde kuranı bol bol okuyan bir anne-baba sadece çocuğun beyinsel gelişimini sağlamakla kalmaz iman ve din genlerinde etkileşimler sağlar. Ruhsal gelişiminde bu durum çok büyük etkendir. Hatta çocuğun imani değerleri daha ağır basması için Müminun suresinin hamilelik döneminde veya çocuk doğduktan sonra çok okunması etkilidir. Aynı şekilde kuranda bildirilen evladın hayırlı olmasına yönelik ayetlerin hamilelik dönemlerinde okunması çocuğun ahlaki gelişimi için etkendir. (Bu ayetler için bknz hkerrar Havas ilimlerinden seçmeler evladın hayırlı olması için okunan ayetler)

Eski âlimlerimizin öteden beri ve bizlerin çocuğu olmayan ailelere, kuranda bildirilen Hz.Zekeriyanın (a.s) duası ayetlerini veya enbiya suresi gibi sureleri, tavsiye edişimiz ve bunu uygulayan insanların çocuklarının oluşlarında kuranın, duaların ve dini uygulamalarında bir nevi genetik kodlama yaptığını, insanın temel yapısını oluşturan hücrelerde çok farklı reaksiyonlara sebebiyet verdiği ve onlar üzerinde etkiler oluşturduğunu ortaya koyar. Bilim adamlarının su ve zemzem suyu üzerinde yaptıkları çalışmalar malumdur. Duanın gücünü suyun şifalı özelliğiyle birleştirip o okunmuş suları yüzlerce yıldır Müslümanlar kullanmakta ve faydalarını görmektedir. Bilim insanlarının bunları bulmaları biz Müslümanları mutlu etmekle kalmıyor, duanın gücüne olan inancımızıdaha da artırıyor. Ecdadımızın yaptığı birçok şeylerinde hurafeden ziyade bir gerçeklik taşıdığını ortaya koymuş oluyor.

Kainatta bir matematiksel sistem (altın oran) olduğu varlıkların müthiş bir ölçü ve ahenkte yaratıldığı inkarı mümkün olmayan bir gerçektir. Ebced ve cifir gibi ilimlerin harflerle ve esmalarla ve hatta varlıklarla olan bağlantısı muhakkaktır. Kuran alfabesinin, ayet, sure dizilimlerinin okunduğunda gerek enerji boyutunda gerekse kodlamada etkili olduğu kesindir. Mesela Ayetel-kürsinin okunmasında yayılan ve oluşan mor enerji şeytani varlıkları etkileyici bir enerji olduğundan dolayı, zarar görmemek için şeytanilerin kişiden uzaklaşmalarına sebeptir. Bu dediğimiz enerji renk ve mahiyetleri ve ses frekans aralıkları her bir surede ve ayette farklı oluşmaktadır aynı değildir. Bu yüzden Havvas ilimlerinde de sıkıntılarda ona tam çare olacak ayeti veya duayı tespit etmek çok önemlidir. Çoğu durumlarda okudum olmadı yaptım olmadı gibi sebeplerin başında aslında sıkıntıya uygun çare olacak ayetin surenin veya duanın doğru tespit edilemeyişi vardır. Bunların tespiti ise her alanda uzmanların arandığı gibi bu konuda da işinin ehlinden uzmanından, gerçek Havvas Alimlerinden bilgi edinmekte yatar.

Bu yüzden çocuğun doğumundan itibaren de ruhsal hayatına yön verecek olan Yasin, tebareke, müminun, Fatiha, bakara, lokman vs. surelerin okunması çocuk üzerinde olumlu etkiler sağlamaktadır. Mesela hiperaktif, aşırı hareketli, huysuz vs. çocukların mavi tonda elbiseler giyinmesi, bir miktar suya lokman suresinin okunup çocuğa içirilmesi ve düzenli beslenmesinin sağlanmasıyla ve rahatlatıcı bitki çaylarının kullanımıyla bu sıkıntıların kaybolduğu defalarca tecrübe edilmiştir.

Kromozomlar ve Kurandaki Tevafuklar

Konumuzla alakalı kuranın bir tevafukunu da beyan etmeden geçemeyeceğim. Yukarda hücrelerde 46 adet 23 çift kromozom vardır hücrelerin birleşmesiyle 92 kromozom yapar demiştik. Kuranda 23 ncü sure Müminun suresidir. Bu surenin ilk 11 ayeti mümin kulların vasıflarından bahseder. 12 nci ayetten itibarense insanın çamurdan sonra spermadan (zigot-hücre) ve tüm yaratılış safhalarından bahseder. Bu hikmetlerinden dolayı bizler hamilelik dönemlerindeveya çocuk doğduktan sonra bol bol okunmasını tavsiye ettiğimiz surelerin başında müminun suresi gelir ki, çocuğun daha dindar olmasına etkendir.

Aynı şekilde 46 ncı sure kuranda Ahkaf suresidir bu surenin 15-17 ayetlerinde aynı anne rahminde emriyo peteğinin geliştiği ilk 18 güne bakarcasına, tevafuklu bir şekilde insanın anne-babasına iyilikte bulunmasından ve hamilelik döneminde annenin çektiği zahmetlerinden bahseder. En ilginci ise, iki hücrenin birleşmesiyle 92 krmozom oluşur demiştik. İşte kuranın 92 nci suresi Leyl suresidir surenin ilk 2 ayeti kâinattaki çiftlere örnek olan gece ve gündüzden bahseder. 3 ncü ayette ise açıkça konumuzla alakalı erkeği ve dişiyi yaratana andolsun diyerek bize bu tevafuklarla adeta demektedir ki; ey iman eden kullarım kâinatta, varlıklarda nice tecellilerim olduğu gibi nefislerinizde de nice tecelliler vardır. Ve bu tecellileri gerek afakta( kâinatta) gerek enfüste (bedeninizde-nefsde) size gönderdiğim kuranda beyan ettim. Ahiret saadetinizin kapısı kuran olduğu gibi, dünya saadetinizin ve sizlere lazım olacak bu saadeti tesiste de, her ilmin şifreleri de, bilgileri de bu kitapta mevcut. Çünkü biz hiçbir şeyi eksik bırakmadık bu kitaba yazdık yeter ki kitaba sarıl üzerinde tefekkür et.

Tefekkür Penceresinden Yansıyanlar

Buraya kadar verilen bilgiler, girişte verdiğim Alak suresinin yaratan rabbinin adıyla oku o insanı bir “alaktan” yarattı ifadelerinin de bir açıdan izahıdır. Bu oku hitabında ilk olarak nefislerimizdeki hikmetlerin okunması gerektiğinin vurgulanması açıktır. Bu ayetlerde bahsedilen diğer bir hususa gelince:

Bilindiği üzere insanda kuyruk sokumu noktası kökü (kök çhakra) temsil eder. Yani tasavvuf tabiriyle nefsi emmarenin en aktif olduğu yerlerdendir. Anne rahminde çocuğun alak halinden yaratılış halide, Müminun 13-14 ayetlerinde beyan edilen şekilde ilk omurilik hattının ve kemiklerin oluşumuyla başlar. Bunları sırasıyla kaslar, lifler, sinirler vs. takip eder. İskelet sistemi toplamda 213 kemik den oluşmaktadır. Bu kemiklerin üstünü saran yaklaşık 400 kas vardır. Bulundukları uzuvlara göre de bu kaslar isimlendirilmişlerdir, yüz kasları, bacak kasları gibi. Vücudun bu iskelet yapısı mümkinatınarşınında 4 ayak üstünde olmasına benzer, varlıklar alemini ayakta tutan bir nevi iskeleti.

Hikmeti hüda, insanda ilim açılımları ilk vücutta kuyruk sokumundan başlar. Kuyruk sokumundaki en son (uca) kemiği malumunuz toprakta da çürümeyen tek kemiktir. Hatta rivayetlerde baas günü Hak Sübhanehu tekrar insanları bu kemikten yaratacağı bildirilir. Bu kemikte kişinin bütün özellikleri kodlanmıştır bir nevi çip gibi. Kuyruk sokumunun diğer ucu omurilik hattının sonu beyne bağlıdır. Omurilik 33 omurdan oluşur ki İlmin 33 penceresine ve merdivenine benzer. Omurların içinden de beyne varan müthiş bir iletişim ağı, sinirler geçer. Bu sebeple manada beyne arş denmiştir.

Beyin müthiş bir organdır. Vücut ülkesinin veziri hükmündedir. Sadece bedenin yönetimiyle meşgul olmaz. Kişinin Manevi ve ruhi açılımlarında da çok büyük rol oynar. Tepe çakranın da olduğu yerdir. Merkezi sinir sistemi, yani beyin ve omurilik, üç katlı bir zar yapısı ile çevrelenmiş durumdadır. Bu zarlar dıştan içe doğru duramater (sert zar), araknoid (örümceksi) zar ve piamater (ince zar) olarak sıralanırlar. Bu üç kılıf, kesintisiz bir biçimde tüm merkezi sinir sistemini sarar ve çevresel sinir sisteminde de hafif yapı ve işlev değişiklikleri ile devamlılık gösterir. Araknoid zarın iç kısmı, ince uzantılarla ve adeta bir örümcek ağı yapısında bağlantılarla doludur. Zara adını veren de zaten bu özelliktir. Araknoid zar, bu uzantıları aracılığıyla piamater’e bağlanarak, arada bir boşluk oluşmasına neden olur ki bu boşluk da “subarachnoid boşluk” adını alır (sub eki, “altında” anlamındadır). Bu boşluk ise, tabirin aksine boş değil, “beyin omurilik sıvısı” (BOS) denen bir sıvı ile doludur. Bu sıvı, sinir sistemi dokusunun beslenmesi ve atıklarının atılmasında hayati öneme sahiptir. Anne rahminde çocuğun korunması için salgılanan amniyon sıvının sonrasında benzeri beyinde bu noktada oluşur. Ayrıca, sinir sisteminin tamamını saran bu zar yapısı ve içindeki sıvı dolu bu bölmeler sayesinde, sinir sistemi bir bütün olarak sıvı içinde yüzer durumda bulunur ve böylece hem darbelere karşı emici bir tamponla korunmuş, hem de bu yumuşak ve nazik doku kendi ağırlığı dolayısıyla hasar görmesini engelleyecek bir yastık sistemiyle donatılmış durumdadır. Bu üç zarda yine anne rahmindeki, üç Parametrium, miometrium, endometrium dokuları, zarlarına karşılıkgelir. Beyin tüm vucutla iletişimi ve haber alma ağı olarak nasıl sinir sistemlerini, ağlarını kullanır. Aynen böyle varlıklar alemindeki arşta (Hazıratı Kuds) altındaki tüm varlıklardan haberdardır.

Efendimizin (s.a.v) miraç hadislerinde bahsettiği o büyük kafası arşta kuyruğu yerde olan yılan ifadesindeki yılan, insanda ki omurilik hattıdır. Şeklen de zaten yılana benzer. Rahman arşa istiva etti ayetinin sırrına erebilmek için insan ilim yolunda ilerleyerek yükselir. İnsanı bu noktaya ulaştıracak olan kuran ilimleridir. Doğunun ve batıl dinlerin öğretilerine dayalı Majii, reiki çakra, kabala, yoga vs. öğretileriyle asla buna ulaşılamaz. Onlardaki çakra açılımları nefsi emmare üzerinden açılımlardır ki, kişiyi şeytanların tuzaklarına düşürür ve saptırır.(bakınız Çakra,Aura, Reiki, Yin-Yang ve Latifeler bölümüne)

Bu sebeple kuyruk sokumu noktasından ilim açılımları insanda başlar. Bu açılmamış olsa insan emmarenin pislik ve cehalet çukurlarında kalır. Bu noktanın doğru açılımı kalp yolundan olduğu gibi, batıl öğretilerde olduğu gibi nefsi emmare üzerinden, açlık, riyazat meditasyon vb. ilede mümkündür. İşte İslamdaki keramet ehli bir Veli zat ile istidraç sergileyen Hindu rahiplerin vs. arasındaki farkı belirleyen noktaların başında burası gelir.

Tarikat yollarında bunun açılımları zikirler vs. iledir. Avamda ise yani sadece müslümanım diyenlerde ise eğer dini yaşamaya başlarsa, mesela namaza başlarsa bir müddet sonra bazı hastalıklarla bu ilim başlangıç noktası devreye girer. Söyleyeceğim şey insanların sırlarına agah olmayanların belki hayretle karşılayacağı şeydir. Ama bunlar vardır ve gerçektir. Hayatta müslümanın yaşadığı her olgunun mutlaka manevi gelişimde bir payı vardır. Neyse hastalık dedik evet, basur gibi rahatsızlıklarla aslında insanda bu nokta aktif hale gelir. Bu gerek tarıkat yolunda gerek sair Müslümanlarda bir türlü yaptıkları ibadetlerle ilmi açılımı başaramayanlar da olur. Buda yapılan ibadetlerin hakkını verememeleri sebebiyledir. Hak Teala kuluna merhamet eder bu sefer bu musibet gibi gözüken hastalığı verir ki, maksat hasıl olsun. Bu sebeple bizler ve Ehli keşf hastalara da insanların sandığı gibi, Allah şifa versin tarzında sözler sarf etmeyiz. Çünkü bu durum onun için başlı başına bir şifadır. Bunu hastanın aslında ganimet bilmesi ve şükretmesi gerekir.Bu örnekte olduğu gibihastalıkların manevi gelişimde rolleri çok büyüktür. Unutmayın her maddi hastalığın mutlaka bir manevi sebebi ve hikmeti vardır.Bu sebeple din inananlara musibetler karşısında sabrı ve hikmetle meseleye bakmayı tavsiye eder.

Anne Rahminde Üç Karanlık ve Nefsin Karanlığı

Bu anlattığım nokta tüm ilimlerin açılım noktasıdır. Yani hristiyanda da basur olur vs. aklınıza gelebilir. Bu noktanın aktifleşmesi ilmin açılımıdır insanda. Daha sonraki kazanımları bilgileri elde edebilmek için bu ön açılım her insanda olabilir. Sonrasında inançlarına bağlı olarak veya meyillerine göre ilmi ilerleme ve kazanımlar olur. Ama bir Müslüman için bu kazanımlar biraz daha farklı ve ulvidir. Müslümanın Nefsi emmare, levvame, mülheme karanlıklarından kurtulması ve yukarıya doğru yükselmesi için amellerin ve zikirlerin rolü çok büyüktür. Bu karanlıklar aslında anne rahminde üç Parametrium, miometrium, endometrium dokularına (karanlık) karşılık gelir. Bu dokular ışık, ısı ve su geçmez zarlarla sarılmıştır. Kur’ân Zümer suresi 6 ayetinde ışık geçirmez bu perdelere zulmet diyor, insanın üç zulmet içinde yaratıldığını söyleyerek bizlere nefsin mutmaine basamağından önceki konaklarında tehlikelerine ve ilahi nurun (aydınlığın) tam tecelli edemeyeceğine vurgu yapar. Diğer bir ifade ile de çocuğun mükemmel muhafazası için gerekli olan bu üç perdenin, kişiyi hayatta günahlardan koruyucu (hıfz) tam tecellisinin de mülhemeden sonra başlayacağına işaret eder. Öbürtürlü hafız esmasının tam tecellisini kazanmadan da zaten kısmi olarak bedende her insanda bağışıklık sistemi olarak tezahür eder. Aynı şekilde bedensel hastalıklarında kişide tezahürü ilk üç- dört nefis makamlarında olur. Yukarda girişte değindiğim Kamil bir mümin, sair insanlar gibi her durumda hasta olmaz, ancak hikmetlere bağlıdır dememizin sebebi budur. İtminana ulaşmak sadece bir ruhi olgu değil bedensel mutedil mizaca (sağlıklı) bir bedene de kavuşmak demektir. Yine insanın anne rahminde üç gelişim süreci vardır. Bunlara Preembriyonik evre, Embriyonik evre, Fetal evre denilmektedir. Buda İnsanın ruhi gelişim sürecine benzer avam, havas ve havasul havas gibi. Diğer tabirle bebeklik dönemi aynı rahimde, 1 nci evre gençlik dönemi 2 nci evre ve ihtiyarlık dönemi 3 ncü ve son evresidir ki, bebek nasıl yaşadığı rahim dünyasından yeni bir yaşama (dünyaya) gelir. Aynen böyle insanda ihtiyarlık döneminden itibaren asıl vatanı olan Ahirete göç hazırlığına, diğer tabirle ahretteki hayatı için doğuma hazırlanır.

Bu kök çakranın hastalıkla açılım örneğidir. Yoksa birçok yöntem vardır bu noktayı aktif etmek için. Eskiden tabiplerimizin çocukların doğduğunda akli melekelerinin sağlıklı olması için kuyruk sokumundan hacamatla biraz kan almalarında ki sebeplerden biri de budur. Yani bunun gibi birçok açılım yöntemi vardır.

Mümin kullar için elbette ki bu açılımlar amellerinin ve taatlerinin bereketiyledir. Bu amellerin en başında elbette kalp eğitimi gelir. Kalp ve Kan Yürek denilen cismani kalp, bedendeki dolaşım sisteminin, sinirlerin ve adalelerin çeşitli dokularına sahip olduğu ve bunlarla müşterek çalıştığı gibi, ruhanî kalp de böyle bir çalışma ve iletişim sisteminin merkezidir. Hayatın kaynağı ise kuranın kalp diye bahsettiği manevi kalptir. Her türlü duygunun merkezi olduğu gibi aklında merkezi Latife-i kalptir. Kan dolaşımını sağlayan maddi kalp nasıl periyodik hareketlerle, kasılmalarla sürekli açılıp-büzülmeyle ve cismani hayat onun bir açılıp-büzülmesi sayesinde sürüyor ve ona borçlu bulunuyorsa, Manevi kalpte böyle bir manevî açılıp kapanma hali yaşar ki, manevi kalbin eğitiminde ta ki itminana kavuşana kadar devam eder. Hayatın kökü, kalbin temayüllerine ve atışlarına bağlı kalır. Cismani kalbin açılıp büzülmesi, akciğerlerin havadan nefes alıp vermesinden görünüşte nasıl bir güç alıyorsa; manevi kalbimizde zikrullahtan güç almakta ve açılıp-büzüşmesi gibi, kalp mutmain olana kadar, Tasavvufta bir hal olan Kabz ve Bast halini yaşamaktadır. İşte kişinin kalbi itminan yolunda kalbin eğitimi olan zikrin rolü büyüktür. (Detaylı bilgi için bknz.hkerrar, Allah’a Giden Yol Nefsin tanımı ve mertebeleri zikrullah böl.)

Göbek Bağı Sadece Maddi Bir Bağ Değildir

Kalbin ve kan dolaşım sisteminin oluşumu ortalama 40 günde tamamlanır. Rahim Esmasının tecellisi olarak kişinin hayatta kalması için hayat bağı denilen göbek kordonu ile anne arasında bağ oluşmuştur. Bu bağın sayesinde ceninin tüm gelişim safhaları vücut ülkesinin şehirleri hükmünde olan uzuvları oluşmaya başlar. Bu kırk günlük süreçten sonra Hafız esmasının bir tecellisi daha devreye girerve bilim insanlarının yaşam suyu dediği Amniyon sıvısı devreye girer. Bu sıvıyla cenin dış dünyaya yavaş yavaş alıştırılmaya başlanır. Salgı bezleri, tükürük bezleri, dil vs. oluşturulmakla kalmaz, doğacağı güne kadar dışarıdan anneye ve bebeğe gelebilecek tüm tehlikelerden de bu sıvı sayesinde korunmuş olur. Hakkın semi ve basir esmaları çocukta tecelli etmeye başlar. Anne rahminde gözlerden önce kulak duyusu gelişir çocuğun. Amniyon sıvısının içinde ses frekanslarını taşıyacak olan sinyaller, dışarıyla çocuk arasında köprü kurmaktadır. Sesler kulaklardaki sinirler aracılığıyla beyne ulaşır ve beyinde hangi ses olduğu çözümlenir (kuş, insan, motor vb.) bizde sesi ve çıkaranı tanımış oluruz. Beynin belli oranda sıvıdan oluşması ve insanında yarınsından fazla vucudunda sıvının bulunmasında bu sudaki iyonlar üzerinden sinir sinyallerinin haberleşme sağlamasının rolü büyüktür. Daha anne rahmindeyken bir nevi çocuk dış dünyanın alıştırmasını yapar. Bebeğin bilinç altı anne rahminden duyduğu, kan şırıltılarıyla, dış dünyada nehirlerin seslerine, bağırsak guruldamalarıyla, kalp sesleriyle adeta dış dünyada ses frekansı ve dalgası aynı olan gezegenlerin, okyanus dalgalarının, dünyanın ve içindeki varlıkların seslerine alıştırılmaktadır. İnsan malum belli frekans aralığındaki sesleri duymaktadır. 20 hz ve 20 bin hz arasındaki işitmekte ne altını nede üstünü duymamaktadır. Günümüzde Zihin kontrol yöntemlerini en çok ses dalgalarını ve seslerle yapmalarının altında, bilinç altının algıladığı bir çok ses frekanslarının ve kişinin farkına varmadan bunların zihnine ekilmesinin rolü büyüktür. Teknolojinin gelişimiyle insan beyninin bu özelliğini bilenler, eskide de yapılan bu yöntemleri teknolojinin imkanlarınıda kullanarak daha fazlasıyla yapmakta ve toplumları kontrol etmektedirler. İşte bizlerde bu yüzden anne rahminde anne ve babanın kuran okumalarını sesli yaparak olumlu yönde zihne ekimler yapılmasını tavsiye ediyoruz.

Bu gün cep telefonlarından, elektronik bir çok cihazların dalgalarıyla insanlara bir çok olumsuz mesajlar gönderilmekte. Hayatta olanların beyinlerinin etkilendiği gibi, anne rahminde dış dünyanın seslerini duyan çocuklarda, maalesef daha dünyaya gelmeden bu olumsuz etkilerden nasibini alıyor. Günümüz gençliğinin tembel, idaalsiz, tüketim çılgını, madde bağımlısı, huysuz ve asi olmalarında bununda etkisi vardır. Bu mesele ihmale ve hafifealınacak bir mesele değildir. Psikologlar çocuğun eğitiminin ailede doğduktan sonra başlar diyorlar. Hayır emin olun çocuğun eğitimi anne rahminde başlar ve doğduktan sonrada devam eder.

Anne rahminde Gözlerden önce ilk kulağın gelişmesinin aynısı hikmeti hüda manevi gelişimdede normalde aynıyla tezahür eder. Manevi açılımlarda ilk duyu işitmekle sonrasında manevi gözlerin devreye girmesiylede devam eder. Bu yüzden havas ilimlerinde verilen kulak daveti gibi manevi iletişim bilgilerinin sebebi budur. En hızlı manevi gelişimde de ses duyusu kişinin açılacağı için bu bilgiler verilmiştir. Tabi bu durum manevi gelişimde iç-dış kalp- amel beraber gitmediğindendir. Kişinin batıni tarafıyla zahirdeki amelleri orantılı giderse, bu uzuvların hepsi aynı anda açılım gerçekleştirir. Çoğunluk bu orantıyı başaramadığı için ya önce ses kulak duyusu gelişir ama sesini duyduğu varlığı göremez, yada önce göz açılır varlığı görür ama sesini duyamaz şeklinde zuhur eder. İşte sesin böyle kısaca izah ettiğimiz hikmetlerinden dolayı anne-babaların çocukları daha doğmadan hayırlı ve olumlu bir evlat olsun diye onunla devamlı iletişimde olmalı, sohbet etmeli, kuran okumalı ki din genleri ve bu genlere bağlı uzuvlar ahlaki erdemler üzerine gelişmeye başlasın.

Evet, İnsan anne rahminde göbek bağı ile zahir yapısı nasıl besleniyor ve mana yapısı da aynı şekilde besleniyorsa. Doğduktan sonra zahirde göbek bağı kesiliyor, ama manevi göbek bağı hala devam ediyor. İnsan vücudunda nasıl ki göbek orta noktadır aynı şekilde enerji kaynağı da aynı yerden akmaktadır. Bu hikmetlerden olsa gerektir. Kulunç gibi sırt ağrılarında mesela göbekten kupa çekmek ağrıların kaybolmasına sebeptir.

Şeytanlar İnsanla Sadece Manevi Değil Maddende Savaşırlar

Yeri gelmişken bir noktayı daha beyan edelim sanıldığı gibi şeytanın sadece görevinin vesvese vermek değil. Ayetlerin ifadeleriyle “nesillerin bozulmasının, ürünlerin bozulmasında mal ve evlatlara ortak olmakta” bile tasarrufu ve yetkisi vardır. Bu gün GDO lu ve GMO lu ürünler, sentetik ilaçlar vb. hastalıklı nesillerin var oluşunun sebeplerinden biride budur. Maddi ve manevi sağlıklı nesillerin var olabilmesi için helaller ve haramlara şiddetle sarılmak ve yaşamak gerekir. Şeytan nesilleri bozma tasarrufundan dolayı doğal yapıyı bozucu ürünleri, gıdaları insanların hırs duygularını kullanarak onların elleriyle ürettirdi. Bunları tüketen ve bunlarla beslenen insanlar vücutlarında hastalıklar yaşamaya başladı ve doğal olarak hastalıklı nesillerin inşasına sebep oldular. Bir de bu ürünlerin helal- haram gözetilmeden tüketilmesi, doğan nesillerin Ahlaki yıkımına manevi yıkımlarına sebep oldu ve halada oluyor. Gelinen süreçte asi, huysuz, doğuştan kalıtsal bedensel hastalıklar taşıyan, madde bağımlısı olan vb. insanların sayısı her geçen gün artıyor. Böyle bir durumda alınacak tedbirlerin başında her şeyin doğalını kullanmak- tüketmek ve helalinden yiyip-içmek ve tüketmek gelmektedir. Özellikle günümüz Müslümanının bu hususa daha çok dikkat etmesi dinin gereklerindendir.

Şeytan ve aveneleri aldıkları ruhsat gereği insanlığı fıtrattan (İslam bir manası ile de fıtrat demektir) saptırabilmek için sistemli bir şekilde zaaf sahibi şeytanlaşmış insanları kullanarak ekinleri, yiyecek ve içecekleri bozdurtmuş, sanayi devriminden itibaren de gelişen teknolojiyle paralel olarak, hem ekolojik dengeyi, hemde insan nevinin maddi ve manevi yapısını bozdurtmayı hedeflemiştir. Gelinen süreçte bunu kısmen başardığı aşikârdır. Gerek dünya üzerinde nesli tükenen hayvanlar, bitkiler, gerekse doğal afetlerin ve ekolojik dengenin bozulmasının artışı, gerekse insanların ahlaki ve bedeni birçok çöküntülere, hastalıklara duçar olması, bunun en bariz göstergesidir.

Gelinen süreçte bu aslen şeytana hizmet eden küresel güçler hastalıkları tedavi ediyoruz sloganıyla, başta Müslüman toplumlar olmak kaydıyla, tüm insanlığı madden ve manen sömürüyorlar. Yıllardır hem insanları ürettikleri sentetik ilaçlarla, ilaçlara bağımlı hale getiriyor madden sömürüyor, hemde hastalıkların daha da artmasını sağlayarak hasta toplumlar haline gelmesini sağlıyorlar. Bu hızda devam ederse belki on yıla kalmayacak insanların en az yüzde altmışı kronik ve kalıtsal hastalıklar ve ruhi, psikolojik hastalıklarla yüz yüze gelecektir. Kalanlarıda muhtemel başka bahane ve sebeplerle yenidünya projelerine uygun şekilde yok edip, kendi sistemlerine uygun bir dünya düzeni kuracaklardır.

Projelerine uygun olarak yüzyılı aşkın zamanda gerek gayri Müslimleri gerekse Müslüman toplumları eski kadim ve fıtrata uygun bilgilerden bin bir türlü tuzaklarla uzaklaştırmışlardır. Bu Siyonist Kapitalist güçler, sermaye ayaklarının en önemlisini daha aktif hale getirebilmek için toplumların geçmişleriyle olan tüm bağlarını kopartmış ve kendi sistemlerini sistematik bir şekilde icra etmişlerdir. Bu bağlamda binlerce yıldır tecrübelerle sabit, kâinat ve insanın yaratılışına uygun olan Anasırı Erbaa ve Ahlatı Erbaa prensiplerine ve bu prensiplere dayandırılan tıbbi öğretilere savaş açmış, hurafe, kocakarı ilaçları, bağnazlık, gericilik sloganlarıyla özellikle Müslüman toplumları geçmişleriyle ve kadim öğretileriyle bağlarını koparmayı başarmış, bir taraftan da son yüzyılda geliştirdikleri modern tıbbın temellerini atmışlardır. Bu şeytani sistemle her alanda mücadele özellikle Müslümanlar için vaciptir. Bilim ve ilim insanlarının insanlığı kurtarabilmek için harekete geçip, bu sistemin yeryüzünde ve insanlarda yaptıkları tahrifatları ve yapacaklarını durduracak, onaracak alternatifler üretmeleri gerekmektedir. Bu öncelikle onların üzerine bir zorunluluktur. Bu mücadeleyi yapan bilim insanları şuanda olmakla beraber maalesef azınlıktadır, Mevla bunların sayısını artırsın. Bu hususta konuşacak çok şeyler var ama konu dağılmasın diye kısa kesiyoruz. (Detaylar için hkerrar sohbetler yuotube Siyonistlerin ilaçlarla insanlığı tahrifatı)

Evet, Doğduktan sonra zahiren kesilen manen hala var olan göbek bağının tekrar aktivite edilmesi ameller, taatler ve zikrullahlarla yapılan kalp eğitimleridir. Kişi bir maneviyat sahibinin eğitimine girdiğinde anne rahminde ki bu bağın benzeri, manevi bağı gelişir ve manen gıdalanmaya (Feyzi ilahi) başlar. Anne rahminde çocuğun Alak halinde rahme yapışarak beslenmesi Sülük yoluna girmesi demek ve sonrasında bu kalıcı bağın oluşması gibi, sülük yolunda gerçek Rahmani cezbeye kavuşması demektir. Alak bir anlamıda Hayvan olan sülük demektir. Anne rahminde hayatta kalabilmek için alak nasıl sülük gibi hareket ediyor, rahme yapışıp bırakmıyorsa, Salikte sülük yoluna böyle yapışır bırakmaksa, İlahi gerçek cezbeyi kazanır ayağı sağlamlaşır. İşte bu Kemalat eğitiminin faydalarını kazanırsa anne rahminde ki bu hafız esması tam tecelli eder ve günahlardan korunmaya başlar. Efendimizin (s.a.v) “kişi 40 gün ihlas ile Allahı zikrederse kalbinden hikmet pınarları fışkırır” hadisinde ki maksatı kazanan bir müminde vücudunun dışında Nur dairesi oluşurki, gerek madden(bedenen) gerek manen anne rahmindeyken bu amniyon sıvının işlevine benzer, enerji (Nur) dairesi gelişir ve kişiyi tehlikelere karşı korur. Hem bedensel hastalıklarda hemde manevi olabilecek her türlü tehlikelerde korunmuş olur. Bu sebeple kuranda “dilediği kullarına nur verir veya mümin kulların nurları önleri sıra gider” gibi ayetler beyan edilmiştir.

Hafaza (Koruyucu) Melekler ve Vücudun

Savunma Mekanizması

Rabbimiz Müteal kullarına olan sonsuz merhametinden dolayı insanı korusunlar diye, Hafız isminin genel bir tecellisi olan Hafaza (koruyucu) Melekler görevlendirmiştir. Bu melekler sanıldığı gibi 2 tane değil her insanda en az 366 adettir ki, kişilerin imani ve manevi kemaline göre (Hafız isminin özel tecellisi ile) bu sayı daha da artar. İnsan vücudunda bu meleklerin tedbir ve tasarruflarına bağlı savunma sisteminde görevli mikroplar ve bakteriler vardır. Dış dünyadan insana zarar verebilecek her türlü mikrop ve bakterilerle, vucudun bir nevi koruyucusu olan ve ağız, solunum yolu, deri ve deri tabakaları, sindirim sistemi, kemikler vs. bir çok organda faydalı bakteriler vardır ki, dış dünyadan gelen her türlü tehlikeli mikroplara, düşmanlara bu vücudumuzun askerleri karşı gelerek mücadele ederler ve onların zararlarını bertaraf ederler. Bu mücadele de bağışıklık sisteminin sağlıklı olması çok önemlidir.

Bağışıklık (İmmünite) vücudun yabancı maddelere yani antijenlere karşı kendini koruma yetisidir. Vücuda zarar verebilecek veya kendine has özelliklerini değiştirebilecek her tür antijeni (yabancı maddeyi ) tanıyarak, vücudu bunlara karşı farklı savunma yöntemleriyle korumak bağışıklık sisteminin ana görevidir.

Antijenlere örnek olarak mizaca uygun olmayan besin, toksik madde, kimyasal ve sentetik ilaç gibi cansız maddeleri; virus, mantar, bakteri, mutasyona uğrayan genler ve hücreler gibi canlı organizmaları gösterebiliriz. Bağışıklık sistemi, vücut içerisinde detaylı ve dinamik bir iletişim ağı aracılığıyla, milyonlarca farklı düşmanı tanıyıp ayırt edebilme ve hatırlama yeteneğine sahiptir.

Bağışıklık sisteminin, zararlı maddeler, dış bariyerler tarafından tutulur, içeri girmesine izin verilmez. Antijenler dış bariyerleri geçmeyi başarırsa, iç bariyerlerin saldırısına uğrar. İç bariyerler, canlı antijenlerin çoğalmasını ve yayılmasını sınırlar ya da onları yok eder; cansız antijenleri ise ya etkisiz eder ya da dışarı atar. Örneğin, gıda ile alınan zararlı maddeler mide ve bağırsakların immune bariyerini aşamaz. Enzimlerle parçalanır, etkisiz edilir ya da izole edilerek kusma veya ishalle dışarı atılır. Bağırsaklardan karaciğere ulaşmayı başarırlarsa karaciğer enzimleriyle yok edilir. Cilt, solunum veya karaciğer yoluyla kana geçerse kan bariyeri ile karşılaşır.Bağışıklık sisteminde iç bariyer olarak en büyük görevlerden biri lenfosit adlı beyaz kan hücrelerinin üzerindedir. Bu lenfositlerin bir kısmı antijenlere karşı antikor üretir.

Antikorlar, vücuda giren yabancı hücreler için üretilen protein yapılı silahlardır. Bu silahlar, savunma sisteminin askerlerinden biri olan B hücreleri tarafından üretilirler.

Antikorlar istilacıları etkisiz hale getirirler. görevleri vücuda giren düşman hücre antijenin biyolojik yapısını bozmak ve antijeni yok etmek. Kanda ve hücre dışı sıvıda bulunan antikorlar, hastalıklara yol açabilen bakterilere veya virüslere bağlanırlar. Bağlandıkları yabancı molekülleri, bedenin savaşçı hücreleri için işaretleyip etkisiz hale getirmiş olurlar. Vücut karşılaştığı hemen hemen her düşmana uygun bir antikor üretebilir. Üstelik üretilen antikorlar, tek bir tip değildir. Her düşman için onun yapısına uygun, onunla başa çıkabilecek bir antikor hazırlanır. Çünkü bir hastalık için üretilen antikor, başka bir hastalık için etkisizdir. Her antijen için hazırlanan ayrı ayrı savunma durumu hayret vericidir çünki doğada milyonlarca mizaca uygun olmayan besinler, zehirli bitkiler, zehirli böcekler, mikroplar vs. antijen bulunmaktadır. Bir B hücresi hafızasında milyonlarca bilgi tutmakta ve kişinin sağlığını korumakta kullanmaktadır. Sadece bu durum bile Rabbimizin başlı başına bir mucizesidir. Bu depolanan bilgi anne sütü ile çocuğa geçer. Bağışıklık sistemi tekrar aynı hastalıkla ya da antijenle karşılaştığında, hızlı ve etkili bir şekilde tepki verir. Bağışıklık sisteminin antijenlere verdiği tepki yeteri kadar etkiliyse her türlü kaza, hastalık, bakteriyel yada kimyasal saldırıya karşı koruma sağlanır; yeteri kadar etkili değilse, hastalıklar ortaya çıkar.

Rahim ve Rezzak Tecellisinin En Güzel Örneklerinden

Biri Anne Sütü

Dünyaya gözlerini açtığı andan itibaren bebeğin vücudu yeni bir hayata uyum sağlamak zorundadır. Bu uyumu kolaylaştıracak her türlü yardımcı faktör gebelik süresi boyunca oluşturulmuştur. Hamilelik süresince annenin hormonları tarafından anne sütünün oluşumu hazırlanır. Süt üretimi, temelde beyindeki ön hipofiz bezi tarafından üretilen “prolaktin” denilen bir hormona bağlıdır. Hamilelik süresince bu hormonun faaliyete geçerek süt üretimini başlatması, plasenta tarafından üretilen progesteron ve östrojen adlı hormonlar tarafından engellenir. Ancak plasenta, doğumdan sonra atılınca, progesteron ve östrojen hormonlarının kandaki düzeyi düşer ve bunun üzerine sütün oluşumuna katkıda bulunan prolaktin devreye girer. Bu aşamayla anne sütü gibi çok kıymetli bir besin tam bebeğin ihtiyaç duyduğu anda hazır olur.

Üstelik bu aşamalar bebek dünyaya geldikten sonra da sürekli devam etmektedir. Annedeki süt üretimi de bebeğin beslenme ihtiyaçlarına uygun biçimde artar. İlk günlerde 50 gram kadar olan üretim, altıncı ayda günde bir litreye kadar yükselebilir. İşin en ilginç olanı Rahim esmasının ayrım yapması (sadece inana bakması ve Tecelli konaklarının aynı ama çeşitlerinin sonsuz olduğu) gibi, Her annenin bedeninde, süt kendi çocuğunun ihtiyacına göre üretilmekte ve hiç bir anne sütü bir diğerine benzememektedir. Anneden üretilen bu süt, bebeği hiçbir dış besinin besleyemeyeceği ölçüde beslemektedir. Annenin sütündeki antikor, hormon, vitamin ve minerallerin bebeğin ihtiyacına göre ayarlandığı araştırmalar sonucu kanıtlanmıştır. Anne sütünde yeni bulunan diğer bir husus ise bebeğin anne sütü ile 2 yıl boyunca beslenmesinin son derece faydalı olduğudur. Oysa bu gerçeği Kuran:“ Biz insana anne ve babasını (onlara iyilikle davranmayı) tavsiye ettik. Annesi onu, zorluk üstüne zorlukla (karnında) taşımıştır. Onun (sütten) ayrılması, iki yıl içindedir. “Hem bana, hem anne ve babana şükret, dönüş yalnızbanadır.” (Lokman, 14) buyurarak bizlere asırlar öncesinden bildirmiştir.

Anne sütü yerine başka besin maddeleri kullanmak hiçbiri bebeğin bağışıklık sistemi için gerekli olan antikorları içeremez.

Bebekler için klasik bir besin maddesi olarak düşündüğümüz inek sütüyle kıyasladığımızda anne sütünün üstünlüğü daha iyi anlaşılmaktadır. İnek sütünde insan sütünden daha fazla miktarda kazein bulunur. Kazein pıhtılaşmış (mayalanmış) sütte bulunan bir proteindir. Bu madde midede daha büyük parçacıklara ayrılır, yani sindirimi zorlaştırır. Bu yüzden inek sütünün sindirimi anne sütüne oranla daha zordur.

Bu iki süt amino asitlerin bileşimi açısından da birbirinden farklıdır. Bu farklı bileşim inek sütüyle beslenen bebeklerin plazmasında toplam amino asit miktarının daha fazla, bazı amino asitlerin aşırı yüksek, bazılarında ise yetersiz düzeyde olmasına yol açar. Bunun da hem merkezi sinir sistemi üzerinde olumsuz etkileri vardır, hem de fazla protein içeriği böbreklerin yükünü artırmaktadır.

Anne sütünü farklı yapan bir diğer özellik de içerdiği şekerdir. Anne sütünde ve inek sütünde laktoz isimli aynı tip şeker bulunur. Ama insan sütündeki laktoz miktarı (litrede 7 gr) inek sütünden (litrede 4.8 gr) daha fazladır. Ayrıca inek sütünün pıhtılaşmış büyük parçacıkları ince bağırsaktan çok yavaş geçerler. Bu da son derece gerekli olan su ve laktozun büyük ölçüde ince bağırsağın ilk bölümünde emilmesine neden olur. Anne sütünün pıhtılaşmış parçaları ise incebağırsağı kolayca geçerler ve su ve laktoz kalın bağırsağa ulaşır. Bu şekilde insanlar için çok yararlı olan, içinde yararlı bakterilerin geliştiği bir bağırsak yapısı oluşur. Kısacası anne sütü ve inek sütü içerdikleri vitamin açısından da birbirlerinden oldukça farklıdır. Her iki sütte de A vitamini aynı oranda olmasına rağmen E, C ve K vitamini anne sütünde daha fazladır. D vitamini de yine anne sütünde bebeğe yetecek kadar bulunur. Buda anne sütünü vitamin bakımından çok farklı kılar.

Anne karnındaki korunmuş olarak dünyaya gelen bebek, dış dünyada birçok mikropla savaşmak zorundadır. Anne sütünün en önemli özelliklerinden biri de bebeği enfeksiyonlara karşıkorumasıdır. Anne sütünden bebeğe geçen koruyucu hücreler (antikorlar), bebeğin daha önceden hiç tanımadığı mikroplarla adeta bilgisi varmış gibi savaşmaya başlamasını sağlar. Özellikle doğumdan sonraki ilk birkaç günde salgılanan ve “kolostrum” adı verilen sütte bol miktarda bulunan antikorlar koruyucu etkilerini doğrudan gösterirler.

Evet, yukarda verdiğimiz Alak suresinde geçen oku, Alak ve insanın bilmediğini öğrenmesi yani ilim tabirleri ne kadar manidar ve iç içe geçmiş gerçekten. İnsanı Maddi ve Manevi yapısıyla mükemmel yataratan Allah Azze ve Celleye Azameti ve Kibriyasınca Hamdolsun.

Buraya kadar verdiğimiz kısa bilgilerden sonra anlaşılmaktadır ki ilk inen ayet ve bu ayetin muhatabı ümmi zattan (s.a.v) istenen aslında kendini okumasıdır sırrına agah olmasıdır. Esma-i İlahi Tecellilerinin kainatta, varlıklarda ve nefislerde uyumlu tecellilerini görmesidir. Zaten okuma yazması olmayan birine de ilk inen ayette bu incelik olmamış olsa, abes bir durum ortaya çıkar. Öyle ya okuma bilmeyene ilk hitap oku olabilir mi?

Sanki Rabbimiz bizlere insanın madde ve mana yapısına vurgu yaparak nefislerimizi, kendimizi okumayı ve bu okumayı yaparken de maksada gerçek ilme ulaşabilmemiz için Kuran’a uyarak okumayı tavsiye ediyor. İnsanı Ahseni Takvim olarak en güzel biçimde yaratan Alemlerin Rabbi Allaha Hamdolsun onun asla şeriki yoktur.

hkerrar Envarul Mearif ve Esrarul Hakaik- Tıbbı nebevi ve islam tıbbında tedavi usul ve kaideleri c.1

Etiketler:

Güvenlik Sorusu ** Zaman sınırı bitmiştir. CAPTCHA yeniden yükleyin.