Oops! It appears that you have disabled your Javascript. In order for you to see this page as it is meant to appear, we ask that you please re-enable your Javascript!
Kategoriler
Tavsiye Siteler
Son Yazılar
Son Yorumlar
8 sene önce tarafından yazıldı, 467 kez okundu ve hakkında yoruma kapatıldı.

 

İSLAM HUKUKUNDA DARUL-HARP    

         DARUL-İSLAM MESELESİ

 

 

Başlangıç ve her şeyin evveli nihayetsiz her şeyin sonu, Kadim, Kerim, fazilet ve cömertlik sahibi varlığı kendinden,  alemlerin yegane gerçek hükümdarı,  Rabbi olan Allah’a Hamd ve senalar olsun. Kıyamete dek salat ve selam rahmet Nebisi, Ümmetin şefaatçisi,  halkın aynasında Hakkın kainattaki tecellilerinin en mükemmeli olan Peygamberimiz, Seyyidimiz, Rehberimiz  Hz. Muhammed Mustafa’ya  (s.a.v ) Onun pak, temiz,  şerefli Alinin ve Güzide  Ashabının, Salihlerin ve onlara uyanlara olsun.

 

Allah’a Hamd Rasulüne salat ve selamdan sonra şunu bil ki Darul Harp ve Darul İslam mevzusu öteden beri Müslümanlar arasında iyi anlaşılmayan bir mevzu olmuştur. Bu sebepten dolayı da insanlar  her türlü olay ve durum karşısında bulundukları beldeleri burası darul harp veya darul İslam diye parsellemeye başlamışlar ve olayları çıkılmaz bir hale sokmuşlardır. Bundan dolayıdır ki biz Darul harp ve Darul İslam mevzusunu İslam Hukukunda yeri ve uygulanış tarzı Cihat ve cihadın hükümlerini kısa ama öz bir şekilde ele almaya çalışacağız inşaallah. Çünkü bazıları insanları cihat etmeye çağırıyor ve Cihat dan bahsederken de İslam hukukunda anlatıldığının tersine hareket ediyorlar, bazıları da farkına varmadan şerefli bir ibadet olan cihadı hakir görüyor ve yanlışa, hataya düşüyorlar. Bu her iki halinde anlaşılması için yani cihat yapalım diyenlerin cihat hükümlerinin neler olduğu, hükmü ve uygulanış tarzı ve cihatta neymiş bu zamanda cihat yoktur diyenlerin de farkına varmadan düştükleri hatayı bir nebze olsun aydınlatmak maksadıyla bu çalışmayı yapıyoruz.  Gayemiz doğrunun doğru olarak yanlışın da yanlış olarak bilinip inanılması ve hatalarımızdan fazla zaman kaybetmeden dönülmesidir. ( Detaylı bilgi edinmek isteyenler Fıkıh kaynaklarına baka bilirler.)  Güç, kuvvet, tevfik , inayet,yardım Allah’tandır.

CİHAD

 

Bismillahirrahmanirrahim  “Besmelesiz başlanan hiçbir işte hayır yoktur”  ve “Besmele her hayrın başıdır”buyuruyor Allah Rasulü (s.a.v) biz dahi besmele ile başlarız.

Cihadın Tarif ve Mahiyeti: Cihad lügatta güç ve gayret sarfetmek veya amelde mübalağa göstermek manalarına gelir. Hukuk ıstalahında ise cihad “Allah yolunda can,mal, dil ve sair vasıtalarla muharebede elden gelen güç ve gayreti sarf etmek manasını ifade eder.

(Hamidullah İsl.Dev.İdaresi s.131-Bilmen 3.334,354-Y.Kerimoğlu K.kavramlar cihad mad.)

“Allah yolunda cihadın manası Allah’ın zatı ve ilayı kelimetullah hususunda nefsi yormak da mübalağa göstermektir.  (İbni Rüşd el-mukaddimat1.259)

Cihad kelimesi terim olarak gayrımüslimlerle savaşda gayret sarfetmek manasına kullanıldığı gibi nefis, şeytan ve fasıklarla mücahede içinde kullanılır. Nefs ile mücahede dini esasları öğrenip ona göre amel etmek ve diğerlerine de öğretmekten ibarettir. Şeytanla cihad ondan gelen şüphelere ve süslü gösterdiği şehvetlere karşı koymaktır.

 Kafirlerle cihad el, mal, dil ve kalp ile olur. Fasıklarla ise el, sonra kalp ile olur.

İbn Rüşd (520/1126) cihadı şu kısımlara ayırır.

a)      Kalp ile: Nefis ve şeytanla yapılan cihad.

b)      Dil ile: İyiliği emir ve kötülükten nehyetmek Münafıklarla yapılan cihatta bu kısma girer.

c)      El(Kuvvet)ile: İdareci ve yetkililerin insanları haram ve batılları irtikab etmekten ve farz ve emirleri terkten tedip yoluyla alıkoymaları. Hadd ve cezaların tatbiki de bu kısma girer.

d)      Kılıç ile: Din hususunda gayri Müslimlerle yapılan savaş.

Kulun nefsi ile olan cihadı dış düşmanlara karşı olan cihada nispetle asıldır. Dış düşmanla cihat bunun fer’idir.Allah Rasulü (s.a.v) “Mücahit nefsiyle cihad edendir” buyurmuşlardır.

Hz.Cabir (r.a) gelen başka bir rivayette Peygamberimiz (s.a.v) Şöyle buyurmuştur: “Hz.Peygamber (s.a.v) bir gazadan geldi de Hoş geldiniz!… ama küçük cihaddan büyüğe geldiniz Ashap büyük cihad nedir diye sordu Rasulüllah (s.a.v) kulun heva ve hevesi ile mücadelesidir”. Buyurdu. Evet  Zühd ve Takva hayatını esas alan bir mümin Resulü Ekremin  (s.a.v) sünnetine riayet etmesi ve cihadın bütün unsurlarını eda etmeye çalışması şarttır.(Y.Kerimoğlu K.Kavramlar s.84 Cihad mad.)

 Bundan nefisle cihadın asıl olduğu anlaşılmaktadır. Unutmayalım ki  Müslüman her zaman kafirlerle savaş yapmaz ama nefs ve şeytanın vesvese ve desisesi her zaman vardır. Bu durum da nefs ve şeytanla mücadele farz-ı Ayn bir ibadet olduğundan asıldır diyoruz.

Nitekim ayette: “ Heva ve Nefsini İlah edineni gördünmü.” (Furkan 43) Buyurulur. Kişiyi ilahlık iddiasına kadar götüren şeytan ve Nefsin vesveseleriyle elbette mücahede etmek daha büyük ve uğraşılması gereken bir ibadettir.

 Allah’ın emirlerine uymak hususunda nefsiyle cihat etmeyen dış düşmanlarla da cihat edemez.. Çünkü amel, ibadet nefsin kırılmasına ve kalp deki iman nurunun artmasına, imanın kemalata ulaşmasına bir vesiledir. Nefsini bu şekilde eğitmeyen bir insan gerçekten sağlam bir imanı gerektiren cihad vazifesini  imanı zayıf olduğu için yapamayacaktır. (İbn Kayyim Zadül Mead 2, 38)

Verilen bu kısa malumattan da anlaşılacağı gibi cihat kelimesi geniş anlamda başta nefs ile mücahede olmak üzere, iyiliği emir ve kötülükten nehy, toplumda İslami esaslara riayeti temine çalışmak İslam’ı tebliğ etmek ve dış düşmanlarla mücahede de bulunmak gibi manalara şamildir.

Cihadı Müslümanların gayri Müslimleri zorla İslam’a sokmak için onlarla yaptıkları savaş şeklinde göstermek hiçbir mesnede dayanmamaktadır. Batılı müellifler öteden beri cihadın tüm dünya Müslüman oluncaya veya İslam hakimiyetine boyun eğinceye kadar onlarla savaşmak manasını ifade ettiğini; İslam’a göre Müslüman bir devletin gayrı Müslim devletlerle münasebetlerinin sulh değil de harb esasına dayandığını ve buna bağlı olarak da dünyanın darulislam ve darulhab olarak taksim edildiğini iddia etmektedirler. (Khadduri war and Peace in the Law of Islam s.52.53,144,251)

 Hakikatte ise cihadın meşru kılınmasının sebebi kendilerine cihad ilan edilecek kimselerin Müslümanlara karşı harbi, yani muharip bir düşman durumunda olmalarıdır.   Cihad haksız tecavüzleri önlemek, insan hak ve hürriyetlerini korumak, toplumun sulh ve saadetini temin maksadıyla teşri kılınmıştır. Serahsi bu hususu gayet güzel bir şekilde belirtir “Cihaddan maksat Müslümanların emniyet içinde bulunmaları ve din, dünya işlerini yürütme imkanına kavuşmalarıdır.” (El Mebsut x, 3)

Cihad Farizası (Hükmü): Cihad Mevla-i Zülcelalin Müslümanların temizlenmesine, şehadete, cennete ve rızaya kavuşması, toplum refah ve düzeninin sağlanması için müminlere emir buyurmuş olduğu bir vasıtadır. Bu da cihadı Allah Tealanın koymuş olduğu kurallara göre uygulamak dan  cihadın hükümlerini iyi bilmek den geçer.

Aksi halde bu şerefli ve faziletli ibadetten hiçbir fayda ve menfaat göremeyiz. Cihadın hükmüne gelince:  Cihad farz-ı ayn ve Farz-ı Kifaye diye ikiye ayrılır.

a) Farz-ı Ayn: Düşmanın bir İslam beldesine hücum etmesi halinde olduğu gibi umumi ise cihada gücü yeten her Müslüman için farz-ı ayn olur. Çünkü Kuranda: “Ağırlıklı ve ağırlıksız olarak cihada çıkın” buyurulur. (Tevbe 41)

Bu ayet genel savaş çağrısı hakkında nazil olmuştur. Başka bir ayette de: “Medine ahalisine de çevresinde ki bedevilere de Allah’ın Rasulünden geri kalmaları ve onun kendi nefsini sakınmadığı şeylerden kendilerini sakınmaları yakışmaz” buyurulur.(Tevbe 120)

Savaş umumi olduğu zaman kadın kocasının izni olmadan çocuk da  Anne-Babasının izni olmadan cihada katılmaları caizdir. Cihad umumi olduğu zaman katılmak farz-ı ayndır.

Cihad hangi hallerde Farz-ı Ayn olur: Cihad üç halde Farz-ı Ayn olur

1- Her iki ordu karşı karşıya gelir ve saflar karşılıklı durursa, orada hazır olanın geri gitmesi haram olur ve orada kalmak kaçınılmaz olur. Çünkü Allah teala: “Ey iman edenler! Savaşmak isteyen bir topluluk gördüğünüz zaman sebat edip yüz çevirmeyin Allah’ı çok, çok anın” buyurur. (Enfal 45)

2- Kafirler bir beldeye hücum ettikleri takdirde o belde halkı için onlarla savaşmak ve onlara karşı koymak kaçınılmaz olur.

3- İmam (İslam Devlet Başkanı) bir topluluğun savaşa katılmasını isteyecek olursa onunla birlikte savaşa katılmak zorundadırlar. Çünkü Allah Teala: “ Ey iman edenler! Size ne oldu ki Allah yolunda hep birlikte cihada çıkın denildiği zaman yere doğru ağırlaşıp çakılıp kaldınız”buyurur. (Tevbe 38)

Diğer taraftan Buhari ve Müslim de geçen “Cihada katılmanız istendiği zaman cihada çıkın” hadisi de bunu gerektirmektedir. Demek ki  yukarda zikrettiğimiz sebepler olmadığı sürece cihad hiçbir durumda  Müslüman’a farz-ayn olmaz.  Maalesef cihadın hükümlerini, sebeplerini, mahiyetini bilmeyen bazı kendini bilmezler, insanların arasına tefrika ve fitne sokmak amacıyla cihad propagandaları yapmakta insanları farziyeti kati olan ibadetlerden (Namaz, Oruç ,Zekat, Hac) uzaklaştırma onların öğrenilmesine fırsat vermeme gibi yola başvuruyorlar.  saf ve niyeti temiz olan kardeşlerimizin de bu propagandalara kapıldıklarını müşahede etmekteyiz.. Bunlar cehaletten İslam Hukukunu bilmemekten ileri gelmektedir.

Bu kardeşlerimize tavsiyemiz İslam Hukukunu iyi inceleyip öğrenmeleridir.ve ona göre hareket etmeleri ve tahriklere kapılmamalarıdır. İnsan kulaktan dolma bilgilerle bu yolun sonuna varamaz dinini yaşayamaz. Şunu da unutmayalım ki   Hiçbir Müslüman Cihada karşı değildir herkes onun Allah’ın emri olduğunu Müslümanların günahlarından temizlenmeye, cennet ve rızaya kavuşturucu bir unsur olduğunu bilir. Ama onu iyi bilmemeye ve her olay ve durumda da cihad diye ortaya atılmaya  karşıdır çünkü bir insan bir ibadeti tam anlamıyla öğrenmezse nerede, hangi olaylar karşısında nasıl hareket edeceğini bilmez veya eksik bilirse yaptığı ibadetin Allah indinde hiçbir değeri yoktur. Ve kendini kandırmaktan öteye de gidemez. Bizim karşı çıktığımız da budur.   

b) Farz-ı Kifaye: Eğer toplu olarak cihada katılmak gerekmiyorsa seferberlik söz konusu değilse cihad  farz-ı kifayedir. Yani cihada ehil olan herkesin üzerine farz olmakla birlik de bir kısmı bu farzı yerine getirirse diğerlerinin üzerinden düşer cenaze namazında olduğu gibi.

Çünkü Allah Teala: “Allah can ve mallarıyla cihad edenleri oturanlardan derece itibariyle üstün kılmıştır. Bununla birlikte Allah imanlarından ötürü hepsine de güzelliği (cenneti) vaat etmiştir” buyurur (Nisa 95)

Allah teala burada cihad edenlere de cihada katılmayıp oturanlara da güzellik vaat etmektedir. Eğer cihad her halükarda farz-ı ayn olsaydı  oturanlara güzellik vadinde bulunmayıp kınardı. O takdirde oturmak haram olurdu.

 Başka bir ayette de: “ Müminlerin hepsinin cihada çıkmaları gerekmez. O halde her bir taifeden bir grup çıksın kimi de dinde iyice bilgi sahibi olsun. Kavimleri geri döndüklerinde onları Allah’ın azabı ile korkutmak için geride kalmalıdır” buyurulur. (Tevbe 122) 

            Evet bu ayet aynı zamanda ilmin ve bilginin ne kadar önemli olduğuna da dikkat çeker. Bilgisiz bir toplum her zaman çökmeye, yıkılmaya  mahkumdur tarih bunun ibretleriyle doludur. Bir kavim bir millet kendi özünden dininin gerektirdiği hükümlerden uzaklaştıkça, tam anlamıyla anlayıp yaşamadıkça ilimden ve bilimden uzaklaştıkça çöküntüye uğraması kaçınılmazdır.

          Unutmayın ki Dünyadaki bütün kötülüklerin sebebi cehalettir. Hakk’a ulaşmak isteyen herkesin cehaletten kurtulması, ondan uzaklaşması gerekir.

Bilginin ortaya koyduğu delillerin gönüller üzerinde icra ettiği tesiri silâh gücü ile temin etmek mümkün değildir. Onun için kuranda  şöyle buyurulmuştur:

“Ey Muhammed! Insanları Rabbi’nin yoluna, hikmetle, güzel öğütle çağır; onlarla en güzel şekilde tartış. Doğrusu Rabbin, kendi yolundan sapanları daha iyi bilir. O, doğru yolda olanları da en iyi bilir. ” (en-Nahl 16/125).

Temeli ilim yoluyla tebliğ ve davete dayanan Islâmiyette, bu tebliğ faaliyetinin adı “ilim ile cihad”dır. Bu usûle “Kur’an ile cihad” da denilir. En güzel mücadele şekli Kur’an’ın mücadele şeklidir. Bunun için Cenâb-ı Hak:”Sen kâfirlere uyma, uyanlara karşı Kur’an ile büyük bir cihadla cihad et” (el-Furkan, 25/52) buyurmuştur. Ayet-i kerimede Kur’an ile cihadın “büyük cihad” olarak belirtilmesi, Kur’an’ın ilim ile cihad konusuna ne kadar önem verdiği göstermektedir. Hak ve hakikatı, en tehlikeli zamanda bile, hiç bir şeyden korkmadan ve çekinmeden olduğu gibi söylemek de bir çeşit cihaddır. Rasûlullah (s.a.s.) bu konuda şöyle buyurmuştur:

“Zalim bir hükümdar karşısında hak ve adaleti açıkça söylemek, büyük bir cihaddır. ” (Ibn Mâce, Fiten, 4011)

Evet Cihad umumi olmayınca bir kadın kocasının izni olmadan  çocuk da Anne-babasının izni olmadan cihada katılamaz. Çünkü evlilik haklarını yerine getirmek ve anne-babaya itaat farz-ı ayndır.  

Cihad ve Zaruret Kaideleri: İslama göre savaş insan bünyesini telef ve toplum hayatını tahribe yol açtığı için bizatihi “şer” dir. İslam nazarında insan “insan” olmak vasfıyla muhteremdir. çünkü insan Allah’ın yeryüzünde ki Halifesi ve vekilidir. İslam da savaş insana eziyet için değil  ona yapılan eziyeti önlemek için mubah kılınmıştır.

Bu sebeple harbe ancak zaruret halinde başvurulur ve zaruret sınırı da aşılmaz.

Kuranda: “ Eğer Allah insanların bir kısmını diğer bir kısmıyla önleyip savmasaydı yeryüzü muhakkak fesada uğrardı” buyurulur. (Bakara 251)

Ve yine: “Haram ay haram aya bedeldir. Hürmetler karşılıklıdır. Onun için kim sizin üzerinize saldırırsa sizde tıpkı onun üstünüze saldırdığı gibi ona saldırın (fakat daima) Allah dan korkun ve bilin ki şüphesiz Allah takva sahipleriyle beraberdir” buyurulur. (Bakara 194)

Bu zaruretin ne olduğu ise yine kuranda bildirilen ilk savaş ayetinde görülür: “ Size savaş açanlarla Allah yolunda savaşın ancak aşırı gitmeyin şüphesiz ki Allah aşırı gidenleri sevmez” buyurulur. (Bakara 190)

Bu ayette savaşın sebebinin savaş olduğunu açık bir şekilde ifade ediyor. Demek ki herhangi bir çıkar ve dünya ihtirasımız için hiçbir toplumla savaşamayız. Zaten İslam da ki  harp anlayışı Saldırı Harbi değil tam aksine bir  Müdafaa Harbidir.

Zulme uğrayan Müslüman toplumlara karşı tutum:  Zayıf durumda azınlık  Müslüman bir topluluğun onlara zulmeden ve haklarını çiğneyen kendi gayri Müslim devletlerine karşı İslam devletinden yardım istemeleri halinde onlara yardım maksadıyla kuranda: “ İman getirip de hicret etmeyenlere ise hicret edecekleri zamana kadar sizin onlara hiçbir şey ile velayetiniz yoktur.eğer onlar din hususun da sizden yardım isterlerse yardım etmek üstünüze borçtur. Şu kadarki  sizinle aralarında anlaşma bulunan bir kavim aleyhine değil. Allah yapacaklarınızı hakkıyla görücüdür.” Buyurulur. (Enfal 72)

Harp haline yol açan sebepler: İslam insan ve toplumun ıslahını, sulh içinde yaşamalarını gaye edinmiştir. Buna mani olan fertleri cezalarla toplumları da harple vazgeçirmeye çalışır. “Eğer Allah insanların bir kısmını diğer bir kısmı ile önleyip savmasaydı yeryüzü muhakkak fesada uğrardı. Fakat Allah alemlere karşı fazla inayet sahibidir” (Bakara 251)

Bu ayete göre İslam da harbin meşrutiyeti tüm insanlara rahmet gayesine matuftur.

Beşeri ve fıtri olay ve gerçekleri nazara alan İslam iyi komşuluk ve insan hak ve hürriyetlerine saygıya dayanan sulhane münasebetlere yanaşmayan  toplumlara karşı cihadı meşru kabul etmiştir.

İslama göre devletler arasındaki münasebetlerde  ilk etapta sulh esastır.Kuranda: “ Ey iman edenler! Hepiniz top yekun sulhu selama girin, şeyatnın adımları ardına düşmeyin çünkü o sizin apaçık düşmanınızdır. buyurulur (Bakara 208)

İslam düşmandan sulh teklifi geldiği zaman da onu kabul etmelerini ister: “Eğer (düşmanlar) barışa meylederlerse sende ona yanaş ve Allah’a dayanıp güven.” Buyurulur (Enfal 61)

Evet devletler arası münasebetler de normal hal sulh olmasaydı kuran Müslümanları harpten sulha davet etmezdi. Konuyla ilgili Peygamberimizin ( s.a.v) bir hadisi de şöyledir: “Ey insanlar! Düşmanla karşılaşmayı arzulamayın Allah tan afiyet dileyin. Fakat düşmana kavuşunca da arkanıza dönmeyin sabredin ve bilin ki cennet kılıçların gölgesi altındadır.” (Ebu Davut Sünen cihad 98)

İslam’a göre cihada başvurmaktan maksat Emperyalist  bir düşünceyle yayılma, diğer toplumlara hakim olmak, onları zayıf düşürmek sömürmek ve ticari menfaatler sağlamak değil insan hak ve hürriyetlerini korumaktır.

Devletler hukukunda bir devletin hak ve menfaatlerini korumak için yapacağı teşebbüsler görünüş de müdahale sayılsa bile mahiyeti itibariyle “koruma hakkına” dayanan bir “müdafaa” sayılmaktadır. Ancak bunun ölçüsü ve sınırını tespit edecek bir kuruluş olmadığından bu hakkı devletler keyfi takdirler ve siyasi ihtiraslarına vasıta yapmaktadırlar. Fakat İslam bir Müslüman devleti bağlayacak şekilde bu hakkın gaye ve sınırını tesbit etmiştir.

Cihadın sevk ve idaresi tamamen Halifeye ait olup onun emir ve müsadesi olmadan harp açılmaz. Harp halini gerekli kılan düşmanlıktan maksat doğrudan doğruya veya dolaylı yollarla İslam toplumunun varlık ve istiklaline ve Müslümanların dinlerinde fitneye yol açacak şekilde ülkelerine, mallarına ve kendilerine tecavüzdür.

Müslüman olmayan insanlarla münasebetler: İnsanlığı bir aile kabul eden İslam,  toplumlar arasındaki münasebetlerde iyilik ve yardımlaşmanın esas olduğunu da hükme bağlamıştır. Bu sebeple Müslümanlara karşı düşmanca tutum ve davranışlar içinde bulunmayan gayri Müslim toplumlarla iyi münasebetler kurmaktan Müslümanları men etmez.  Aksine bu durumda Müslümanların onlara iyilikte bulunmaları ve adil davranmaları bir vecibe sayılmıştır.

 Müslüman devletin diğer toplumlara karşı takip edeceği dış siyaset şu ayetlerle tespit edilmiştir. “ Sizinle din hususunda muharebe etmemiş sizi yurtlarınızdan da çıkarmamış olanlara iyilik, onlara adaletle muamele etmenizden Allah sizi men etmez. Çünkü Allah sizi ancak sizinle din hususunda savaşmış, sizi yurtlarınızdan çıkarmış ve çıkarılmanıza arka çıkmış olanlarla dostluk etmenizden men eder. Kim onları dost edinirse işte bunlar zalimlerin ta kendileridir”buyurulur. (Mümtehine 8-9)

Bu ayetler Müslüman olmayan toplumlara iyilik ve ihsanda bulunmanın caiz olduğuna delalet eder. Onlara iyilikte bulunmak dostluk ve akrabalık bağlarını koparmamak ve adaletle muamele etmek hükmü “Sizinle din hususunda savaşmayanlar” ifadesinin delaletiyle hiçbir ayırıma gitmeden her devlet ve toplumları içine alır.

Başka bir ayette de: “Ey insanlar! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve bir birinizle tanışmanız için sizi milletlere ve kabilelere ayırdık” buyurulur. (Hucurat 13)

Nitekim Peygamber (s.a.v) Medineye geldiğinde Medine de bulunan Yahudilerle sulhane anlaşmalar yapmış, onlarla ticari dostluklar kurmuş ve bir çok aile ve kabilelerle akrabalık bağları  gerçekleştirmiştir. Eğer bunlar yasak olan şeyler olsalardı İnsanların en hayırlısı bunu yapmazdı, elbetteki Allah tan korkma ve emirlerini yerine getirme hususun da bizim ona veya sahabelere ulaşmamız asla mümkün değildir.

            Kaydedilen bu açık hükümlere rağmen İslamın Hıristiyan ve Yahudilerle iyi geçinmeyi menettiği iddiası  gerçekleri  saptırmaktan başka bir şey değildir. Ehli kitapla münasebetler hususunda Kuranın nassı gayet açıktır:

“ İçlerinden zulmedenler hariç olmak üzere Ehli kitap ile en güzel şekilden başka bir suretle mücadele etmeyin ve deyin ki bize indirilene de size indirilene de inandık. Bizim Allahımız da sizin Allahınız da birdir. (Şukadar varki) biz ancak ona teslim olanlarız” buyurulur. (Ankebut 46)

Din Hürriyeti: İslam kalplere girmek için zor ve baskıyı bir vasıta olarak kullanmaz. Aksine insanın aklına, fikrine ve gönlüne hitabeder.

            İnsanların akıl ve fikirlerini kullanarak dini inançlarını istedikleri gibi seçmeleri için İslam din hürriyetini teminat altına almış iman esasını düşünce ve araştırmaya dayandırmıştır.

            Kuranda: “ Dinde zorlama yoktur Hakikat iman ile küfür apaçık meydana çıkmıştır. (Bakara 256)  ve yine: “ Deki: o (kuran) Rabbimizden gelen bir hakdır. Artık dileyen iman etsin dileyen inkar etsin” (Kehf 29) ve başka bir ayette de: “ Eğer Rabbin dileseydi yeryüzündekilerin hepsi top yekun elbette iman ederdi. Böyle iken sen hepsi mümin olsunlar diye insanları zorlayacak mısın?” buyurulur. (Yunus 99)

            Evet imana davet ancak sevgi ve bağlılıkla olur. Savaş ise kin ve nefrete yol açar İslamın tebliği için harbi değil sulhu temel ve vasıta kabul ettiğini şu olayda açıkça gösterir kuranda: “ Fakat Allah sizin bilmediğinizi bildi de ondan önce yakın bir fetih yaptı.” (fetih 27)

Sahabeler bu ayette zikredilen fetih den maksadın hudeybiye anlaşması olduğunu söylerler. Çünkü hudeybiye anlaşmasına kadar Müslümanların sayısının sekiz katına  anlaşmadan sonra bir yıl içerisinde ulaşılmış sahabelerin sayısı  on binleri bulmuştur. Burada İslamın tebliği insanlara güzellikle ve hikmetle anlatılmış ve büyük bir iman, gönül ve  kalplerin fethi gerçekleşmiştir. Savaş ile olacak olsaydı bedir savaşının akabinde bu sayıya ulaşılması gerekmez miydi.

            Bütün bu zikredilenlerden de anlaşılacağı üzere İslam yayılmak için savaşa asla başvurmamış sulh yoluyla tebliğ ve irşadı hedef almıştır.

Cihad Mukaddes Savaş: Allah Rasulünün risaleti umumi ve cihan şümul olup, yer ve zaman farkı gözetilmeksizin bütün insanlığa hitap eder.

            Tebliğ tamamen sulh ve insani yol ve vasıtalarla yapılır ayette: “ İnsanları Rabbinin yoluna hikmetle güzel öğütle davet et. Onlarla mücadeleni en güzel vasıta hangisi ise onunla yap” buyurulur. ( Nahl 125)

            Bu ayetin gereğini de Peygamberimiz (s.a.v) en güzel bir biçimde uygulamış, Ebu Cehil gibi birine dahi  ki onun  Peygamber (s.a.v) efendimize  yapmadığı eza ve cefa kalmamıştır. Böyle imansız ve küfründe inat eden  birine bile dini defalarca yılmadan, usanmadan, güzellikle, hikmetle tebliğ etmiştir.  Bizler ise hiç tahammül edemeyip işin kolayına kaçıyor ve cahilane bir şekilde şu mümindir şu kafirdir diye insanları tahkir ediyor ve Müslümanlığımızdan başka müslamanlık olmadığını, kendimizin gerçek bir Müslüman olduğumuzu utanmadan iddia ediyor ve bu yaptığız işe de Tebliğ diyoruz.

Ve Rasulullahın (s.a.v) “Üç şey imanın aslındandır. (iman onlarla ayakta durur) 1- “La İlahe İllallah” diyen bir kimseden elimizi ve dilimizi çekmek. Bundan sonra o kimseyi işlediği bir günah sebebiyle küfürle suçlamamak ve yaptığı bir amelinden dolayı İslam dan çıkarmamak. 2- Allah yolunda Cihad devamlıdır. Nefis, şeytan ve hak düşmanlarına karşı yapılacak cihad Allah Tealanın beni Peygamber olarak gönderdiği günden itibaren başlamıştır. Kıyamete kadar devam eder. Cihadı ne bir adaletli kimsenin adaleti ortadan kaldırır. Nede zalim bir kimsenin zulmü onu devre dışı bıraka bilir. 3- Kadere İman” (Ebu Davut Cihad 33)

 Buyurduğu bu İslam ahkamından bile haberimiz yok. Maalesef  bir tane bile insanın hidayete ermesine vesile olamıyoruz. İslamın gaye ve amacından farkına varmadan dışarı çıkıyoruz.  Şimdi bizlerin islamı tebliği nerede Rasulüllahın tebliği nerede İslam da Tebliğ metodu bu mu?  bunu siz değerlendirin.

  Evet  Tebliğe karşı konulmadıkça sulhane yol ve vasıtalarla tebliğ vazifesi sürdürülür. Bunun tersi halinde savaşılır.

Batının siyasi tarihinde görülen istila, sömürü, kin ve beşeri ihtiraslar uğruna yapılan savaşları İslam tanımaz.   Ayette:

 “ İşte Ahiret yurdu biz onu yeryüzünde böbürlenmeyi ve bozgunculuğu arzulamayan kimselere veririz.  Akibet takva sahiplerinindir” Buyurulur  (Kasas 83)

 İşte bu harp İslamın tanımadığı diğer harplerden ayrı olduğu ve gaye ve mahiyeti bakımından onlara benzemediğinden “harp” kelimesi yerine özel bir terim olan “Cihad” kelimesi kullanılmıştır.

 

 

Harp  Hali ve Sebepleri: İslama göre harp halinin hukuki mahiyetini tetkike geçmeden  önce ilk İslam toplumuna yönelen düşmanca davranışlar ve buna mukabil verilen savaş iznine kısaca temas edilecektir.

Mekke döneminde Allah Rasulü s.a. nübüvvetini izhar ve ilan edince  müşrikler ona karşı cephe aldılar. Tebliğe engel oldukları gibi İslama girenlere de işkence ediyorlardı. Daha sonra Hz.Peygamber (s.a.v) Müslümanlara yapılan bu eziyetlere mani olamayacağını görünce Habeşistana hicret etmelerine müsaade etti. Müslümanlara karşı bir çok baskı yollarını deneyen müşrikler Allah Rasulünün (s.a.v) mensup olduğu kabileye boykot ilan ettiler. Üç yıl süreyle onlara yiyecek maddeleri de vermemeye varıncaya kadar içtimai ve ticari münasebetleri kestiler. Sosyal ve ticari ambargo uyguladılar. Bu dönemde Müslümanların düşmanlara karşı tavrını tesbit eden ayetlerden bazıları şunlardır. “ Allah’ın emri gelinceye kadar şimdilik onları bırakın  serzenişte etmeyin şüphesiz ki Allah her şeye hakkıyla kadirdir.(Bakara 109)

“Şimdilik sen onlardan yüz çevir ve “selam” de. Artık yakında bileceklerdir. (Zuhruf 89) buyurulur.

            Bu ayetlerden de anlaşılacağı üzere Peygambere (s.a.v) savaş izni Mekke döneminde verilmemiş oda ashabını savaşmaktan men etmiştir. Medine de harp için gerekli olan şartları, güç, çoğunluk ve bir toplum düzeni oluşunca savaş izni verilmiştir. Harbin mubah kılındığına dair nazil olan ilk ayet şudur: “Kendileriyle savaş edilen (müminlere) uğradıkları o zulümden dolayı (bil mukabele) harbe izin verildi. Şüphesiz ki Allah onlara yardım etmeğe elbette kemaliyle kadirdir.”  Buyurulur. Hac 39)

            Bu ayetten de anlaşılacağı gibi savaşı ilk başlatan ve bil fiil harp ilan edenler müşriklerdir.

 

 

 

 

Darul-Harp ve Darul-İslam

Dar’ın (Ülke) Tarif ve İzahı: Dar kelimesi lügatte bina, arsa, mahalle, bina ve arsaların toplandığı yer manalarına gelir. Bir kavmin konakladığı yerleştiği yere de Dar denir.

            İslam ıstılahında ise: Bir Müslüman veya gayri Müslim idarecinin hakimiyeti altında ki ülke manasınadır. (İbn Abidin Raddül Muhtar 3,247)

Kuran ve Hadislerde darul-islam darul-harp tabirleri:

Gerçek şudur ki dünyanın Darul-Harp ve Darul-İslam şeklinde taksimi Kuran ve Sünnette yapılmış değildir. Müslüman müellifler olaylar ve siyasi şartlar karşısın da bu taksimi fukuhanın yapmış olduğunu ifade ederler. Darul-İslam ve Darul-Harbin kuranda  geçmediğinde  şüphe yoktur. Sünnete gelince bu konuyla alakalı bize ulaşan ve muteber hiçbir hadis kaynağında geçmeyen ve sahih olmayan bir kaç hadisi burada zikredeceğiz.

1-     Darul Harp de hadler uygulanmaz.

2-     Darul Harp de Müslüman ve harbi arasında faiz yoktur.

Bu yazdığımız hadisler yukarda da söylediğimiz gibi Altı kütübü sittenin hiç birin de yazılı değillerdir. Bunun  bilinmesin de fayda vardır diye buraya yazdık. 

Asrı Saadette Darul-İslam Darul-Harp: Mekkede Müslümanlar müstakil bir cemiyet teşkil edememişlerdir.  Hatta bu dönemde Müslüman olduğunu bile açıkça söyleyemiyorlardı. Mekke döneminde Müslümanların müstakil bir idare altında yaşadıkları bir yurtları bulunmadığı gibi, diğer ülkeler hakkında siyasi ve hukuki bir hüküm ve mütalaada bulunmaları da söz konusu değildir.

            Allah Rasulünün mekkede iken bir müddet ikamet ettiği Erkamın (r.a.) evinde aynı zamanda İslama davet ve öğretim işleri yürütülüyordu. İşlerinde Hz. Ömerin de (r.a) bulunduğu bir çok sahabe burada Müslüman olmuşlardır. Bu sebeple o ev “Darul-İslam”  diye isimlendirilmiştir. Ancak bu isimlendirme de herhangi bir hukuki ve siyasi mana taşımaz burada “Dar” kelimesinin en yakın ve özel manasında (ev,bina) kullanıldığı açıktır.

Verilen bilgilerden anlaşılacağı üzere hicret öncesinde hukuki anlamda Darul-İslam diye gösterilebilir bir ülke yoktu. Hz. Peygamber (s.a.v) Medineye hicret edince ensar ve muhacirlerle İslam toplumu Vücut buldu.

Darul-İslam nezaman Darul-Harbe dönüşür: Bir devletin varlığı için ülke, ahali ve iktidar unsurlarının mevcut olması gerekmektedir. Devlet ancak bu üç unsurun varlığıyla teşekkül edebilir. Darul-İslamın tümü veya bir kısmı işgal ve istilaya uğradığında İslam devletinin hakimiyetinden çıkıp çıkmadığını Müslüman hukukçular şöyle izah ederler.

a)      Düşmanın İslam ülkelerinden birisini işgal etmeleri.

b)      Darul-İslam da bir şehir veya bölge halkının irtidat (dinden dönerek) ederek o yeri işgal ve istila etmeleri.

c)      İslam tebaası olan gayri Müslimlerin devletle anlaşmalarını bozarak bir bölgeyi işgal etmeleri. 

İmam-ı Azam Ebu Hanifeye göre Darul-İslamın Darul-Harbe dönüşe bilmesi için üç şartın tahakkuku gerekir.

a)      İşgal altındaki yerde küfür ahkamının icra ve tatbiki.

b)      Orada ilk emanları üzere bulunan bir Müslüman ve gayri Müslim kalmaması.

c)      O yerin Darul-Harbe bitişik olması.

Bir belde Darul-İslam olduğuna delalet eden tüm alametlerin zail olmasıyla Darul-Harp olur. Darul_Harp ise yalnız bazı karinelerin zevaliyle darul-İslam olur. Ülke İslam Hükümlerinin tatbiki ile Darul-İslam olunca İslam Ahkam ve eserinden bir şey kaldıkça orası Darul-İslam olarak kalmaya devam eder.

Nitekim bizden önce bu topraklarda Osmanlılar İslamın Ahkamıyla yönetiliyordu bu durum da yukarda da söylediğimiz gibi bu topraklar da İslam Ahkam ve eserinden bir şey kaldıkça ki bu ahkamlar çoğunlukla uygulanıyor. Bu durumda bu topraklar Darul-Harp olamaz.  

Bu konuda İbn Hacer : Darul-İslam İstila edilse bile bir daha Darul-harbe dönüşmeyeceğini “İslam üstündür, ona üstünlük olmaz” hadisinde de açıkça gösterildiğini söyler.

Türkiye de Cuma ve Bayram namazlarının kılınmayacağını buranın bir Darul-Harp olduğu iddiaları mesnedsiz ve tutarsız sözlerdir. Yukarıda ki bilgilerden de anlaşılacağı üzere Hanefi alimleri bu mevzuyu çok güzel ele almış ve açıklamışlardır. Hatta İbn Abidin : Hanefi fukuhası istila altında dahi müminlerin kendi içlerinden bir emir seçerek cemaat haline gelmelerini seçtikleri emirin Cuma imamı tayini suretiyle ibadetleri yapmalarını söylerler. Diye kaydeder. (İbn Abidin.4.145- ayrıca Bakınız Y.Kerimoğlu K.ve Kavramlar Cuma mad.)

            Eğer bizler her hangi bir mezhebe göre amel ediyorsak o mezhebe tam bir şekilde riayet etmemiz lazımdır.

            Ve şunu da kaydedelim ki biz demiyoruz ki kafirlerin ahkamına razı olalım ve bir kenarda oturalım zaten  dememiz de mümkün değil, yukarda da kaydettiğimiz gibi bir belde istilaya uğradığı zaman kıyama kalmak farzdır. Biz sadece kelimelerin ve kavramların yerli ve yerin de kullanılması ve olayların saptırılmasına karşıyız.

  Eğer bir beldenin istilası ile ki Türkiye kafirler tarafından istila edilmiş değildir.  Darul-Harp olsaydı Hz. Osman (r.a) fitnesinde, Hz.Ali döneminde olan fitneler, ve emeviler döneminde olan isyan, istila ve fitneler karşısında  da  Sahabeler Cuma ve Bayram namazlarını  kılmaz Darul-Harbe göre hareket ederli. Ayrıca yakın tarihimiz olan  Osmanlı İmparatorluğunun da Darul-Harp  olması gerekirdi. Çünkü Osmanlı beldeleri hemen, hemen her dönemde istilalara ve  isyanlara uğramıştır.

Buna güzel bir örnek Tatar İstilasıdır. Bu istilada Osmanlı Hanefi Fakihlerinin vermiş olduğu fetvayı buraya alıyoruz.

Fetva şudur: Bazı İslam memleketlerini küffarın istila etmesiyle zamanımızda vuku bulan musibet karşısında mevcut durum taalluk eden ahkamı bilmek gerekir. Bu gün küffarın elinde bulunan beldeler şüphe yok ki İslam beldeleridir.Harp beldeleri değil. Çünkü bu beldeler harp beldelerine bitişik olmadığı gibi orada küfür hükmünü hakim kılmış da değildir. Bilakis kadılar Müslüman dırlar  onlar dan kim ben müslümanım der ve Kelime-i Şehadeti getirirse Müslüman olduğuna hükmedilir. Onlar tarafından tayin edilen bir valinin bulunduğu bir şehirde Cuma ve bayram namazlarını kılmak, haraç almak, yetim,dul ve bekarları evlendirmek caizdir. Kafir valilerin bulunduğu beldelere gelince oralarda da Cuma ve bayram namazlarını kılmak caizdir. Çünkü İslam Ahkamından hala eser vardır. (Senerkandi Kitabul-Mültekat 53- İbn Abidin 1.450-4.308)

Tarih bu ve buna benzer olaylarla doludur. Biz sadece tatar istilasıyla yetiniyoruz. Evet Kuranda ve Sünnette bile adının geçmediği bir mevzunun günümüz de bazı çevreler de  revaç bulmasını biz İslam düşmanlarının Müslümanlar arasına fitne ve ayrılık sokmak amacıyla bu mevzuyu bir propaganda aracı olarak kullandıkları ihtimali olabilir düşüncesi de ister istemez akla geliyor. İslamın Bidat mezheplerinden biri olan Vehhabiye mezhebinin kurucusu olan Yahudilerin bu işe de parmak atmadıklarına  kim garanti verebilir. Zaten tarih boyunca Yahudiler İslamın tartışmalı ve zayıf olan mevzularını deşeleyip her dönemde gündeme sokup Müslümanların kafalarını karıştırmıyorlar mı?

Müslümanların çok akılcı davranıp her mevzuya körü körüne aldanıp kapılmaması lazımdır. Kuran ve sünnet dairesinden dışarı hiçbir şekilde çıkmaması lazımdır.çünkü doğru olan ve doğruların yazılı olduğu kaynaklarımız bunlar. Nitekim Peygamber (s.a.v) bir hadisinde: “Size iki şey bırakıyorum onlara sımsıkı sarılırsanız sapıtmazsınız Kuran ve Sünnetim” buyuruyor. Bizimde bu Peygamber tavsiyesini tutmamız lazımdır. Sadece bu mevzuda değil her konuda uyalım ki dalalete düşenlerden olmayalım Rabbim ehli sünnet çizgisinden zerre kadar bizi ve sizi ayırmasın amin..  Vesselam Veddua.

Etiketler:

Malasef Yorumlar Kapalı.