Oops! It appears that you have disabled your Javascript. In order for you to see this page as it is meant to appear, we ask that you please re-enable your Javascript!
Kategoriler
Tavsiye Siteler
Son Yazılar
Son Yorumlar
7 sene önce tarafından yazıldı, 371 kez okundu ve hakkında yoruma kapatıldı.

Hadis ve Sünnet Nedir

 

HADÎS:

 

Hz. Peygamber (s.a.s)’in sözleri, fiilleri, takrirleri ile ahlâkî ve beşerî vasıflarından oluşan sünnetinin söz veya yazı ile ifade edilmiş şekli. Bu mânâda hadis, sünnet ile eş anlamlıdır.

Hadis kelimesi, “eski”nin zıddı “yeni” anlamına geldiği gibi, söz ve haber anlamlarına da gelir. Bu kelimeden türeyen bazı fiiller ise haber vermek, nakletmek gibi anlamlar ifade eder. Hadis kelimesi, Kur’ân’da bu anlamları ifade edecek biçimde kullanılmıştır. Sözgelimi, “Demek onlar bu söze (hadis) inanmazlarsa, onların peşinde kendini üzüntüyle helâk edeceksin.” (el-Kehf: 18/6) âyetinde “söz” (Kur’ân); “Musa’nın haberi (hadîsu Mûsa) sana gelmedi mi?” (Tâhâ: 20/9) ayetinde “haber” anlamına gelmektedir. “Ve Rabbinin nimetini anlat (fehaddis)” fiili de “anlat, haber ver, tebliğ et” anlamında kullanılmıştır.

Hadis kelimesi zamanla, Hz. Peygamber’den rivâyet edilen haberlerin genel adı olarak kullanılmaya başlanmıştır. Kelime, bizzat Rasûlullah (s.a.s) tarafından da, bu anlamda kullanılmıştır. Buhârî’de yeralan bir hadîse göre Ebû Hüreyre, “Yâ Rasûlallah, kıyâmet günü şefâatine nâil olacak en mutlu insan kimdir?” diye sorar. Hz. Peygamber (s.a.v)şöyle cevap verir: “Senin “hadîse” karşı olan iştiyakını bildiğim için, bu hadis hakkında herkesten önce senin soru soracağını tahmin etmiştim. Kıyâmet günü şefâatime nâil olacak en mutlu insan, “Lâ ilâhe illâllah” diyen kimsedir.”[1]

Çok eskilerde doğru-yanlış, tarihi, efsanevi her türlü haberlere hadis, bunları anlatanlara da huddas denirdi.

Hatta Kur’an-ı Kerim bizzat kendisi için “Ahsenu’l-hadis: Sözlerin en güzeli” (Zümer: 39/23) ifadesini kullanmıştır. Hz. Peygamber de bir hadis-i şerifinde Kur’an-ı Kerim’i “Sözlerin en güzeli Allah’ın kitabıdır.”[2] diye tanımlamıştır.

Ancak dini literatürde hadis önce Hz. Peygamber’in sözü, daha sonra da O’nun söz söz, fiil ve takrirleri için kullanılmıştır. Hatta sahabe ve tabiun söz ve fiillerine de –mevkuf ve maktu’ kayıtlarıyla da olsa- hadis denilmektedir.

Bu manada hadis yerine haber kelimesini kullananlar; sahabe ve tabiun’a ait söz ve fiiller için eser terimini tahsis edenler de bulunmaktadır.

Bugün en geniş çerçevesiyle hadis şöyle tarif edilmektedir:

“Hadis, söz, fiil, takrir, yaratılış veya huyla ilgili bir vasıf olarak Hz. Peygamber’e (veya sahabe ve tabiun’a) izafe edilen her şeydir.”[3]

Hadîs, Araplar arasında İslamdan önce de kullanılan bir kelime olarak söz demektir. Tahdîs masdarından, haber vermek manasında bir isimdir.

 

Istılah olarak, İslâm âlimleri Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ın sözlerini ifâde için kullanmışlardır. Birçok hadîsçiler, hadîs deyince Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ın, münhasıran sözlerini kastetmiş iseler de, fukahâ ve usuliyyûn ile bazı hadîsçiler, zamanla, bu kelimeyi sünnet’le aynı manada kullanarak Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’a nisbet edilen söz, fiil, takrir vs. nevinden her şeye ıtlak etmişlerdir.

 

Hâdis kelimesini bâzı âlimler, sonradan vukûa gelen “yeni” manasında da görmüşlerdir. Nitekim hâdis kelimesi aynı köktendir ve sonradan olan şey demektir. Mahlûkât hâdis’tir. Çünkü Allah tarafından zaman içinde yaratılmıştır. Bunun zıddı kadîm’dir. Öyle ise Allah’a ait olan Kur’ân kadîm’dir. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’a ait olan şey ise hadîs’tir. Âlimler, bu sebeple, Türkçemizde, Kur’an’ı kastederek ifade edeceğimiz Allah’ın sözü manasını Arapça olarak hadîsullah tabiriyle ifâde etmekten kaçınıp kelamullah tabirini kullanırlar.

 

Hadîs kelimesi lügat manasında olmak üzere Kur’ân-ı Kerîm’de bir çok ayetlerde kullanılır.

“Ayetlerimiz hakkında (münasebetsizliğe) dalanları gördüğün zaman onlar Kur’ân’dan başka bir sözle meşgul oluncaya kadar kendilerinden yüz çevir.” (En’âm: 6/68).

Kezâ şu âyette de hadîs kelimesi lügat manasındadır:

“Allah, âyetleri birbirine benzeyen ve yer yer tekrar eden Kitab’ı, sözlerin en güzeli olarak indirmiştir.” (Zümer: 39/23).

 

Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ın da hadîs kelimesini, ıstılahî manada mükerrer seferler kullandığını görürüz. Daha önce Ebû Hüreyre’nin hayatını anlatılırken, onun hadîs öğrenme aşkını Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ın da bilmekte olduğunu belirtmek için, Ebû Hüreyre (radıyallahu anh)’nin: “Ey Allah’ın Resûlü, kıyamet günü, sizin şefaatinizden en ziyâde kim istifâde edecek?” sorusuna cevabı sırasında şöyle dediğini belirtmiştik:

Buhârî’nin Sahîh’inde de yer alan bu rivayette hadîs kelimesi iki sefer kullanılmakta, bilhassa ikincisi tamamen ıstılahî mana taşımaktadır, meali şöyle:

“Ey Ebû Hüreyre, bu haber (hadîs) hususunda senden önce bir başkasının soru sormayacağını tahmîn etmiştim, zira senin hadîs’e olan hırsını biliyordum.”

Şurası muhakkak ki, Ümmet, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ın sözlerine hadîs deme âdetini Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’dan sâdır olan bu ve benzeri kullanmalardan almış ve ıstılahlaştırmıştır.[4]

 

 

Hadisin (Sünnetin) Dindeki Yeri ve Önemi:

 

Hadisin, daha yaygın ifadesiyle sünnet’in dindeki yerini doğru olarak kavrayabilmek için –özetle de olsa- peygamberlik makamından söz etmek gereklidir.

Nübüvvet makamına layık görülen peygamberler birer insandır. Ancak onlara vahy gelmektedir. Vahy, peygamberler ile diğer insanlar arasındaki ayırıcı özelliktir. Bir ayette bu gerçek, “De ki: Ben de sizin gibi ancak bir insanım. (Şu kadar ki) bana vahyolunuyor.” (Kehf: 18/110) şeklinde ifade buyurulmuştur. Yani tüm çeşitleriyle vahy, peygamberlere ait bir özelliktir.

Vahye mazhar bir peygamberin varlığına ihtiyaç ise, tartışılmayacak kadar açık bir gerçektir.

Peygamberlik makamının kendine has bir çok gereği bulunmaktadır. Bunların en belli başlılarından dört tanesini şöyle sıralamak mümkündür:

1) Beşeriyet (Peygamberin insan olması)

2) Vehbi isti’dat (Allah vergisi bir yetenek)

3) İsmet ve günahsızlık

4) Gaybi ilim.

İnsanlara yönelik bir müessese olan peygamberliği üstlenecek olanın da bir insan olması gereği ortadadır. Nitekim böyle bir durumu yadırgayanlara cevaben Allah teala, peygamberlerine şöyle demesini emretmiştir:

“De ki, eğer yeryüzünde yerleşmiş gezip dolaşan melekler olsaydı, elbette onlara gökten bir meleği peygamber olarak gönderirdik.” (İsra: 17/95)

 

Vahye mazhar bir insan olmak, peygamberleri diğer insanlarda pek görülmeyen bazı niteliklere sahip kılsa bile, onları asla insanlıktan çıkarıp bir başka hüviyete koymayacaktır. Onlar daima bir beşer olarak kalacaklardır.

Peygamberler hasep, neseb, siret ve suretlerinde kolayca farkedilebilecek meziyyetlere sahiptirler. “Ben daha önce yıllarca aranızda bulundum. Hiç düşünmüyor musunuz?” (Yunus: 10/16) ayeti, öncelikle peygamberimizin sonra da bütün peygamberlerin temiz bir geçmişe ve dolayısıyla ağır ve üstün görevleri için gerekli yetenek ve meziyetlere ta baştan beri sahip bulunduklarını göstermektedir.

Kur’an-ı Kerim bütünüyle peygamberler hakkında geçerli olmak üzere ıstıfa’dan bahsetmektedir. “Allah, meleklerden, insanlardan peygamberler seçer.” (Hacc: 22/75) Istıfa bir şeyin halis ve temizini seçip almak demektir. Ayrıca peygamberlerin, şeytanın iğva ve iğfallerinden korunduğu da bildirilmektedir.[1] Ancak peygamberler hiçbir zaman melekler gibi günah işlemeye müsaid güç ve aletlerden mahrum da değillerdir. Fakat onlar daima hayra yönelmiş ve kötülüklerden uzak kalmışlardır. Bile bile günah işlemek onların tabiatına aykırıdır.

Kur’an-ı Kerim’de peygamberlere zenb kelimesinin izafe edilmesi, hatalarından istiğfar ettiklerinin ve tevbelerinin kabul edildiğinin bildirilmesi, onların günahkar olduklarını değil, aksine onların kulluktaki kemallerini gösterir. Dolayısıyla Allah Teala herhangi bir peygamberi hakkında mağfiretten bahsetmişse, bu ondan razı olduğunu müjdelemek içindir. Dini literatürde hins, ism ve cürm kelimeleri kasden işlenmiş günahlar için kullanılır. Zenb ise, herhangi yanlış bir iş için, kasdi olsun olmasın yanlışlıkla, sehven veya yanlış anlama sonucu yapılan hatalar için kullanılır. Şuna işaret edelim ki bu tür bir hata ümmet için günah sayılmasa da peygamber böylesi bir gafletten ötürü muaheze edilir.

Öte yandan Kur’an-ı Kerim’de, peygamberlerin peygamberlik öncesi hayatları hakkında dalalet, gaflet ve cehalet gibi değerlendirmeler görülmektedir.[2] Bunlardan maksat da günahkarlık, isyankarlık, yoldan sapmışlık değil, peygamberlikten sonraki hallerine göre bir değerlendirmedir. Yani nübüvet ve risaletin hidayetine karşılık, ondan öncesine dalalet denilmiş olmaktadır. Yoksa peygamberlerin sapıklıkla asla ilgileri yoktur.

Bütün bunlara rağmen şuna da işaret edelim ki, “İsmet külfeti kaldırmaz” Yani peygamberin günahtan korunmuş olması (ismet) onu, taata zorlamadığı gibi günah işlemekten de aciz bırakmaz. Ne var ki ismet, Allah’ın bir lütuf olup peygamberi hayır yapmaya sevkeder, kötülüklerden alıkor. Fakat ilahi imtihanın gerçekleşmesi için onda yine de irade mevcuttur.[3]

Gaybi ve ğayri maddi ilim vasıtalarının ortak adı mükaleme-i ilahiyye’dir. Yani bu ilim, vicdan, his, akıl ve kıyas ile değil, doğrudan doğruya ğaybi sesle, rüyay-ı sadıka ve melek aracılığı ile Cenab-ı Hak katından öğrenilen bir ilimdir. Bunun şekilleri ayette şöyle belirtilmektedir:

“Allah bir insanla ancak vahiy suretiyle veya perde arkasından konuşur, yahut bir elçi gönderir; izniyle dilediğini vahyeder. Doğrusu O Yüce’dir, Hakim’dir.” (Şura: 42/51)

Prensip olarak Allah’tan başka kimse gaybı bilemez.[4] “O, peygamberden başkasını gaybına muttali kılmaz.” (Cin: 72/26-27)[5] Allah Teala Hz. Peygamber’e; geçmiş peygamber ve milletlerin ibret alınacak haberleri, gelecekteki olaylar, ümmetinin geçireceği tecrübeler, kıyamet alametleri ve manzaraları; kabirlerin içindekilerden haberdar olma, başkalarının halini bilme, melekleri, cennet ve cehennemi müşahade gibi gayb alanlarında dilediği kadar bilgi vermiştir. “Hz. Peygamber’in gayba ait bilgileri sadece Kur’an’da bildirilen hususlardır.” diye bir tahsisin delili yoktur.

 

Buraya kadar özetlediğimiz peygamberlik makamının gereklerinden de anlaşılacağı gibi peygamberler tam yetenek (külli istidat) ve genel bir kavrayış (umumi fehm) sahibidirler. Peygamber olmayanlar bundan mahrumdurlar. Peygamberlerin fıtratında mevcut olan bu kuvvet, peygamber oldukları zaman fiilen ortaya çıkar. Bu meleke-i nübüvvet’tir. Peygamberler bu meleke vasıtasıyla ilahi vahyin tercümanı olurlar.

 

İslam bilginleri bu melekeyi anlatabilmek için değişik terimler kullanmışlardır. İlka’ fi’r-ru, Nebinin hikmet-i kalbiyyesi, tevfik-i ezeli, kuvve-i tebyin, meleke-i nübüvvet, peygamberane ictihad kuvveti, ilm-i ledünni… Bütün bunlar hep aynı mana ve maksad için kullanılmıştır.

Hz. Peygamber’e peygamberliği dolayısıyla verilmiş olan melekenin ya da nübüvvet ilminin Kur’an-ı Kerim’de değişik kelime ve tabirlerle ifade buyurulduğu da görülmektedir. Zikir, hüküm, hikmet, şerh-i sadr, tefhim, ta’lim ve irae gibi ilahi beyanlar buna işaret etmektedirler.

Bütün bunlarla anlatılan gerçeğe, vahyin altında, beşeri aklın üstünde yer alan nebevi akıl veya meleke-i nübüvvet demek mümkündür. Hz. Peygamber işte bu meleke ile vahyin ve hikmetin inceliklerini kendi diliyle beyan etmekte ve hayatı ile şekillendirmektedir.

 

Anlaşılmaktadır ki Peygamberin üç ilim vasıtası vardır:

1) Vahy

2) Meleke-i nübüvvet (veya nebevi Akıl)

3) Beşeri Akıl

Beşeri aklın en üst seviyesine sahip peygamber, vahy ile teması sonucu kendisinde hasıl olan nebevi akıl ya da meleke-i nübüvvet sayesinde, bu melekeden mahrum bulunanlardan daha doğru ve isabetli bir anlayış ve kavrayışla hakikatları açıklar. Bu sebeple de sünnet dini bir delil ve bağlayıcıdır.

Netice olarak kitap, lafzı ve manasıyla vahiydir. Vahy-i metluvv’dür. Lafzı da manası da ilahidir. Sünnet ve hadisler ise, vahyin bir tür meal ve mefhumu niteliği ve Peygamber’in nübüvvet melekesinin neticesi olarak zımnen vahiydir. Vahy-i ğayr-i metluvv[6] dür.

 

Peygamber, risalet ve nübüvvet vecibesi haricindeki konularda beşeri aklını kullanır. Bu noktada hata ihtimali bulunmaktadır. Çünkü bu tür ictihad, vahy ve meleke-i nübüvvet üzerine müstenid değildir. Aksine tecrübeye dayanmaktadır.

 

Zaten Peygamberin asıl görevi tebliğ ve beyan’dır. Maide: 5/67 ayeti ile Nahl: 16/44. ayetleri bu görevler ve yetkileri açıkca beyan etmektedir. Böyle olunca Hz. Peygamber’in (s.a.v) söz ve fiilleri yani sünneti, ayetleri tefsir eder, mücmelini açıklar, mutlak olarak bildirilmiş olanları belli kayıtlara bağlar, genel anlamlı lafızları özel manalara tahsis eder. “Kendisine ne indirildiğini anlatma” yetkisi, bütün bunları kapsar. Zaten bizzat Kur’an-ı kerim “Peygamber size ne getirdi ise, onu alın; size neyi yasak etti ise, ondan da kaçının.” (Haşr: 59/7) emrini vermiş, sünnetin dindeki yerini ve hukuki bağlayıcılığını duyurmuştur.

 

Allah ve Rasulü’nün hüküm verdiği herhangi bir konuda hiçbir müslüman için seçim (muhayyerlik) yoktur.[7] “Kim, Rasulullah’a itaat ederse, Allah’a itaat etmiş olur.” (Nisa: 4/80) “Peygamberin emrine aykırı davrananlar, başlarına bir belanın gelmesinden sakınmalıdırlar.” (Nur: 24/63)

 

Hz. Peygamberin sünnetine uymanın gereğini ve faydasını belirten hadisler de bulunmaktadır.

“Sözlerin en güzeli Allah’ın kitabı, yolların en doğrusu Muhammed’in yoludur. İşlerin en zararlısı da uydurulanlardır.”[8]

“Size iki şey bırakıyorum. Onlara sıkı sarıldığınız sürece yolunuzu sapıtmazsınız: Allah’ın kitabı ve Rasulü’nün sünneti.”[9]     

 

“Alemlere rahmet”, “büyük bir ahlak üzere”, “hidayet rehberi”, “son peygamber” ve “en mükemmel hayat modeli” olarak gönderilmiş olan Hz. Peygamber’in (s.a.v) yaşayışı ve açıklamaları elbette uyulması gerekli, vazgeçilmez esaslar olacaktır. Zaten kendisi de vahy ile müeyyed, vahyin kontrolü altında ve hatadan korunmuştur.

 

Halifeler ve sahabiler karşılaştıkları meseleleri önce Kur’an ayetleriyle halletmeye çalışıyorlardı. Orada bir çözüm bulamazlarsa sünnetle çözümlemeye çalışıyorlardı. Konuya dair bir bilgi sahibi değillerse, diğer sahabilerden sorup öğrenmeğe çalışıyorlardı.

Sünnet’in, İslam Hukukunun Kur’an’dan sonraki ikinci kaynağı olduğu hususunda İslam hukukçuları görüş birliği içindedirler. İmam Şafii’nin şu sözleri hemen bütün İslam alimlerinin adına söylenmiş gibidir.

“Rasulullah’dan geldiği sabit bir hadise muhalefet etmek gibi bir meseleden –inşallah- Allah bizi muaheze etmeyecektir. Hadise kasdi muhalefet hiçbir kimse için düşünülemez. Ancak insan, bir sünneti bilmez ve bilmediği sünnete aykırı düşen bir görüşe sahip olabilir. Bu, sünnete muhalefeti kasdettiği anlamına gelmez. Bazan da kişi (müctehid) ğafil davranır ve te’vilde hataya düşer.”

Netice itibariyle sünnet, Allah’ın kitabının Hz. Peygamber tarafından yapılmış evrensel yorumudur. Hadisler de bu yorumun yazılı belgeleridir. Binaenaleyh sünnetsiz müslüman olmayacağı gibi sünnetsiz müslümanlık da olamaz.[10] Zira “ahadis-i nebeviyye “İnsanlara, kendilerine indirileni açıklaman için” ayeti kerimesinin delaletiyle mean-i Kur’aniyye cümlesindendir.[11]

 

Rasûlullah (s.a.s), Allah’tan aldığı vahyi yalnızca insanlara aktarmakla kalmamış, aynı zamanda onları açıklamış ve kendi hayatında da tatbik ederek müşahhas örnekler hâline getirmiştir. Bu nedenle O’na “yaşayan Kur’ân” da denilmiştir.

İslâm bilginleri genellikle, dinî konularla ilgili hâdislerin, Allah tarafından Hz. Peygamber’e vahyedilmiş olduklarını kabul ederler; delil olarak da, “O (Peygamber), kendiliğinden konuşmaz; O’nun sözleri, kendisine gönderilmiş vahiyden başkası değildir.” (en-Necm: 53/3-4) âyetini ileri sürerler. Ayrıca, “Andolsun ki; Allah, mü’minlere büyük lütufta bulundu. Çünkü, daha önce apaçık bir sapıklık içinde bulunuyorlarken, kendi aralarından, onlara kitap ve hikmeti öğreten bir elçi gönderdi.” (Âli lmrân: 3/164) âyetinde sözü edilen “hikmet” kelimesinin, “sünnet” anlamında olduğunu da belirtmişlerdir. Nitekim, Hz. Peygamber ve O’nun ashâbından nakledilen bazı haberler de, bu gerçeği ortaya koymaktadır. Rasûlullah’tan (s.a.s) şöyle rivayet edilmiştir: “Bana kitap (Kur’ân) ve bir de onunla birlikte, onun gibisi (sünnet) verildi.[12] Hassan İbn Atiyye, aynı konuda şu açıklamayı yapmıştır: “Cibrîl (a.s.) Rasûlullah (s.a.s)’e Kur’ân’ı getirdiği ve öğrettiği gibi, sünneti de öylece getirir ve öğretirdi.”[13]

 

Yukarıda zikredilen âyet ve haberlerden de anlaşılacağı gibi, Kur’ân ve hadîs (daha geniş ifadesiyle sünnet), Allah (c.c.) tarafından Rasûlullah (s.a.s.)’a gönderilmiş birer vahiy olmak bakımından aynıdırlar. Şu kadar var ki; Kur’ân, hadîsin aksine, anlam ve lâfız yönünden bir benzerinin meydana getirilmezliği (i’câz) ve Levh-i Mahfûz’da yazı ile tesbit edildiği için, ne Cibrîl (a.s.)’in ve ne de Hz. Peygamber’in, üzerinde hiçbir tasarrufları bulunmaması noktasında hadîsten ayrılır. Hadîs ise, lâfız olarak vahyedilmediği için, Kur’ân lâfzı gibi mu’ciz olmayıp, ifade ettiği anlama bağlı kalmak şartıyla sadece mânâ yönüyle nakledilmesi câizdir.

Hz. Peygamber’den hadîs olarak nakledilen, fakat daha ziyade, O’nun (s.a.s) sade bir insan sıfatıyla, dinî hiçbir özelliği bulunmayan, günlük yaşayışıyla ilgili sözlerinin, yukarıda anlatılanların dışında kaldığını söylemek gerekir. O’nun (s.a.s.) bir insan sıfatıyla hata yapabileceğini açıklaması[14] bunu gösterir. Nitekim bazı ictihadlarında hataya düşmesi, bu konularda herhangi bir vahyin gelmediğini gösterir. Ancak bu hataların da, bazan vahiy yolu ile düzeltildiği unutulmamalıdır.

 

Vahye dayalı bir fıkıh kaynağı olarak hadis, Kur’ân karşısındaki durumu ve getirdiği hükümler açısından şu şekillerde bulunur:

1. Bazı hadisler, Kur’ân’ın getirdiği hükümleri teyid ve tekit eder. Ana-babaya itâatsizliği, yalancı şâhitliği, cana kıymayı yasaklayan hadisler böyledir.

2. Bir kısım hadisler, Kur’ân’ın getirdiği hükümleri açıklar, onları tamamlayıcı bilgiler verir. Kur’ân’da namaz kılmak, haccetmek, zekât vermek… emredilmiş, fakat bunların nasıl olacağı belirtilmemiştir. Bu ibadetlerin nasıl yapılacağını hadislerden öğreniyoruz.

3. Bazı hadisler de, Kur’ân’ın hiç temas etmediği konularda, hükümler koyar. Hadîsin başlı başına müstakil bir teşri’ (yasama) kaynağı olduğunu gösteren bu tür hadislere, ehlî merkeplerle yırtıcı kuşların etinin yenmesini haram kılan, diyetlerle ilgili birçok hükmü belirten hadisler… örnek olarak verilebilir.

 

Buraya kadar anlatılanlar, hadîsin (sünnet) İslâm dinindeki önemli yerini gözler önüne sermektedir. Din açısından, Kur’ân’dan hemen sonra gelen bir hüküm kaynağı olarak hadislere gereken önemin verilerek Hz. Peygamber’in (s.a.v) sünnetine uyulması, başta Allah (c.c.) olmak üzere, O’nun Rasülü Hz. Muhammed (s.a.s) tarafından da çok kesin ifadelerle emredilmiştir. Bu konuda Kur’ân’da şu âyetlere yer verilmiştir:

“Ey Peygamber de ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız, bana uyunuz ki; Allah da sizi sevsin ve günâhlarınızı bağışlasın.” (Âli İmrân: 3/31)

 

“Ey Peygamber de ki: Allah’a ve peygamber’e itâat ediniz. Eğer yüz çevirirseniz, biliniz ki Allah kâfirleri sevmez.” (Âlu İmran: 3/32)

 

“Allah’a ve Peygamberlere itâat ediniz, umulur ki rahmet olunursunuz.” (Âli İmrân: 3/132)

 

“Peygamber size neyi getirmişse onu alın, neyi yasaklamışsa ondan sakının.” (el-Haşr: 59/7)

 

Görüldüğü gibi bu âyetlerde, Rasûlullah (s.a.s)’e itâat, Allah’a (c.c.) itâat ile birlikte emredilmiş, hatta Peygamber (s.a.s)’e itâatin Allah’a (c.c.) itâat demek olduğu açıkça belirtilmiştir.

 

Rasûlullah (s.a.s) da bir hadîsinde: “Şunu kesin olarak biliniz ki, bana Kur’ân ve onunla beraber onun bir benzeri (sünnet) daha verilmiştir. Karnı tok bir halde rahat koltuğuna oturarak; ‘Şu Kur’an’a sarılın; O’nda neyi helâl görürseniz onu helâl, neyi haram görürseniz onu da haram kabul ediniz’ diyecek bazı kimseler gelmesi yakındır. Şüphesiz ki, Allah Rasûlünün haram kıldığı şey de Allah’ın haram kıldığı gibidir.”[15] buyurarak, sünnetini küçümseyip dinden ayırmak isteyenlere karşı müslümanları uyarmış ve dinin sünnetsiz düşünülemeyeceğini vurgulamıştır. Nitekim, Hz. Peygamber’in (s.a.v) burada geleceğini ikaz ettiği kişi ve gruplar Hicri birinci ve ikinci asırlarda ve bir de 19-20. asırlarda müsteşriklerin etkisiyle, Hindistan[16] ve Mısır’da[17] ortaya çıkmış, fakat bunların hadis ve sünnete hiçbir etkisi olmamıştır. [18] günümüzde de bu tür gruplar ve bozuk fikirleri devam etmektedir şimdiye kadar başarılı olamadıkları gibi inşaAllah kıyamete kadar da olamayacaklardır.


 SÜNNET:

 

Sözlük Anlamı:

 

Yol, hal, tavır, gidiş, gidişat, çığır, hüküm, yaşayış modeli, tabiat, şeriat, yüz, yüzün görünen yeri, alışılmış yol. Hz. Peygamber’in söz, fiil ve takrirlerinin bütününü ifade eden terimdir. Bir başka deyişle ‘sünnet’, takip edilmesi adet olan yol, gidişat demektir. Kur’an’da genellikle değişmez kanunlar ve hükümlere ‘sünnet’ denilmektedir. Sünnetin çoğulu “sünen”dir.

Istılah olarak, ulema tarafından hadîs’in müterâdifi olarak, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)’in söz, fiil, takrir, şemâil, ahvâl vs. her şeyini ifâde için kullanılmıştır. Bir kısım mütekaddim hadîsçiler, sünnet’le hadîs’i ayrı mütâlaa etmiş ve sünnet deyince Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ın sadece fiillerini kastetmiştir.

Kur’ân-ı Kerim’de dört âyette “Sünnetü’l-evvelin: öncekilerin sünneti” ifadesi “önceki ümmetlerin izlediği yol, örf, adet, yaşayış tarzları” veya “önceki ümmetlere uygulanan hüküm” anlamında kullanılmıştır.[1] İki âyette çoğul olarak kullanılmıştır. Şu âyette şeriat anlamı görülür:

“Şüphesiz sizden önce bir çok şeriatlar gelip geçmiştir (Âlu İmrân: 3/137).

 

Burada sünnet kelimesi çoğul olarak; ‘sünen-sünnetler’ şeklinde geçmektedir. Sünnet, sürekli değişmeye rağmen her zaman aynı kalan bir hayat tarzını ifade eder. Bu âyetteki sünnet kelimesi, hayat tarzı, yaşama biçimi şeklinde tefsir edildiği gibi, geçmişlerin şeriatı veya geçmiş ümmetlerin iyi ve kötü gidişatı diye de tefsir edilmiştir.

‘Sünnet’ aynı zamanda önceden gelen ama Tevhid dini üzerinde bir yasayışları olan ‘muvahhidlerin’ yollarını ifade etmek üzere de kullanılmıştır.

“Allah size bilmediklerinizi tam olarak açıklamak, sizi öncekilerin yollarına iletmek ve sizin tevbelerinizi kabul etmek ister (en-Nisâ: 4/26)[2].

 

Sekiz âyette de “Sünnetullah: Âllah’ın sünneti” ifadesi geçer. Bu, Allah’ın evreni, canlıları ve toplumu yaratırken veya daha sonra yönetirken izlediği yolu, metodu, kanun ve prensipleri ifade eder. Bu prensiplerin değişmeden devam edeceği bildirilir: “Allah’ın öteden beri gelen sünneti (âdeti) budur. Allah’ın sünnetinde kesinlikle bir değişme bulamazsın.” (el-Feth: 48/23)[3]

 

Sünnet sözcüğü bir kişiye nisbet edilince, onun iyi veya kötü, sürekli olarak yapa geldiği, alışkanlık haline getirdiği davranışlarını kapsar, Hz. Peygamber’in şu hadisinde bu iki zıt anlamı (iyi veya kötü yol) bir arada görmek mümkündür:

“Güzel bir yol alana onun sevabı ve kıyamete bu yoldan gidenlerin sevabı vardır. Kim de kötü bir yol açarsa, bu yolun sorumluluğu ve kıyamete kadar bu yoldan gidenlerin sorumluluğu ona aittir.”[4]

 

Peygamberimiz (sav) ümmetine şu tavsiyede bulunuyor:  

“Benden sonra size sünnetimi ve raşid, hidayete ermiş halifelerimin sünnetini (benim ve onların yolunu) tavsiye ederim.”[5]

Bir başka hadiste Allah’ın nefret ettiği üç sınıf insandan birisi, müslüman olduktan sonra tekrar ‘cahiliyye sünnetine’ dönen kimse olduğu söylenmektedir.[6]

Peygamberimiz (sav) müslümanların gelecekte ‘öncekilerin sünnetini-öncekilerin adetlerini veya gidişatlarını’ adım adım takip edeceklerini söyleyip onları sakındırmıştır.[7]

“Size benim sünnetim gerekir hadisinde de sünnet Hz. Peygamberin yaşayış modeli, gidişatı anlamındadır.

Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) sünnet kelimesini de ıstılahî manada mükerrer seferler kullanmıştır: “Benim sünnetimi beğenmeyen benden değildir.” Veya: “Size sünnetime uymanızı tavsiye ederim” hadislerinde olduğu gibi. [8]

 

Görüldüğü gibi gerek âyetlerde gerekse hadislerde ‘sünnet’ sözlük anlamıyla, yol, âdet, gidişat, çığır veya hüküm olarak kullanılmıştır. ‘Sünnet’, bir anlamda devamlı yapmayı, adet haline getirmeyi de ifade eder. Öyleki ister olumlu isterse olumsuz olsun, kişilerin veya toplumların yapmaya devam ettikleri gidişattır. Demek ki sünnet, orijinal, sürekli ve belli ki ölçüye oturmuş (iyi-kötü) davranış biçimidir. Bu durum Allah (cc) hakkında düşünüldüğü zaman, Allah’ın hükmü, Allah’ın kanunu demek olur. Geçmiş ümmetlere uygulanan sünnet; olumlu anlamda Peygamberlere itaat edenlerin yolunun dogruluğu ve onlara nimet verilmesi, olumsuz anlamda peygamberlere itaat etmeyen topluluklar hakkında gerçekleştirilen ceza hükmüdür.

Sünnet kelimesi başlangıçta “Hz. Peygamber’in fiili” anlamında, hadis de “Hz. Peygamber’in sözü” anlamında kullanılmışsa da sonraları sünnet, Hz. Peygamber’in sözle veya fiille açıktan gördüğü ya da duyduğu olayları susarak onaylamak suretiyle zımnen yaptığı açıklamaların tamamını anlatan terim olmuştur. Sünnetin bu anlamı usulcülere göre sünnetin tarifini vermektedir.

Hadisçiler, hadisin tarifinde olduğu gibi sünnetin tanımında da Hz. Peygamber’in evsafı, ahlakı, peygamberlikten önceki ve sonraki her türlü yaşayışına yer verirler. Tabii bu takdirde hadis ile sünnet eş anlamlı ya da ‘aynı muhteva için kullanılan iki ayrı terim’ olmaktadırlar.

Kısaca sünneti “Hzb Peygamber’in ihtiyar ettiği ve Allah’ın ahkamıyla amil olarak güttüğü yol” diye tarif edebiliriz. Ona Hz. Peygamber tarafından öğretilmiş ve vazedilmiş kaidelerin bütünü anlamını vermek de mümkün gözükmektedir. Hadis ise, bu anlamdaki sünnet malzemesinin yazı ile tesbit edilmiş metinleri demektir.[9]


 Kanun (Hüküm) Anlamı Olarak Sünnet:

 

Aynı tavrı gösteren kişi ve topluluklara aynı ‘sünnet’, yani aynı geçerli hüküm yine uygulanır. Kur’an’da ayrıca sekiz yerde ‘sünnetullah-Allah’ın sünneti’ ‘sünnetüna-bizim sünnetimiz’ şeklinde geçmektedir.

Sünnet kelimesinin sözlük anlamına baktığımız zaman onun Kur’an ve hadislerde sosyolojik bir içeriğinin olduğunu, sosyal olayları Tevhid açısından değerlendirmekte kullanıldığını görürüz. İnsan topluluklarının yaşama biçimleri, hayat anlayışları kültür ve medeniyetleri ‘sünnet’ kelimesiyle ifade edilmektedir. Kâinatın sahibi, hem genel anlamda bütün evrene, hem de canlı cansız bütün varlıklara ‘bir yol’ çizmiştir. Bütün varlıklar Allah’ın takdirinin doğrultusunda işlevlerini yerine getirirler. İnsan, ve onun içinde yaşadığı toplum da bu durumun dışında değildir. İnsanın da yolu çizilmiştir. Ancak insan ‘irade’ sahibi olduğu için bu yolda dilediği gibi ilerler ve hareketlerinden sorumlu olur. Allah (cc) elçileriyle yolun doğrusunu ve yanlışını gösterir. Nasıl hareket ederlerse, nelerle karşılaşacaklarını kendilerine haber verir. Onlar durumlarını değiştirmezlerse Allah da onların iyi ve kötü durumlarını değiştirmez.[10]

İşte insanların ve toplulukların amellerine karşılık görecekleri şey, onlar hakkında konulan ‘sünnettir’. Onlar kendi sünnetlerini değiştirirler ve Tevhidí bir yolu seçerlerse, batılın peşine gidip azanlara gönderilen ‘sünnetten-ceza hükmünden’ uzak kalırlar.[11]


 Peygamberin Tavrı Olarak Sünnet:

 

İnsanlar ilahí vahyi tebliğ eden bütün peygamberler gibi son peygamber Hz. Muhammed (sav) de bir uyarıcı ve korkutucudur. O, kendisine gelen vahyi açıklar, sözüyle ve hayatıyla insanlara yol gösterir. Peygamberin insanlara gösterdiği bu tavır, O’nun sünnetidir. O’nun sünneti, vahyin tefsiridir ve uygulamasıdır. Vahye inanan mü’minler, Peygamberin ‘sünnetine’ uyarlar. Çünkü Peygambere uymak aynı zamanda Allah’a itaat etmektir.[12]


 Terim Anlamıyla Sünnet:

 

İslâm’da ‘Sünnet’ kavramının bunun dışında özel bir anlamı vardır. Zaten sünnet deyince de bu özel mana anlaşılmaktadır. Bilindiği gibi ‘Şeriatın Delilleri’ (edille-i şer’iyye) arasında ‘Sünnet’ ikinci sırada sayılmaktadır.

Hadis ilminin konusu da ‘sünnet’, onun asıl kaynaklarından tesbit edilmesi, korunması ve sağlam bir yolla sonraki nesillere aktarılmasıdır. Bu açıdan bakınca ‘sünnet’in bir kaç tanımını görmek mümkündür: ‘Sünnet’, yalnızca Peygamberimizden rivayet edilen, Peygamberimizin Kur’an dışında beyan ettiği, açıkladığı şeylerdir.

Bir başka deyişle ‘sünnet’, bid’atın karşılığıdır.[13] Bir kimse Peygamberimizin davranışlarına uygun hareket ettiği zaman ‘o kişi sünnet üzerindedir’ denir. Peygamberimizin davranışına uygun değilse ‘bid’at üzerindedir’ denir.

Sünnet aynı zamanda, sahabelerin Peygamberimize nisbet ederek rivayet ettikleri haberleri de kapsamaktadır. Kısaca ‘Sünnet’, Peygamberimize ait sözlere, fiillere ve O’na ait olaylara verilen genel isimdir Peygamberimize ait olduğu kesinleşen ‘Sünnet’ dinin kaynağıdır, müslümanları bağlar. Bunun böyle olduğu hem Kur’an’da, hem de hadislerde belirtilmistir.

“Kim Rasul’e itaat ederse, Allah’a itaat etmiş olur.”  (Nisa: 4/80)

“Peygamber size neyi verdiyse alın ve size neyi yasakladıysa ondan sakının. Allah’tan hakkıyla ittika edin (çekinin), çünkü Allah’ın azabı çetindir.” (Haşr: 59/7)

Bu ve benzeri âyetler bunu göstermektedir.[14]


 Dinin Kaynağı Sünnet:

 

‘Sünnet’, Kur’an’dan sonra dinin ikinci kaynağıdır. Kur’an’ın nasıl anlaşılması gerektiğini ve nasıl uygulanacağını, vahyin hedeflerini ve örnek insanlık kurumunu ancak Sünnet’le öğrenebiliriz. Kur’an, bir çok konuyu gayet kısa, özlü ve mücmel (kapalı ve özet) bir şekilde ortaya koymuştur. Sünnet, bütün bunları açıklar.

Sünnetin en önemli özelliği örneklik oluşturmasıdır. Peygamberin görevi, insanlara indirilen vahyi açıklamaktır, daha doğrusu vahyin ne olduğunu ortaya koymaktır.[15] O Peygamberde Allah’a inanan ve ahireti uman bütün insanlar için en güzel örnekler vardır.[16] Sünnet, işte bu örneklik kurumudur. Peygamber ahlâkıyla, İslâmı uygulamasıyla, gidişatı ve tavrıyla insanlar için örnek oluşturmuştur. Peygamberimizin sünneti, vahyin istediği, Allah’ın razı olduğu insan tipinin, yaşama şeklinin göstergesidir.


 

 

 

 

 

Hadis Bölümü Dipnotları

[1] Buhârî, İlim: 33; İsmail lütfü Çakan, Akif Köten, Şamil İslam Ansiklopedisi: 2/287.

[2] Buhari, Edeb: 70; İ’tisam: 2; Müslim, Cum’a: 43.

[3] İsmail Lütfü Çakan, Hadis Usulü, Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Vakfı Yayınları: 25.

[4] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 1/491-492.

Hadisin Dindeki Yeri Dipnotları

[1] Hacc: 22/52.

[2] Bk. Ed-Duha: 93/6-8; eş-Şuara. 26/20; Yusuf: 12/3.

[3] Sabuni, Bidaye: 54.

[4] Bk. Yunus: 10/20.

[5] Bk. Al-i İmran: 3/179; el-Bakara: 2/225.

[6] Bu konuda geniş bilgi için bk. Asr-ı Saadet, Tebliğat ve Talimat 1/50-260. İstanbul 1967.

[7] Bk. El-Ahzab: 33/36.

[8] İbn Mace, Mukaddime: 7.

[9] Muvatta, Kader: 3.

[10] Geniş bilgi için bk. Çakan, “Sünnetin Bütünlüğü” Hz. Peygamber ve Aile Hayatı: 113-125, İstanbul 1989.

[11] İsmail Lütfü Çakan, Hadis Usulü, Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Vakfı Yayınları: 37-43.

[12] Ebû Dâvûd, Sünen: 2/505.

[13] İbn Abdilberr, Câmiu’l Beyâni’l-ilm: 2/191.

[14] Müslim, Fedâil: 139-141.

[15] Ebû Davûd Sünnet: 5; İbni Mace, Mukaddime: 2; Ahmed b. Hanbel, Müsned: 4/131.

[16] Ehl-i Kur’an Cemiyeti.

[17] Tevfik Sıdkı, Mahmud Ebû Reyye.

[18] İsmail lütfü Çakan, Akif Köten, Şamil İslam Ansiklopedisi: 2/287-288.

 

Sünnet Dipnotları

[1] Mâide: 5/38; el-Enfâl: 8/38; el-Hicr: 15/13; el-Kehf: 18/55; Fâtır: 35/43.

[2] Ayrıca bk. el-İsrâ: 17/77.

[3] Ayrıca bk. Ahzâb: 33/62; Fâtır: 35/43; Feth: 48/23.

[4] Müslim, İlim: 15; Zekât: 69; İbn Mâce, Mukaddime: 14; Dârimi, Mukaddime: 44; Ahmed b. Hanbel, Müsned: 4/362.

[5] Ebu Davud, Sünnet, Hadis no: 4607, 4/200; İbn Mace, Mukaddime 6, Hadis no: 42, 1/15; Darimí, Mukaddime 16, Hadis no: 96, 1/43.

[6] Buharí, nak. El-Medhal li-Diraseti’s Sünne,  s.7.

[7] Müslim, İlim 6, Hadis no: 2669, 4/2054; İbn Mace, Fiten 17, Hadis no: 3994, 2/1322;  Buharí, Ahmed b. Hanbel, nak. El- Medhal li- Diraseti’s Sünne, s: 7.

[8] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 1/492-493; Hamdi Döndüren, Şamil İslam Ansiklopedisi: 5/456. Ahmet Kalkan, İslam Akaidi: 368.

[9] İsmail Lütfü Çakan, Hadis Usulü, Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Vakfı Yayınları: 25-26.

[10] Ra’d: 13/11.

[11] Ahmet Kalkan, İslam Akaidi: 369-370.

[12] Nisa: 4/80. Ahmet Kalkan, İslam Akaidi: 370.

[13] Ebu Davud, Sünnet Hadis no: 4607, 1/200.

[14] Maide: 5/92;  Nûr: 24/63; Nisa: 4/65; Âl-i İmran: 3/31. Ahmet Kalkan, İslam Akaidi: 370.

[15] Nahl: 16/44.

[16] Ahzab: 33/21.

 

Etiketler:

Malasef Yorumlar Kapalı.