Kategoriler
Tavsiye Siteler
Son Yazılar
Son Yorumlar
7 sene önce tarafından yazıldı, 127 kez okundu ve hakkında yoruma kapatıldı.

MAĞFİRET AYI

Euzü billâhi mineş şeytànir racîm.

Bismillâhir rahmânir rahîm.

Elhamdü lillâhi rabbil àlemîn… Ves salâtü ves selâmü alâ seyyidil evvelîne vel âhirîn, muhammedin ve âlihî ve sahbihî ecmaîn… Ve men tebiahû biihsânin ilâ yevmid dîn… Emmâ ba’d:

Aziz ve muhterem cemâat-i müslimîn!.. Kıymetli kardeşlerim!.. Allah-u Teâlâ Hazretleri cümlenizden râzı olsun… Namazlarınızı, niyazlarınızı, oruçlarınızı, ibadetlerinizi, tâatlerinizi kabul eylesin… Muradlarınızı ihsân eylesin…

Oruç tuttunuz, terâvihinizi kıldınız, yoruldunuz. Ben de Peygamber SAS Efendimiz’in hadis-i şeriflerinden bir nebze, bir demet, birkaç söz söyleyip münâsib bir miktar konuştuktan sonra sözümü kesmek istiyorum.

Allah-u Teâlâ Hazretleri bir hadis-i kudsîde buyurmuş ki:

(Yebni âdem) “Ey Ademoğlu!..” Hepimiz Hazret-i Adem’in evlatlarıyız. Binaen aleyh Hazret-i Adem’den gelen nesiller olarak, Adem AS’ın evlatlarının hepsi benî Adem’dir. Hepimiz kardeşiz… Ayrıca Peygamber Efendimiz, “Adem topraktandır.” buyurmuş; binâen aleyh aslımız toprak olduğuna göre, mütevâzî olmamız gerektiğine oradan işaret edilmiş oluyor.

(Eksirû biz zâd, feinnet tarika baîd) buyrulmuş. Zâd, Arapçada yol için hazırlanılan yiyecek, içecek; torbasına konulan nevâle demek… Eskiden yolcular yola çıkarken, yanlarına yol azıklarını almaları gerekirdi. Çünkü, yollar şimdiki gibi konforlu değildi. Elhamdü lillâh biz bugün Maraş’tan çıktık da, nereleri geçtik, dağları aştık; eski zamanın imkânlarına göre kaç haftalık yoldan kalktık, Aksaray’a ulaştık; Allah’ın lütfuyla, keremiyle…

Tabii, yollarda da her türlü imkân var… Benzin istasyonları var, abdest yerleri var… Yiyecek sıkıntısı yok, nevâle derdi yok… Ama, eskiden böyle değildi. Çöle çıkan bir insanı düşünelim: Çölde ne yiyecek, ne içecek?.. İkisi de büyük problem… Suyunu kırbasına veyahut tulumuna doldururdu, devesinin veya bineğinin bir yanına asardı. Yiyecek olarak da –ekmek mi olur, kavrulmuş un mu olur– yolda bozulmayacak, uzun zaman dayanacak besleyici kuvveti olan şeyi –buğday gibi, hurma gibi– yanlarına alırlardı. Torbalarına koyarlardı, yola çıkarlardı.

Yollarda da sıkıntı çektikleri çok olurdu. Yorgunluk bir tarafa, uzun mesafeleri zahmetlerle aşmak bir tarafa, yiyecek içecek sıkıntısı da olurdu. Bu sıkıntıdan dolayı Peygamber SAS’in bir hadis-i şerifi var:

“–Çölde yolculuğunuz esnasında bir yere misafir olduğunuz zaman, eğer size misafirin hakkı olan ikramı yapmazsa, alabilirsiniz.” diyor.

Neden?.. Hayâtî tehlike var, ikram etmesi lâzım!.. Çadırdaki veya obadaki veya köydeki insanın, misafire hiç olmazsa birazcık su, birazcık yiyecek vermesi lâzım!.. “Vermezse, misafirin hakkını alabilirsiniz. Ölecek değilsiniz ya, alın!” diyor Peygamber Efendimiz… Tabii bu, işin vehâmetini, ciddiyetini gösteriyor.

Burada sahabe-i kirâmın bir seyahatini de hatırladım: Sahabe-i kirâmdan bir grup yola çıkmışlar. Kimbilir hangi vazifeyi verdi Peygamber SAS Efendimiz kendilerine… Çölde kumlara bata çıka, sıcaktan terleyerek, yorgun argın giderken, nihâyet bir vâhaya gelmişler. İşte biraz hurma ağaçları var, su emâresi var, birkaç çadır var… Sevinerek gitmişler. Demişler ki:

“–Yolcuyuz işte…”

Onlar misafir etmemiş. Bu mübareklerin kim olduğunu bilememişler, misafir etmemişler o vâhada… Ne yiyecek vermişler, ne içecek vermişler, ne de obalarına alıp götürmüşler. Bunlar sahabî… Peygamber SAS Efendimiz’in mübarek asr-ı saâdetinde kendisinin etrafında bulunan, her birisi evliyâ olan insanlar ama, misafirperverlik göstermemişler.

Bizimkiler de obanın kenarında, kumların üstüne yatmışlar. Yorgunlukları gitsin bâri, ne yapalım… Aç ve susuzlar amma, hiç olmazsa yorgunluktan dinlensinler diye uzanmışlar, yatmışlar.

Biraz sonra obadan bir feryad, bir takım çığlıklar, telâş, bağırma vs. duyulmuş. Bir cariye yüzünü örte örte gelmiş, demiş ki:

“–Zehirli bir yılan kabile reisini soktu. İçinizde tedâvi bilen var mı?..”

Yaaa; sen böyle evliyâ, sahabe insanları obanda misafir etmezsen, nasıl bilir yılan sokacağı kimseyi… Obanın reisini sokmuş. Başlamış vücudu şişmeğe… Ölecek adam… Yılan zehirli, yılanı tanıyorlar. Soktuğu insanı öldüren cinsten yılan… Obanın reisi ölecek, vücudu şişmeğe başlamış. “Var mı sizde tedâvi bilen bir kimse?..” diye sormuş.

Onlardan bir tanesi:

“–Biraz ben biliyorum.” demiş.

“–Hemen gel!” demişler.

O zaman, obaya almışlar. Demin almamışlardı, şimdi almışlar. Kabile reisinin yanına gitmişler. Ne yapmış tedâvi olarak, bir şey mi içirmiş?.. Hayır! Sadece Kur’an okumuş. Şişmekte olan vücut iyileşmeğe başlamış, düzelmiş. Onun üzerine tabii, çok sevinmişler ve çok ikramlar etmişler. Baş tâcı etmişler, içeriye almışlar, yedirmişler, içirmişler, istirahat ettirmişler. Ertesi gün de yola giderken, onlara koyun, kuzu vs. bir sürü hediyeler vermişler.

Bunlar da aldıkları hediyelerle Medine-i Münevvere’ye gidiyorlarmış. Fakat, okuyan şahıs üzüntülü… Demiş ki:

“–Ben bu işe çok üzüldüm.”

“–Niye?..” demişler.

“–Kur’an-ı Kerim’i okudum, sonra bana bu hediyeleri verdiler. Kur’an-ı Kerim’i maddî menfaat celbinde mi kullandım diye üzülüyorum. Bunu Rasûlüllah’a soracağım. Verilenlere hiç el sürmeyin!” demiş.

Medine-i Münevvere’ye gelmişler. Peygamber SAS Efendimiz’e durumu anlatmışlar. Peygamber Efendimiz:

“–Siz haklısınız, herhangi bir mahzur yok… Niyetiniz gayet hâlis, gayet temiz… Obanın olaylarının seyir tarzı gayet güzel… Aldığnız hediyelerin de bir mahzuru yoktur. Hattâ, bana ikram ederseniz, getirin ben de alayım.” demiş.

Yâni, herhangi bir mahzuru olmadığı belli olsun diye… Sonra sormuş o zâta:

“–Ne yaptın da ilaç gibi tesir etti, ne okudun?”

“–Yâ Rasûlallah, Fâtiha Sûresi’ni okudum.” demiş.

Bu hadis-i şeriften ne çıkıyor?.. Esas itibariyle vücudu zehirlenmeye başlamış, şişiyor. Maddi bir hastalık var, hasar var, şişme var… Ötekisi ne yapıyor?.. Sadece dua ediyor. Onun dışında bir ilaç vermiyor. Ama şifâ Allah’tan olduğundan, Allah-u Teâlâ Hazretleri kàdir-i mutlak olduğundan, her şeye kàdir olduğundan; yâni ölümden döndürmeğe kàdir değil mi?.. Yılanın zehirlemesiyle ölecek insanın ölmemesini emrettiği zaman, yaşatmağa kàdir değil mi?.. Âmennâ ve saddaknâ, kàdir… Hasta iyi oluyor, Fâtiha okumakla…

Tabii şimdi ramazan ayı içindeyiz. “Ramazan ayı nedir?” diye sorunca, bir takım tarifler yapılacağı, isimler verileceği zaman evvelâ ne denilir?.. Ramazan mâh-ı gufrândır. Allah-u Teâlâ Hazretleri’nin kullarını çok afvü mağfiret eylediği bir aydır. İftar vakitlerinde affeder, sahur vakitlerinde affeder.

Bu ayda Allah duaları kabul eder. Çünkü, (Duâuhû müstecâbün) “Oruçlunun duası müstecâbdır.” diyor Peygamber SAS Efendimiz… Oruçlunun duasının makbul dua olduğunu, müstecâb dua olduğunu bildiriyor. Akşam namazı yaklaştığı zaman, top atıldığı zaman, “Yâ Rabbi! Beni, anamı, babamı, mü’minleri mağfiret eyle…” diye dua edilmesini Peygamber SAS Efendimiz tavsiye ediyor.

Kulların çok mağfiret edildiği, cehennemi hak etmiş çok kimsenin cehennemden âzâd olduğu bir aydır ramazan… Mâh-ı gufrân, veyahut Arapça tabiriyle şehrü gufrân… Kulların afvü mağfiret olduğu bir ay…

Sonra, başka nedir ramazan?.. Peygamber SAS buyurdu ki:

(Evvelühû rahmetün) “Evveli Allah’ın rahmetinin tecelli ettiği; (ve evsatühû mağfiretün) ortasının Allah tarafından kulların mağfiret olunduğu; (ve âhiruhû ıtkun minen nâr) sonunda da kulların cehennemden âzâd olduğu bir aydır.” Mâh-ı gufrândır.

Sonra nedir?.. Mâh-ı Kur’ân’dır, Kur’an-ı Kerim ayıdır ramazan… Neden?.. Peygamber SAS Efendimiz ramazan ayında Kur’an-ı Kerim’in bütününü Cebrâil AS’a okur ve mukabele ederdi. Onun için, hafızların camilerde Kur’an-ı Kerim okuması ve cemaatin Kur’an-ı Kerim’leri açıp onu dinlemesi, Peygamber Efendimiz ile Cebrâil AS’ın Kur’an-ı Kerim’i tekrârının bir nişânesidir. O adetin devamıdır.

İşte ramazan aynı zamanda, Kur’an-ı Kerim’e sarılma, Kur’an-ı Kerim’i okuma, Kur’an-ı Kerim bilgisini tekrarlama ayıdır.

Kulların tabii kusurları, günahları vardır. İçki günahtır, yalan günahtır, iftira günahtır, gıybet günahtır… Harama bakmak günahtır, haram yemek günahtır. Kur’an-ı Kerim’i bildiği halde unutursa, en büyük günahlardan birisidir. Onun için bütün gün insanın Kur’an-ı Kerim’e sımsıkı sarılıp, hafızasını tazelemesi lâzım!.. Ramazanda bu işe gayret etmesi lâzım!..

–Evvelce ben Rahmân Sûresi’ni ezbere bilirdim.

–Oku şimdi!..

–Okuyamıyorum.

–Yâsin’i bilirdim.

–Oku şimdi!..

–Okuyamıyorum.

–Annem babam sağ iken, küçükken hocaya göndermişlerdi. Amme cüzünü bitirmiştim.

–Oku şimdi!..

–Okuyamıyorum.

Çok büyük günah!.. Onun için, Kur’an-ı Kerim’in tekrârı da lâzım!.. İşte bu münâsebetle, anlattığım menkabede de Kur’an-ı Kerim’in maddî bir devâ olduğunu da görüyoruz. Sahâbenin hayatından maddî bir devâ… Sanki ilaç almış da, sanki panzehir almış da zehrin tesirini durdurmuş gibi… Fâtiha’yı okuyor ve adamın hastalığı geçiyor. Ölecekken hayata geri dönüyor.

Demek ki, Kur’an-ı Kerim’in çok büyük özellikleri var… Mânevî sevabı var, maddî şifâ özelliği de var… Günümüzde de şifadır. İmansızların sorularına cevap verdiğinden onların iman zaaflarına şifadır, aynı zamanda insanların maddî rahatsızlıklarına şifâdır.

Bu menkabeyi niçin anlattık?.. Hani çölde seyahat edildiği zaman, seyahat edenlerin başlarına ne manzaralar geliyormuş; aç kalıyorlarmış, susuz kalıyorlarmış, sıkıntı çekiyorlarmış. Onun için torbasına yiyeceğini doldurup öyle gitmeli insan… Suyunu koymalı!.. Neme lâzım, aç kalmak var, yayan kalmak var… Böyle bir şey olmasın diye azıkla yola çıkmak gerekiyor.

Diyor ki hadis-i kudsîde Allah-u Teâlâ Hazretleri:

“–Yol azığını çok yapın, biriktirin fazla alın yanınıza; çünkü, yol çok uzaktır.”

Burdan ne kasdediliyor?.. İnsanoğlunun dünyadaki hayatı bir yolculuğa benzetiliyor. İnsanoğlu dünyaya geliyor… Ondan sonra çocukluktan orta yaşa, orta yaştan ihtiyarlığa hayatın bir akışı oluyor. Ondan sonra vefat ediyor, ahiret alemine geçiyor. Ondan sonra alem-i berzahta ruhlar bekliyor. Kıyamet kopuyor… Kıyamet kopunca, mahşer yerinde insanlar toplanıyor. Ondan sonra hesapları görülüyor. Sıratı geçenler cennete varıyor.

Demek ki, insanoğlunun yolculuğu daha dünyaya gelmeden ruhlar aleminden başlıyor, dünyaya gelişiyle devam ediyor; ölümüyle öbür aleme geçiyor insan… Öbür alemdeki mahkemeden sonra, kıyamette hesabının görülmesinden sonra da yolculuğun sonu ebedî durak olan cennet veya cehennem… Yâni, kâfirler için cehennem, mü’minler için cennet…

Ama tabii, mü’minlerin de kusuru olanları, günahkâr olanları, âsî olanları, hak edenleri; onlar da cehenneme girecek. Onlar da ehennemde cezalarını bir müddet çekecekler, ondan sonra çıkacaklar, cennete girecekler. Neden?.. İmanlarından dolayı… Çünkü, “Lâ ilâhe illallah” diyen cennete girecek.

(Men kàle lâ ilâhe illallah, dehalel cenneh) “Lâ ilâhe illallah” diyen cennete girecek. Girecek ama, nasıl girecek?.. Herkes cennete girecek ama, kimisi bigayri hisâb girecek. Bahtiyarlar, Allah’ın mübarek kulları, sevgili kulları, defter ve divan açılmadan, hesaba tutulmadan, sorgu sual olmadan, bigayri hisâb cennete girecekler.

Peygamber SAS bir hadis-i şerifinde buyurdu ki:

“–Yetmişbin kişi benim ümmetimden bigayri hisâb cennete girecek.”

Ükkâşe ibn-i Mihsân es-Sakafî RA, Peygamber SAS Efendimiz’in orduların başına komutan olarak tayin ettiği sevdiği mübarek sahabilerinden birisi… O kalktı:

“–Yâ Rasûlallah, dua et; cennete bigayri hisâb girecek bahtiyarlardan birisi de ben olayım!..” dedi.

Gülerek baktı Peygamber Efendimiz:

“–Sen de onlardansın!” dedi.

Sonra buyurdu ki:

“–Allah-u Teâlâ Hazretleri bana, ‘Yetmişbin kişi cennete bigayri hisâb girecektir.’ buyurunca, ben artırılmasını diledim Mevlâmdan… ‘Yâ Rabbi, daha ziyâde eyle, yetmişbini arttır!..’ dedim. Allah-u Teâlâ Hazretleri de yetmişbinin her birine yetmişbin bağışladı.”

O zaman yetmişbin kere yetmişbin oluyor. Dörtmilyar dokuzyüz milyon mü’min cennete bigayri hisâb girecek. Bir de hadis-i şerifte esrarlı bir ifade var: “Rahmân’ın avuçlarından birkaç avuç daha eklenecek.” Yâni Allah-u Teâlâ Hazretleri’nin bir avucu dediği miktar ne kadardır, onu da bilmiyoruz. Hani çarşıda pazarda alışveriş yapıldığı zaman, satıcılar malı tartarlar da, “Bu da terazinin hakkı…” derler, fazla olarak bir avuç daha koyarlar.

Allah-u Teâlâ Hazretleri Peygamber Efendimiz’in niyazı üzerine yetmişbinin her birine yetmişbin daha ihsân eylemiş; dört milyar dokuzyüzmilyon ediyor. Bir de Rahmân’ın avucuyla birkaç avuç daha… Artık onun miktarı hangi noktada bilemiyoruz. Bigayri hisâb girecekler bazıları… Nasıl girecekler?.. Arş-ı A’lâ’nın gölgesinde gölgelenecekler, defter divan açılmayacak, “Sen ne günah işledin; gel bakalım, ver hesabı!..” denilmeyecek. Hesaba tâbî olmadan cennete girecekler.

Tabii, ilk cennete girecek kimdir?.. Peygamber Muhammed-i Mustafâ SAS Efendimiz girecek. Hattâ buyuruyor ki Peygamber Efendimiz:

(Âtî bâbel cenneh) Ben cennetin kapısına varacağım. Kapıya geldiği zaman, cennetin kapısı kapalı… Cennetin bekçisi Rıdvân soracak:

(Men ente?) “Kimsin sen?..”

Diyecek ki Peygamber SAS:

(Ene muhammedin) “Ben Allah’ın sevgili kulu, habîbi, elçisi Muhammed-i Mustafâ’yım.”

O zaman cennetin vazifeli meleği Rıdvan diyecekmiş ki:

(Bike ümirtü en lâ efteha liehadin kableke) “Buyur yâ Rasûlallah! Sorgu sual etmemin sebebi şu: Senden önce bu kapıyı kimseye açmamayı Allah bana emretti de ondan soruyorum. Buyur yâ Rasûlallah!..” diyecek.

Cennete ilk kim girecek?.. Peygamberimiz SAS Efendimiz Hazretleri girecek. Cennetten evvel mahşer yerinde her mü’min Peygamber SAS Efendimiz’in Livâül Hamd’i altında toplanacak. Adem AS ve bütün peygamberler, Mûsâ AS, İsâ AS… hepsi Peygamber Efendimiz’in Livâül Hamd’i altında toplanacaklar.

Onun için niyaz ediyoruz ki, “Yâ Rabbi! Bizi Peygamberimiz Muhammed-i Mustafâ SAS Hazretleri’nin hamd sancağı altında, Livâül Hamd’i altında, peygamberlerle, sıddîklerle, şehidlerle, salihlerle beraber haşr eyle… Onlarla topla, onlarla beraber eyle…” diye dua ediyoruz.

Bütün peygamberler Peygamber Efendimiz’in bayrağı altında toplanacaklar ve cennete doğrudan girecekler. Bunlara duhûl-i evvelîn denilecek. Burada duhûl, dâhil’in cem’idir; girenler demek… Duhûl-i evvelîn, ilk giren mübarekler demek… Peygamberler ilkönce girecek cennete ama, cennetin kapısına ilk gelen ve cennetin kapısının ilk açıldığı kimse, server-i enbiyâ Muhammed-i Mustafâ SAS’dir. Adem AS ve bütün peygamberler onun sancağı altında cennete gidecekler.

İşte bigayri hisâb cennete girenler ondan sonra girecek. Çünkü bu mübarekler şehidlerdir, Allah’ın çok sevgili kullarıdır, evliyâullahtır, mukarrebîndir.

(Ves sâbiknes sâbikn. Ülâikel mukarrabûn. Fî cennâtin naîm. Sülletün minel evvelîn. Ve kalîlün minel âhirîn.) diye Vâkıa Sûresi’nde bildirilen mü’minlerin yüksek tabakasıdır. Safvet-i ibâd, Allah’ın kullarının seçkin tabakasıdır.

Ondan sonra hesaba göre, hesabı görülüp de cennete girecekler var… Bu hesap meselesini de bir menkabe ile size anlatmak istiyorum, muhterem kardeşlerim:

Hazret-i Ömer RA dünyada dostlarından biriyle anlaşma yapmış. Hayatta birbirlerini seviyorlar, anlaşma yapmışlar. Arkadaşı ona:

“–Yâ Ömer! Sen önce ölürsen, ahirete benden önce gidersen, benim rüyama gir; ahirette gördüklerini bana anlat!.. Ben önce gidersem, senin rüyana girmeye çalışayım, ahirette gördüklerimi anlatayım.” demiş.

Hazret-i Ömer RA, bu anlaştığı mübarekten önce ölmüş. Hazret-i Ömer RA’ı, biliyorsunuz hançerledirler, şehîden ahirete irtihal eyledi. Hazret-i Ömer’i defnetmişler. Adamcağız o gece merakla rüyada Hazret-i Ömer’i beklemiş. Yok Hazret-i Ömer… Ertesi gün beklemiş; yok Hazret-i Ömer… Ertesi gün beklemiş; yok… Onbeş gün Hazret-i Ömer’i beklemiş, rüyada görebilir miyim diye… Anlaştılar ya ikisi, rüyada gelecek Hazret-i Ömer; bilgi verecek.

Onbeşgün sonra Hazret-i Ömer RA’ı görmüş. Hamamdan çıkmış gibi terli olarak görmüş. Kıpkırmızı olmuş yanakları, boncuk boncuk terliyor. Sormuş:

“–Yâ Ömer! Hani anlaşmıştık seninle, ölünce rüyada bana görünecektin?..”

“–Sus! Daha hesaptan yeni kurtuldum.” demiş.

Şimdi ben inanıyorum böyle şeylere… Birisi uydurmamıştır, gerçektir diye inanıyorum. Vuk bulduğuna kendim inanıyorum. Aziz ve muhterem kardeşlerim, şu dersi çıkartıyorum şahsen kendim: Hazret-i Ömer öyle bir insan ki, İslâm halifelerinin ikincisi… Ebûbekr-i Sıddîk, Ömerül Fâruk… İkinci halife… Peygamber SAS Efendimiz’e kızını vermiş, Peygamber Efendimiz’in kayınpederi… Ebûbekr-i Sıddîk RA kayınpederi, Ömerül Fâruk RA de kızın Hafsa Vâlidemiz’i verdiği için Peygamber Efendimiz’in kayınpederi… Arkadaşı…

Aşere-i mübeşşere’den… Peygamber Efendimiz on kişinin hayatında iken; “Ebubekir cennetliktir, Ömer cennetliktir, Osman cennetliktir, Ali cennetliktir…” diye bildirmiş. Camilerde kenarlara, yuvarlak levhalara bu aşere-i mübeşşerenin isimlerini yazarlar.

Peygamber Efendimiz’in sahabesinin derecesinin ne kadar yüksek olduğunu biliyoruz. Yâni sahâbenin derecesine hiçbir evliyâ ulaşamıyor. Ehl-i sünnet itikadına göre, en yüksek evliyânın bile derecesi sahabeden aşağı… Çünkü, Peygamber Efendimiz buyurdu ki:

(Hayrul kurûni karnî) “Çağların en hayırlısı, devirlerin en güzeli benim devrimdir, insanları en hayırlıdır. (Sümmellezîne yelûnehüm sümmellezîne yelûnehüm) Yâni önce ashâb, Peygamberimiz’i görenler; sonra tabiîn, ashâbı görenler; sonra tebe-i tabiîn, tabiîni görenler…” diye üç neslin çok mübarek olduğunu beyan ediyor. Rasûlüllah’ı görmek yetiyor. Sohbetine ermek, sahabesi olmak şerefi muazzam yükseltiyor.

Aşere-i mübeşşereden, Peygamber Efendimiz’in sahabesi, kayınpederi… Sonra ashabdan iki kişiye Peygamber Efendimiz’e kabir arkadaşlığı nasib olmuş, başkasına nasib olmamış. Birisi Ebûbekr-i Sıddîk Efendimiz, biri Ömerül Fâruk Efendimiz… Peygamber Efendimiz’in kabrini arkasında onların kabirleri var… Medine-i Münevvere’de, Kubbe-i Hadrâ’nın altında… İki kişiye nasib olmuş.

Hazret-i Aişe validemiz bir gece bir rüyâ görmüş. Delâilül Hayrât kitabında anlatılır bu rüyâ… Rüyasında gökten üç tane dolunay Hazret-i Aişe Vâlidemiz’in odasına kadar gelmiş, oraya inmiş, toprağa geçivermiş.

Bunu babası Ebûbekr-i Sıddîk RA Efendimiz’e anlatmış. Demiş ki:

“–Babacığım, ben böyle bir rüya gördüm. Nasıl yorumlarsın bu rüyâyı, nedir bunun te’vili?..”

Demiş ki:

“–Kızım! Senin odana ilerde üç kişi vefat edince defnolunacak. Onlar yeryüzünün en hayırlı insanlarıdır.”

Çünkü rüyada dolunay olarak görünüyor, pırıl pırıl görünüyor. En nurlu insanlar, yeryüzünün en hayırlı insanlarından üç kişi… “Onlar senin odana defnolunacak.” dedi.

Aradan yıllar geçti. Peygamber SAS Efendimiz ahirete irtihal edince, Ebûbekir Sıddîk kızı Aişe Anamız’ın yanına yanaşıp dedi ki:

“–Yâ Aişe, kızım! Hani sen bana bir zamanlar bir rüyâ anlatmıştın da ben de yorumlamıştım ya, işte senin dolunaylarından bir tanesi budur.”

Çünkü, Peygamber Efendimiz Hazret-i Aişe Vâlidemiz’in odasında vefat etti. Peygamberler vefat ettikleri yere gömülürler diye, oraya kabrini kazdılar; Peygamber Efendimiz’i Hazret-i Aişe Vâlidemiz’in odasına gömdüler.

Ondan sonra kim gömüldü?.. Ebûbekr-i Sıddîk’in kendisi gömüldü. Ondan sonra kim gömüldü?.. İzin aldılar Hazret-i Aişe’den, Hazret-i Ömer RA da gömüldü. Rüya çıktı, yeryüzünün en hayırlıları gömüldü.

Peki, aşere-i mübeşşereden, yeryüzünün en hayırlılarından, cennetle müjdelenmiş, Peygamber Efendimiz’in kayınpederi, rüyada onbeşgün sonra geliyor, hesaptan daha yeni çıktım diyorsa; aziz ve muhterem kardeşlerim, biz günahkâr âsî mücrim ümmetleriz, bizim hesap verirken halimiz nice olacak?.. Allah bize yardım eylesin… Allah bizi affeylesin, mağfiret eylesin… Biliyorsunuz, mağfiret etmek demek, günahları silmek demek, örtmek demek…

Onun için bu ramazanda muhterem kardeşlerim, Allah’ın mağfiret ettiği kullardan olmaya canla başla çalışalım, var gücümüzle çalışalım!.. Çünkü, Allah bizi bir hesaba çekerse hâlimiz haraptır. Mağfiret ederse, ne mutlu!.. Eğer bizi hesaba çekerse, hâlimiz haraptır.

Onun için, şu mübarek günlerde Allah-u Teâlâ Hazretlerinden biz günahkâr kullarını affetmesini, mağfiret eylemesini, rahmetine erdirmesini niyaz edelim, isteyelim; canla başla buna çalışalım, var gücümüzle çalışalım!..

Hâtem-i Esam Efendimiz KS, namaza dururken şöyle bir şeyler düşünürmüş: Karşısında Kâbe-i Müşerrefe’yi düşünürmüş. Dururken de Kâbe’ye doğru dönüyoruz ya… Ayağının altında Sırat köprüsünü düşünürmüş; yâni, kayarsa cehenneme düşecek… Arkasında Azrâil AS’ı bekliyor diye düşünürmüş. Kıldığı namazın en son kıldığı namaz olduğunu düşünürmüş. “Bak, şu namazdan sonra selâm verince, kurbanlık kuzu gibi Azrâil canımı alacak!” diye düşünürmüş. Korkuyla, ahirete rağbet ederek, böyle ihlâsla, “Allahu ekber” diye namaza dururmuş.

Allah hepinize uzun ömürler versin… Nice nice yıllar sıhhat afiyetle yaşamayı, nice ramazanlara ulaşmayı nasib eylesin… Şu ramazanımızı en sonuncu ramazanımızmış gibi düşünelim, öyle ihyâ edelim!.. Bu ramazandan sonra bir dahaki ramazana çıkmayız diye düşünelim! Bunu bayağı ciddî düşünelim, çünkü gerçekten de olabilir.

Rabia-i Adeviyye, her sabah dermiş ki:

“–Bugün senin en son günündür, hadi bakalım ibadet eyle!..”

Her gece dermiş ki:

“–Bu gece senin en son gecen; hadi bakalım en son gecesi olan insan nasıl vakit geçirirse, öyle ibadet eyle!..” dermiş.

Öyle çalışmışlar mübarekler, öyle ağlamışlar, öyle yalvarmışlar, ihlâsla ibadet etmişler; o makamlara eren olmuşlar. Biz de onlardan ibret almalıyız. Biz onların ayağının tozu olamayız; onların derecesine ulaşmak nerde, biz nerde?.. Onun için çok gayret etmemiz lâzım geliyor.

Şimdi, Allah-u Teâlâ Hazretleri buyurmuş ya, “Yol azığını çok yapın, çünkü yol uzundur.” diye… Bu yol nedir?.. İşte hayatımız, ömrümüz… Ondan sonra ahiret, ahiretteki Mahkeme-i Kübrâ… Ondan sonra son durak olan cennet inşaallah mü’min kullara… Asi mücrim kullara da cehennem…

Tabii, cennete girenlerin derecelerini anlatıyorduk. Hesabı görülürken sevabı günahına gàlib olanlar; onlar da cennete girecek. Onların da dereceleri var… Kimisi sıratı (kelberkul lâmi’) şakıyan bir şişek gibi, çakan bir şimşek gibi, bir göz yumup açıncaya kadar sıratı geçecekler. Kimisi koşarak geçecek, kimisi düşe kalka geçecek. Koşarak, emekleyerek, düşe kalka sıratı geçip cennete varacaklar. Cennete geldi mi, ne mutlu!..

(Femen zühziha anin nâri ve üdhilel cennete fekad fâz) “Cehennemden kurtulup de cennete nâil olabildi mi, ne kadar büyük bahtiyarlık… Artık ordaki nimetlerin haddi hesabı yok…

Bir de mü’min olduğu halde günahları dolayısıyla azab gören kimseler olacak. Hem kabirde azab görenler olacak, hem de cehenneme düşüp azab görenler olacak.

Kabirde azabın misali hadis-i şerifte geçiyor: Mü’min kullardan bir tanesi kabrine konulur konulmaz, kabirde azab melekleri ateşten topuzu başına bir hızlmı vuruyorlar ki, darmadağın oluyor. Çok büyük ızdırablar çekiyor ve diyor ki: “Yâhu ben müslümanım! Niye böyle beni azablandırıyorsunuz, niye bana vuruyorsunuz?..” diye söyleyince, melekler diyorlar ki: “Evet sen müslümandın amma, hâl-i hayatında zalimler bir mazluma ezâ cefâ ediyorlardı. Sen onların yanından geçtin de mazluma yardım etmedin. Bu onun cezâsı!” diyorlar.

Demek ki, mü’min de olsa mazluma yardım etmeyince kabirde azab görebiliyormuş. Bu hadis-i şeriften onu anlıyoruz. Tabîi artık Çeçenistan’a, Bosna’ya, dünyanın diğer yerlerindeki mazlumlara yardımı ne kadar yapabilirsek, elimizden ne gelirse onları yapmağa çalışmalıyız. burdan bu çıkıyor.

Sonra bir keresinde Peygamber SAS iki kabrin yanından geçiyordu. Mü’minlerin kabirleriydi bunlar… Dedi ki: “Bu iki kabirdeki şahıslar azab görüyorlar.” Çünkü kabirdekilerin içini görürdü Peygamber Efendimiz… Hattâ evliyâullahın da evliyâlık mertebelerinde ilk dereceleri keşfül kulûb ve keşfül kubûr’dur. Yâni, gönlünden geçeni bilir, kabirde olanların halini bilir. İnsan evliyâlık derecesine yükseltilse, böyle olduğu rivayet ediliyor.

“Bakın bu iki kabirdeki şahıs azab görüyor.

–Neden?..

Birisi laf taşırdı, ara bozardı. Onun lafını ona, onun lafını ona… Nemmamlık derler buna, Türkçede koğuculuk diye tercüme ediyorlar. Ara bozucu laf taşımak, onun lafını ona iletmek, casusluk gibi yâni… Ordan haber getirmek buraya, burdan oraya haber götürmek… Onun için azab görüyor.

Ötekisi de küçük abdestini yaparken sakınmazdı.” diye geçiyor tarifte… “Şimdi bunlara taze dal getirin diyor. Taze dalı ikiye bölüyor. Birisini bir kabrin üstüne saplıyor, birisini öteki kabrin üstüne saplıyor. “Şimdi bu taze dallar kuruyana kadar bunlar azab görmezler.” diyor.

Demek ki, bu hadis-i şeriften de anlıyoruz ki, mü’min olduğu halde, eğer kötü huyları varsa, kabrinde azab görebilir.

Sonra çeşitli günahları işlediği için, bazı insanlar cehennemin çengellerine takılacaklar ve cehenneme düşeceklerdir. Bir kısmı da Mahkeme-i Kübrâ’da hesabı bozuk çıktığı için, günahları sevabından daha fazla olduğu için, günahlarının cezasını çekmek üzere cehenneme girecekler.

Bir keresinde Peygamber SAS Efendimiz sordu:

“–Müflis kimdir?”

“–Ticaretini batırmış, parası pulu bitmiş, dükkânı yağmalanmış, elinde bir şey kalmayan kimseye müflis derler.” dediler.

Dedi ki:

“–Asıl müflis o kimsedir ki, Mahkeme-i Kübrâ’ya, mizanın başına dağlar gibi sevablarıyla gelir. Namaz kılmıştır, oruç tutmuştur, sadaka vermiştir, hayr u hasenât yapmıştır… Dağlar gibi sevabla mizanın başına gelir. Hesabı görülürken kendisinde hakkı ve alacağı olanlar birer birer karşısına gelirler:

‘–Yâ Rabbi, bunda bizim hakkımız var; hakkımızı isteriz!’ derler, alırlar.

Haklarını alırlar, haklarını alırlar… Sevabı onlara verilir, verilir… Sonunda sevab kalmaz. Fakat yine gelirler alacaklılar:

‘–Yâ Rabbi, bizim de hakkımız var bunda!.. E sevabı yok, ne olacak?..’

‘–Sizin günahlarınızı bırakın!’

Sevabı alamayınca, bu sefer günahı vermek sûretiyle hakkını almış olurlar. Böylece günahlar oraya bırakılmağa başlanır. Hesabı bittiği zaman, mizanın başına dağlar gibi sevabla gelmişken, sonunda dağlar gibi günahla cehenneme atılır.”

Burdan da alacağımız ders muhterem kardeşlerim: Kul haklarına dikkat etmemiz lâzım, ahirette yakamıza yapışacak insan bırakmamağa gayret etmemiz lâzım!.. Sevablarımızı ahirette yağmalattırmamamız için, bugünkü hayatımızda, hâl-i hayatımızda herkesin hakkını vermemiz lâzım!.. Kimseye ezâ, cefâ, zulüm yapmamaya çalışmamız lâzım!..

Cehenneme girdi. Mü’min olduğu halde cehenneme girecek bir insan… Böyle bir durumdan dolayı, hesabı negatif olduğu için, günahlar biriktiği için cehenneme girecek ve orada cayır cayır yanacak. Hattâ putlara tapanlar da bunlarla alay edeceklermiş: “Bakın, sizin müslüman olmanız size fayda vermedi. Lâ ilâhe illallah dediniz ama, yine cehennemde yanıyorsunuz.” diyeceklermiş.

–Mü’minlerden günahkârlar cehenneme girecek, acaba ne kadar yanacak?..

Peygamber SAS bir hadis-i şerifinde buyuruyor ki: “Ey mü’minler, ey müslümanlar! Kendinizi cehennemden koruyun! Cehenneme düşmemeye gayret edin, dikkat edin!.. Cehenneme bir düşerseniz, orada ahkàben kalacaksınız.”

Ahkàben kelimesi Amme Sûresi’nde geçiyor:

(Lâbisîne fîhâ ahkàbâ) İçecek bir meşrubat bulamayacaklar. Cayır cayır içleri dışları yanacak, azaba uğrayacaklar. Orda ahkàben kalacaklar.

Ahkàben demek, hukublar demek… Hukub ne demek?.. Seksen küsur yıl, 83 yıl filân demek… Araplar 83 yıla hukub diyorlar. En aşağı üç hukub kalacak. Bir hukub seksen küsur sene, 83 sene… Üç hukub, 3 x 83 = 250 sene… Cehenneme bir düşen, en aşağı 250 sene kalacak. Hattâ ayet-i kerimede geçiyor ki, bismillâhir rahmânir rahîm:

(Ve inne yevmen inde rabbike keelfi senetin mimmâ teuddûn) “Allah indinde bir gün, sizin bu dünya zamanına göre, bin yıl miktarıdır.” Ahiretteki bir gün, bu dünya ölçümüyle, zaman birimiyle bin yıl… O zaman, ahiretin bir yılı 365 bin yıl eder. İkiyüzelli yıl ise, o zaman doksanbir milyar ikiyüzelli milyon sene eder. O kadar sene kalacak demek oluyor.

Binâen aleyh, aziz ve muhterem kardeşlerim, bu hadis-i şeriften şunu çıkartıyoruz ve sonuç olarak söylüyoruz: Cehenneme düşmemeğe çalışmak lâzım! Çünkü, düşen bir insan milyonlarca sene yanacak orda…

Allah-u Teâlâ Hazretleri biliyorsunuz Kur’an-ı Kerim’in bir çok ayet-i kerimesinde bize:

(Yâ eyyühellezînê âmenuttekullah) “Ey iman edenler, Allah’tan korkun!” buyuruyor. Veyahut:

(Vettekun nârelletî ve kduhen nâsü vel hicâreh) “Yakıtı insanlar ve taşlar olan cehennemden sakının!” buyruluyor. Birçok ayet-i kerimelerde cehennemeden sakınmak tavsiye ediliyor. Ramazan ayında oruç tutmanın farz olduğunu bildiren ayet-i kerime de nasıl bildiriliyor, bismillâhir rahmânir rahîm:

(Yâ eyyühellezîne âmenû kütibe aleykümüs sıyâmü kemâ kütibe alellezîne min kabliküm lealleküm tettekn) “Ey iman edenler! Sizden önceki ümmetlere oruç farz kılındığı gibi sizin de boynunuza oruç farz kılındı, yazıldı. Mecburiyettir, farzdır, orucu tutacaksınız. (lealleküm tettekn) Takvâyı öğrenebilesiniz diye…”

Allah CC Kur’an-ı Kerim’in bir çok ayetlerinde bize takvâyı tavsiye ediyor, “Allah’tan sakının!” diye emrediyor. Takvânın öğrenilmesi için de ramazan orucunu nasib etmiş, ramazan ayını nasib etmiş. Çünkü, Allah-u Teâlâ Hazretleri her şeyi hikmetle yapmıştır, her şeyi hikmetlidir. Emirlerin tutulması için, çareleri de beraber gelmiştir.

Eski yıllarda okumuştum: Güneydoğu Asya’da Kanadalı bir diplomat alim, ismi Tomas Örvin… Müslüman olmuş, bir de İslâm üzerine kitap yazmış. Müslüman olduğunu anlatırken, bir şey benim dikkatimi çekti. Biz tabii müslümanlığı anneden, babadan gördük; namazımızı kılıyoruz, orucumuzu tutuyoruz… Ama, dışardan bir insan İslâm’a nasıl bakıyor, İslâm’ın neresini beğeniyor; bu mühim…

Bu müslüman olan Tomas Örvin diyor ki: “Ben hristiyan bir ülkede doğdum, hristiyanlığı biliyorum. Güneydoğu Asya’da diplomatlık yaptım yıllarca, Güneydoğu Asya dinlerini de biliyorum.” Ne var Güneydoğu Asya’da?.. Hintliler var, Çinliler var… Laoslular, Taylandlılar, Vietnamlılar var… Bunların budizm, brahmanizm, şintoizm gibi dinleri var… “Bunların dinlerini inceledim, hristiyanlığı da biliyorum. Bu adamların dinlerine de baktım, ibadetlerine de baktım. Müslümanlığa da baktım.”

Müslümanlıkta ibadetler neler?.. Namaz kılmak var, oruç tutmak var, zekât vermek var, hacca gitmek var, zikretmek var… Hayr u hasenât yapmak var… “İslâm’ın bütün emirlerini çok güzel, çok mantıklı, çok faydalı, çok hikmetli gördüğüm için; ötekilerin de ibadetlerinin bomboş olduğunu gördüğüm için; maksatsız, faydasız, gayesiz, lüzumsuz gördüğüm için müslüman oldum.” diyor.

Şimdi muhterem kardeşlerim!… Hakîkaten düşününce bir ay boyunca bir eğitim görüyoruz. İbadet yapıyoruz diye kendi irademizi kuvvetlendirme eğitimi görüyoruz. Su helâldir, su içmiyoruz. Yemek helâldir, yemek yemiyoruz. Günde kaç bardak su içerdik, çay içerdik susuzluğumuzu giderirdik, meşrubat içerdik. Gazozlar gelsin, pepsiler gitsin, bilmem ne derken; pastalar geldi, meyvalar geldi… Yasak!.. Niye yasak?.. Kendi irademizle kendimiz Allah’ın emri olduğundan yemiyoruz. Kendimizi tutmayı öğreniyoruz, bir şeyi arzu ettiğimiz halde sabretmeyi öğreniyoruz, sakınmayı öğreniyoruz.

–Bu ne mânâya geliyor?..

“–Ey kullarım bakın! Sizin en büyük ihtiyacınız olan su, en büyük ihtiyacınız olan yemek; bakın bunları yememeyi başarıyorsunuz ya, ihtiyacınız olmayan günahlara hiç yanaşmayın!..” mânâsına geliyor.

Günaha ne ihtiyacı var insanın?.. Helâller var o kadar… Helâller varken, haramların adı mı olur?.. İnsan dönüp de haramın yüzüne mi bakar?..

Bizim fakültemizde Abdülhâlik Bey diye bir profesör vardı. Eskiden milli eğitim bakanlığı da yapmış, çok eski yıllarda… O kendisi anlatmıştı. Almanya’ya gitmiş, işte diplomatik bir ziyarette… Bunun önüne içki de koymak istemiş Almanlar…

O demiş ki:

“–İçki koymayın!”

“–Niçin efendim?” demişler.

O da filozof olduğundan, felsefeci olduğu için, şöyle cevap verdim diye anlatıyordu. Demiş ki:

“–Allah’ın meşrubat olarak o kadar çok helâlleri var ki, o helâlleri bırakıp da harama el uzatmağa lüzum yok! İhtiyaç da yok!..”

Hakîkaten de ihtiyaçtan mı içiyor insanlar?.. Hayır!..

Bir fıkra anlatırlar: Eski devirde şehirlerde içki yasakken, kervanla gidiyorlarmış akşamcılar… Sofra kurmuşlar, mezeleri çıkarmışlar. Deveci de şöyle yan yan bakıyormuş, canı istiyormuş. “Efendiler, zenginler sofra kurmuşlar. Kimbilir kaymak vardır, bal vardır, tatlı vardır, şehirlilerin yemekleri vardır…” diye düşünerek geçerken, “Gel!” demişler, o da oturmuş.

O yemeklerden almış, tatmış. Derken, bir kadeh rakı vermişler buna… Bir içmiş rakıyı… Allaaah, ağzından midesine kadar alev alev yanmış içerisi… Gözünden ateşler fışkırmış. Öksürmüş, aksırmış. Gözünden yaşlar akmış. Ondan sonra, acıyarak bakmış adamlara:

“–Beyler, efendiler siz bunu hükümet zoruyla mı içiyorsunuz?” demiş.

Hükümet zoruyla sözü burdan kalmış diye anlatıyorlar.

Yâni, hükümet mi zorluyor da bu çirkin, acı, pis, berbat, sıhhate zararlı, karaciğeri harab eden, mideyi delen şeyi içiyorlar?.. Kanûnî mecburiyet mi var, asker mi bekliyor başında?.. Faydalı bir şey değil, zararlı bir şey… Tatlı bir şey değil…

Sigara da böyle… Vardır içinizde kaç tane sigara içen insan… Sigaranın da faydası yok!.. Dumanını yel alır, parasını el alır, derdi kalır size… Kanser yapıyor, çeşitli rahatsızlıklar yapıyor diyorlar. Onun için helâller varken, helâllerden istifade etmeli insan…

Şimdi ramazan boyunca, Allah’ın helâl kıldığı şeyleri bile, çok ihtiyaç duyduğumuz şeyleri bile yemiyoruz. Yaşamak için su lâzım, yiyecek lâzım; onları bile yemiyoruz. Yâni aslî ihtiyaçlarımızı bile yemiyoruz; ihtiyacımız olmayan, kıyıda kenarda adı anılmayacak olan haramlara hiç uzanmayacağız. Kendimizi tutabilmeyi öğreneceğiz. Bir ay bunun talimini yapmış oluyoruz. Takvâ eğitimi olmuş oluyor.

Orucun hikmetlerinden birisi de; Allah insanlara cehennemeden sakınmayı emretmiş, cehennemden sakınmak için de insanın arzularını tutması lâzım!.. Arzularını tutmak için de irade eğitimi lâzım!..

Şimdi, bizim millî eğitimimizin en eksik taraflarından birisi, bilgi öğretiyor, ahlâk öğretmiyor. Vicdan eğitimi yok, ahlâk eğitimi yok; sadece bilgi öğretiliyor. Halbuki ahlâk eğitimi daha önemli… İnsan cahil olabilir ama, güzel ahlâklı olursa çok faydalı olur.

İslâm’ın ilk devirlerinde Hazret-i Ömer halifeyken Mekke-i Mükerreme’ye gidiyordu. Yanına bir arkadaşını almış; asker yok, tantana yok, lâlettâin yolcu gibi Mekkeye’ye doğru gidiyorlar. Yorulmuşlar, gölgelik bir yere oturmuşlar. Orda bir çoban da koyunları otlatıyormuş.

Hazret-i Ömer çobanı çağırmış:

“–Şu koyunlardan bir tanesini bize sat!” demiş.

Kesecek, yiyecekler. Parasını da verecek.

Çocuk karşısındakinin kim olduğunu bilmiyor, demiş ki:

“–Koyunlar benim değil… Ben sadece çobanım, sahibi değilim; satamam!”

“–Sat da kurt yedi dersin, ne olacak?..”

Demiş ki:

“–Hadi koyunların sahibini aldattık, Allah’ı aldatabilir miyiz?..” demiş.

Bu neyi gösteriyor?.. Hazret-i Ömer zamanında, daha İslâm yeni… Dağdaki çoban bile sapasağlam ahlâka sahip… Onun için güzel mü’min sahtekârlığı, yalanı dolanı yapamaz.

Hazret-i Ömer bir gece Medine’nin sokaklarında dolaşırken, bir evden bir ses geldi. Kızına sesleniyor kadın:

“–Kızım, sağdığın sütün içine birazcık su katıver!” diyor.

Hazret-i Ömer duvarın dışından geçiyor, ama ses duyuluyor. Çünkü, betonarme binalar değil… Çalılar örülüyordu, iki taraftan sıvanıyordu. İşte Medine’nin o zamanki evleri böyleydi.

Kızı itiraz ediyor:

“–Anne, Hazret-i Ömer dellal çıkartıp ilan etmedi mi?.. ‘Sütlerinize su karıştırmayın, halis satın!’ diye söylemedi mi?..”

“–Kızım sen de, şimdi Hazret-i Ömer nerden bilecek; kat!” diyor.

“–Hazret-i Ömer bilmiyor ama, Allah bilmiyor mu anne?..” diyor.

Bak, genç kız ne söylüyor, dağdaki çoban ne söylüyor!.. Bu nedir?.. Bu ahlâk eğitimidir. Ne olmuş?.. İslâm’ın mayası tutmuş da, halk müslüman olmuş; Allah korkusuna sahib olmuş, takvâya sahib olmuş. Zorluyorsun günahı yapmıyor; süte su katmıyor, koyunu satmıyor.

Şimdi?.. Şimdi bu kadar bilgi var ama, reisicumhurlar şikâyet ediyor, “Rüşveti engelleyemiyoruz!” diye… Çünkü alan da râzı, veren de râzı…

Haa, burda bir büyük hatâmız çıktı ortaya… Millî eğitimin büyük bir hatâsı çıktı ortaya… Evet mühendis yetiştirdik, evet doktor yetiştirdik, evet münevver yetiştirdik, evet bakan yetiştirdik amma, bilgi öğrettik, ahlâk öğretmedik. Onun için, rüşvet engellenmiyor, mafialar hakim oluyor, sûistimaller oluyor… Her gün gazetelerden binbir tane rezâlet duyuyoruz.

Onun için, aziz ve muhterem kardeşlerim! Mutlaka ahlâk eğitimine, takvâ eğitimine, ruh eğitimine önem vermek lâzım!

Biliyorsunuz insanoğlununu bir bedeni var… Bu bedenin içinde nefsi var… Bu nefis esas itibariyle insana bir takım duygular veriyor, bir takım isteklerde bulunuyor. Nefsin isteklerine ne diyoruz?.. Hevâ-yı nefs diyoruz veya şehevât-ı nefsâniye diyoruz. Şehevât ne demek?.. Şehvetler demek; iştahâ, istekler, kuvvetli arzular demek… Yâni, insanoğlunun içinde bir nefsi var, bir takım istekler öne sürüyor. İnsan bunlara uyduğu zaman, haramlara dalıyor.

(İnnennefse leemmâretün bissûi illâ mâ rahime rabbî) “Nefis insana kötülükleri emreder, keyfiyle ameli emreder, şehevâtı emreder. Allah’ın rahmetine mazhar olup da günahlardan korunanlar müstesnâ…” Çoğu kimse nefsin arzularına uyup da günahları işlerler, günahlara dalarlar.

Bu günahlara daldığı zaman da, işte mü’min iken bile cehennemi boyluyor, milyonlarca sene yanma durumuna düşüyor.

O halde ne yapmak lâzım?.. Şehevât-ı nefsâniyyeye uymamak lâzım!.. Hevâyı nefse karşı koymak lâzım, direnebilmek lâzım!.. İnsan içinde Kur’an-ı Kerim’le, İslâm imanıyla terbiye görmüş olan aklını emir tayin etmesi lâzım!.. İnsanın vücudu bir ülkeyse, bu ülkeyi kimin idare etmesi lâzım?.. Aklın idare etmesi lâzım!.. Akılla mantıkla idare edilmesi lâzım!.. Ama nasıl akıl?.. İmanlı akıl, Kur’an’a dayanan, dine dayanan bir aklın idare etmesi lâzım!…

Eğer akıl idare etmez de, insanın içindeki nefs-i emmâresi insanı idare ederse;

(Kad eflehâ men zekkâhâ. Ve kad hàbe men dessâhâ) “Nefsini terbiye edemeyen, hevâ-yı nefsine esir olan insan mahvolur, perişan olur.” Nefsi terbiye etmek lâzım!.. İşte bu nefsin terbiyesi ve nefse takvâyı öğretmek, bu oruç ayında oluyor.

İslâmın beş büyük farzından üçü burada yapılıyor: Kelime-i şehâdet ramazanda var… Nasıl var?.. Peygamber SAS buyuruyor ki:

“Ramazanda dört şeyi çok yapın:

1. Eşhedü en lâ ilâhe illallah’ı, Kelime-i şehâdeti çok söyleyin!..

2. Estağfirullah’ı çok söyleyin!..” Ne demek?.. “Yâ Rabbi, beni mağfiret eyle… Benim ayıplarımı, günahlarımı siliver…” demek.

3. “Allah’tan cenneti isteyin!..

4. Cehennemeden Allah’a sığının!..”

O halde Peygamber Efendimiz’in ramazanda sizlere bizlere tavsiye ettiği şey ne: “Eşhedü en lâ ilâhe illallah”ı çok söylemek, “Estağfirullah”ı çok söylemek… Mânâsını bile bile…

“Yâ Rabbi! Sen varsın, birsin, şerikin, nazîrin yok… Ben sana ibadet ediyorum. Senden başka ma’bud olmadığını biliyorum.” Bu “Eşhedü en lâ ilâhe illallah”ın mânâsı…

Estağfirullah ne?.. “Yâ Rabbi, benim suçlarım, günahlarım var; onların afvü mağfiret edilmesini istiyorum.” demek…

Sonra, “Cennetini istiyorum yâ Rabbi senden!.. Beni o nimetlerini topladığın, sevgili kullarını soktuğun cennetine dahil eyle… Beni cehenneminden âzâd eyle…” diyoruz.

İşte bu nasıl oluyor?.. Nefse takvâsını vermekle, haramlardan, günahlardan kaçınmakla…

Böylece İslâm’ın beş temel emrinden kelime-i şehadet ramazanda var… Sonra namaz var ramazanda… Hem de kaç kat artırıyoruz elhamdü lillâh… Teravihler var, camiye gidiyoruz. Oruç var…

Bir de Peygamber Efendimiz SAS buyurmuş ki: “Ramazanda yapılan ibadetlerin sevabı başka zamanlarda yapılanlara göre yetmiş kat daha sevaptır.” Onun için, bunu bilen mü’minlerin çoğu zekâtlarını ramazanda veriyorlar.

Demek ki, ramazan öyle bir ay ki, kelime-i şehadet var, namaz var, oruç var, zekât var; hepsi var… Her türlü ibadetin içinde toplandığı mübarek bir eğitim ayı… Bu ayın içinde irademizi kuvvetlendiriyoruz, vücud memleketimize aklı sultan yapıyoruz. Hangi aklı sultan yapıyoruz?.. Allah’a inanmış, Kur’an’a bağlanmış, imanlı aklı sultan yapıyoruz; kurtuluyoruz.

(Kad efleha men zekkâhâ) O zaman felâh buluyor insan… Amma, eğer nefsi hakim kılarsak, nefs-i emâre insana hakîm olursa; nefs-i emmâresi kendisine hâkim olanlar ne yapıyor?.. Namaz kılmıyor, şöyle geçerken bakıyorsunuz sigara tüttürüyor, çatır çatur simit yiyor, yiyecek yiyor. Bakıyorsun kazık kadar adam, müslüman evlâdı, anasa babası görse kan ağlayacak; sigara tüttürüyor, namaz kılmıyor, utanmıyor, sıkılmıyor.

Eskiden gayrimüslimler bile, “Müslümanların oruç ayıdır, dışarda yemek yeme!” diye çocuklarını çağırırlarmış. “Müslümanların oruç ayıdır, karşılarında yemek yemeyin!” derlermiş.

Nefs-i emmâresi insana hâkim oldu mu, oruç tutmuyor, camiye gelmiyor, zekât vermiyor, haram helâl bilmiyor. Ne yapıyor sonra?.. Bu aydan hiç istifade edememiş olarak geçip gidiyor.

Peygamber SAS Efendimiz hadis-i şerifinde buyuruyor ki: “Ramazan ayının ecrinden, bereketinden istifade edememiş insan, şakîdir. Hakîkî şakî budur.” diyor.

Şakî ne demek?.. Cehennemlik demek… Süedâ zümresinden değil, eşkıyâ zümresinden, cehennemliklerden… Şakî o kimsedir ki, ramazan gelmiş geçmiş, ramazanın hayrına nâil olamamış, mahrum bırakılmış Allah tarafından…

Biliyorsunuz berat gecesinin duası var… Allah o zaman tesbit ediyormuş mukadderatı diye dua ediyoruz: “Yâ Rabbi eğer benim ismimi şakîler defterine yazdıysan, şu mübarek berat gecesinde benim adımı o eşkıyâ defterinden sil; benim adımı saidler, süedâ defterine kaydet yâ Rabbi!.. Eğer benim adımı zâten süedâ defterine kaydettiysen, öyle takdir etmişsen; aman yâ Rabbi, ismimi orda tesbit eyle, sabit kıl, bana yardım eyle!..” diye dua ediyoruz, said olmayı istiyoruz, saadetli olmayı istiyoruz. Ahirette cennete girip ebedî saadete ermeyi istiyoruz.

Amma, ramazanın hayrından istifade edememiş kimseye, Peygamber Efendimiz diyor ki: “İşte şakî o kimsedir ki, ramazanın hayrından mahrum…”

Şimdi elhamdü lillâh, nasib olmuş sizler camiye gelmişsiniz. Allah size nasib etmiş, evine almış. Camiler Allah’ın evidir, Allah’ın misafirisiniz siz… Bu çok büyük bir bahtiyarlıktır ki, herkese nasib olmuyor. Bu nimetin kadrini kıymetini bilin!.. Etrafınızdaki komşularınızdan, arkadaşlarınızdan, tanıdıklarınızdan –askerlik arkadaşı; sokak, mahalle, mektep arkadaşı, dükkân arkadaşı– kimse, o arkadaşlarınıza da ikaz edin, ihtar edin, doğru yola çekmeğe çalışın!.. Şu ayın hayrından, bereketinden mahrum kalmasınlar!..

Son bir hadis-i şerifi söyleyerek sözümü tamamlamak istiyorum. Peygamber Efendimiz’in bir hadis-i şerifinde şöyle anlatılıyor:

Hutbe okumak için minbere çıkıyormuş Peygamber Efendimiz… Bir adımını atmış, “Amin…” demiş. Bir adım daha atmış, yine “Amin…” demiş. Bir merdiven daha çıkmış, yine “Amin…” demiş. İnince sormuşlar:

“–Yâ Rasûlallah! Eskiden hutbeye çıkarken, böyle yapmıyordunuz. Bugün her adımınızda bir defa ‘Amin…’ dediniz; niye?..”

Demiş ki:

“–Cebrâil AS geldi, bana çıkarken… Üç beddua etti, ben de onlara amin dedim.”

Ne imiş o üç beddua, onu da size nakledeyim. Birisi bizim bu ramazanla ilgili…

Cebrâil AS buyurmuş ki:

“–Ramazan gelip geçtiği halde; ramazana ulaşıp, ramazanı yaşayıp, ramazan geçtiği halde, Allah’ın rahmetine eremeyen kimseye yuh olsun, yazıklar olsun, burnu yerde sürtsün!’

(Rağime enfühû) Arapça tabiri bu… Böyle demiş Cebrâil AS, Peygamber Efendimiz de:

“–Amin…” demiş.

Yâni, Cebrâil AS’ın bedduasına Peygamber Efendimiz de katılıyor, “Amin…” diyor.

İkincisi:

“–Anne veya babasına yetişmiş, ya da her ikisine yetişmiş de cenneti kazanamamış kimseye yazıklar olsun!..” demiş.

“–Amin…” demiş Peygamber Efendimiz…

Burdan da ne anlıyoruz: “Eğer bir insan annesine babasına güzel evlâtlık yapar da duasını alırsa, cenneti kazanacak, garanti demek… Kazanamamışsa yuh olsun, yazıklar olsun!..” diyor. Peygamber efendimiz de o bedduaya “Amin…” diyor. Bu duruma da dikkat etmek lâzım!..

Üçüncüsü nedir:

–Ben Rasûlüllah anılıyorum da bir toplantıda, benim adımın geçtiği yerde, bir dudağını kıpırdatıp da bana salevât getirmemişse bir kimse; “Yâ Rasûlallah sana salevat getirmemişse bir kimse, ona da yazıklar olsun, burnu yerde sürünsün!” dedi Cebrâil; ben de ona “Amin…” dedim.

Demek ki üç vazife çıkıyor ortaya:

1. Rasûlüllah SAS Efendimiz’in adı anıldığı zaman, Hazret-i Muhammed denilince “Aleyhis selâm” diyeceğiz, “Sallahu aleyhi ve sellem” diyeceğiz. Dilimizi alıştırmış dedelerimiz, Allah râzı olsun; farkına varmadan söylüyoruz. İsa Aleyhisselâm, Mûsa Aleyhisselâm, Muhammed Mustafâ Aleyhisselâm deyiveriyoruz. Sanki ismi gibi geliyor bize… Allah râzı olsun, büyüklerimiz ne iyi terbiye etmişler bizi…

Getirmesek ne olacak?.. Ben okurken bizim fakültelerde böyle hocalar vardı. Sonra İlâhiyat Fakültesi’nde bu tip hocalar vardı. “Muhammed” diyor. “Muhammed geldi, Muhammed gitti…” Muhammed senin askerlik arkadaşın mı?.. Allah’ın en sevgili kulu!.. Allah’ın habibi o, Allah’ın sevgilisi, rasûlü…

Sen, “Süleyman geldi, Süleyman gitti…” diyebiliyor musun reisicumhura?.. “Sayın reisicumhurum!” deniliyor; “Sayın başbakanım, sayın bakanım, sayın müdürüm…” deniliyor, saygı gösteriliyor. “Muhammed” demeye ne hakkın var?.. Gayrimüslimler bile (Yâ Ebelkàsım!) “Ey Kàsım’ın babası!” derlerdi. Künyesiyle hitab ederlerdi ki, asillere künyesiyle hitab edilirdi, ismiyle hitab edilmezdi.

Babanın ismi Ahmed’se, sen babana “Ahmed gel!” diyebilir misin?.. Bir tokat çarpar baban sana, herkes de kınar. Babasına, “Muhterem babacığım!” der insan; ismiyle hitab edilmez.

Peygamber SAS’in ismi anıldığı zaman, biz ona aşk ile şevk ile –“Aşk ile şevk ile eytün essalât!” dediği gibi Mevlid’de– salât ü selâm getireceğiz. Neden?.. Çünkü, dinimizin en mühim esaslarından bir tanesi, Rasûlüllah’ı sevmesidir insanın… Peygamber Efendimiz yeminle söylüyor:

(Vellezî nefsî biyedihî) “Canım elinde olan Allah’a yemin ederim ki, (lâ yü’minü ehadüküm) sizden biriniz hakîkî mü’min olmuş olamaz; (hattâ ekûne ehabbe ileyhi min vâlidihî ve veledihî ven nâsi ecmaîn) ben ona babasından da, evlâdından da, bütün öteki insanların hepsinden de daha sevgili olmadıkça, o hakîkî iman etmiş olmaz!” diyor.

Mü’minin vazifesi neymiş, gerçek mü’min olmasının şartı neymiş?.. Rasûlüllah’ı her şeyden çok sevmekmiş. Canından da çok sevecek!.. Ashâb-ı kirâm, “Anam babam, canım sana fedâ olsun yâ Rasûlallah!” derlerdi.

Onun için “Muhammed” deyince yüreğimiz ağzımıza gelecek. Sevdiğimiz, başımızın tacı, gözümüzün nûru, Muhammed-i Mustafâ SAS diyeceğiz, sevgi göstereceğiz.

Ben İran’a gittim 1981 yılında… Onbeş kişilik bir heyeti devlet gönderdi. Kutlama törenlerinde bulunduk. Bizi en büyük otellerinde ağırladılar. Devrim muhafızları, önde arabalar, arkada arabalar; resmî merasimle toplantılarda bulunduk. İşte o zaman Humeynî mânevî liderdi. Emin olun her seferinde, “İmam Humeynî” dendi mi, salondaki herkes hooop ayağa kalkıyor, “Allàhümme salli alâ muhammedin ve âli muhammed” diyorlar. Bir cümle sonra bir daha “İmam Humeynî” desin, hoop yine herkes ayağa kalkıyor, “Allàhümme salli alâ muhammedin ve alâ muhammed” diyor. Yâni, böyle edeb gösteriyorlar.

Biz de ne yapacağız?.. Biz de Peygamber Efendimiz’in adı anıldı mı, sevgiden coşacağız, salât ü selâm getireceğiz. Bu bir… “Bunu yapmazsa bir insan, yazıklar olsun! Burnu yerde sürtsün!” diyor, Cebrâil böyle söylüyor. “Burnu yerde sürter.” mânâsına da geliyor.

2. Anne ve babamıza iyi evlâtlık edeceğiz, duasını alacağız, rızâsını kazanacağız. Elini öpeceğiz, hediye vereceğiz, istediği yere götüreceğiz. “Bir emrin var mı?” diyeceğiz. Sabahleyin uğrayacağız, akşamleyin uğrayacağız.

Benim rahmetli annem anlatırdı. “Evlâdım bir gün gelir evlenirseniz, halimizi hatırımızı siz sorun, elin kızına bırakmayın!” derdi. Fıkra anlatırdı: Adam kasabada pazara inecekmiş, hanımına diyor ki:

“–Annem bir şey istiyor mu, bir sor!”

Gelin de gidiyor:

“–Oğlun pazara gidecek anne, inci boncuk ister misin?” diyor.

Kadın kızıyor:

“–İstemem!” diye bağırıyor.

İhtiyarlar boncuğu ne yapsın?.. Sonra geliyor:

“–Bak duydun ya, istemem dedi. Bangır bangır bağırıyor, sana kızdı.” diyor, fesatlık yapıyor. Öyle olmayacağız.

“Siz gelin, kendiniz sorun halimizi!” derdi. Öğretirdi bize rahmetli annemiz… Nur içinde yatsın, Allah cümle geçmişlerimize rahmet eylesin…

Öyle başkasına havale etmeyeceksin. Sabahleyin ineceksin, “Babacığım!” diyeceksin elini öpeceksin. Akşamleyin elini öpeceksin. Kapıcıyı gönderip de, “İhtiyacı varsa alıver!” demeyeceksin, kendin alacaksın! Kendin seçeceksin, kendin götüreceksin! O da diyecek ki: “Allah râzı olsun bu benim evlâdımdan… Tuttuğu altın olsun… İki cihanda aziz olsun… Allah cennetiyle, cemâliyle müşerref eylesin…” Tamam…

Cennet annelerin ayağı altındadır. Annesine babasına erişti mi, duasını aldın mı insan, Allah kabul edecek, cennete girecek. Bu fırsatı kaçırdı mı, burnu yerde sürtecek. Sürtsün, cennetlik olamadıktan sonra sürtsün, Yazıklar olsun, vah vah…

Annemiz babamız sağsa hürmet edin, cenneti kazanmayı bilin!..

3. Üçüncüsü de, yine bizim içinde olduğumuz ayla ilgili… Ramazan gelip geçip de istifade etmeyen insan olmamaya çok gayret gösterin, çok dikkat edin!.. Ramazanı ciddîye alın!.. Çok çalışın, çok yalvarın!.. Çok namaz kılın, çok dua edin, çok Kur’an okuyun, çok sadaka verin!.. Ne yaparsanız yapın, allem edin kallem edin ramazanda müjdeyi alın, Allah’ın mağfiret ettiği, cehennemden âzâd ettiği kullardan olun!..

Benim talebelerimden birisi kafile başkanı olarak Hicaz’a gitmişti muhterem kardeşlerim!.. Döndü geldi, bizim evde bizi ziyaret etti:

“–Hocam, bizi kafile başkanı yaptılar âcizâne… Yedi tane otobüs vardı elimizde… Karayoluyla hacca götürdük, getirdik.” dedi.

“–Nasıl geçti, nasıl hacı efendiler?..” dedim.

“–Hocam maalesef milletimiz cahil!.. Oraya gidiyorlar, Hicaz’ın kıymetini bilmiyorlar da, çarşı pazarda vakit geçiriyorlar. Akşamleyin de birbirlerine aldıklarını gösteriyorlar. Sen bunu kaç riyale aldın?.. Nerden aldın?.. Harem’in kaç tane minaresi var, kaç tanesi kapısı var?.. Bilmem ne… Olmadık şeylerle meşgul oluyorlar.” dedi.

Yahu, insan çarşı pazarda vaktini geçirir mi?.. Ömründe bir defa gittiği bir yer… Attığı bir adıma yediyüz Mekke hasenesi sevab veriliyor. Yaptığı ibadetler yüzbin misli Mekke’de… İnsan orda çarşı pazara gider mi?.. Çarşı pazarda vakit öldürür mü?.. Git, Harem-i Şerif’te Kur’an oku, namaz kıl, hayır yap, hasenat yap…

“İşte yatıyorlar, uyuyorlar, gafletle vakit geçiriyorlar… Yalnız bir tane aşık bir insan vardı kafilemde…” dedi. Çok duygulandırdı beni.

“Medine’ye gittiğimiz zaman, otobüsten bir inişini görecektiniz! Otobüsten indi, yerleri öptü, ağlıyordu. Rasûlüllah buralara ayağını bastı mı diye ağlıyordu. Aşık, seviyor. Yerlere yüzünü gözünü sürdü.

Haccı çok güzel yaptı. İbadetini çok güzel yaptı, kimseyi incitmedi. Hayır hasenâtını güzel yaptı. Sonra dönüşe geçtik, Medine-i Münevvere’ye geldik.” dedi.

Bakın muhterem kardeşlerim: Rüya görmüş bu aşık… Rüyada Rasûlüllah SAS Efendimiz’i görmüş. Rasûlüllah SAS Efendimiz ona demiş ki: “Evlâdım haccın makbul oldu. Kâğıt kalem getir de haccının makbul olduğunu bir kâğıda yazayım, imzalayıvereyem!” demiş rüyada…

O da gitmiş içteki odaya; kâğıt aramış, kalem aramış, Rasûlüllah’a kâğıt yetiştireceğim diye… kâğıdı kalemi bulmuş, gelmiş. Bakmış ki, Rasûlüllah’ı oturuyor bıraktığı yerde şeyhi oturuyor. Tabii, bunun da mânâsı şu: Şeyhi Rasûlüllah’ın hakîkî varisi demek yâni…

İnsan haccı yapınca, böyle bir iltifata ermesi ne güzel değil mi?.. Hacca gitmiş gelmiş, rüyada Rasûlüllah’ı görüyor; “Haccın kabul oldu evlâdım! Getir bir kâğıdı da yazıvereyim, imzalayıvereyim!” diyor Rasûlüllah rüyada… Ne mutlu?..

Onun için Aziz ve muhterem kardeşlerim!.. Şu mübarek günlerde dua edelim de, Allah Rasûlüllah’ı rüyamızda bize göstersin de, “Ramazanın kabul oldu evlâdım!” diye Rasûlüllah’ın iltifatını Allah cümlemize nasib eylesin…

Sübhâneke lâ ilmelenâ illâ mâ allemtenâ inneke entel alîmül hakîm… Sübhâne rabbike rabbil izzeti ammâ yesıfûn… Ve selâmün alel mürselîn… Vel hamdü lillâhi rabbil âlemîn… Elfâtiha!..

13. 2. 1995 / 13 Ramazan 1415 – AKSARAY-Mahmud Esad Coşan (rh.a)

Etiketler:

Malasef Yorumlar Kapalı.