Oops! It appears that you have disabled your Javascript. In order for you to see this page as it is meant to appear, we ask that you please re-enable your Javascript!
Kategoriler
Tavsiye Siteler
Son Yazılar
Son Yorumlar
6 ay önce root1 root1 tarafından yazıldı, 208 kez okundu ve hakkında hiç yorum yapılmadı.

ANÂSIR-ı ERBAA NEDİR

İlkçağ Yunan, Ortaçağ İslam ve hiristiyan felsefesinde tabii varlıkların ilkesi sayılan dört madde.

Anâsır kelimesi sözlükte “asıl. kök, soy; şeref ve asalet” gibi mânalara gelen unsur kelimesinin çoğuludur. Kur’ân-ı Kerîm’de unsur ve anâsır kelimeleri geç­memektedir; hadislerde ise “kök, kay­nak” anlamında bir iki defa unsur ke­limesi kullanılmıştır. [1] Anâsır-ı erbaa “dört unsur” demek olup klasik felsefede toprak, su, hava ve ateşten ibarettir. İslâm kaynakların­da anâsır-ı erbaa yerine ustukussât-ı er­baa, erkân-ı erbaa, tabâi’-i erbaa, mevâdd-i erbaa, ümmehât-i erbaa, ümme-hât-i süfliyye, usûl, mebâdî ve kavâbis gibi daha başka terimler de kullanılmış­tır. Bu terimler pek çok âlim ve düşü­nür tarafından eş anlamlı sayılmışsa da aralarında bazı küçük farklar bulunmak­tadır. Şöyle ki, bir birleşiğin içinde onun bir parçası olarak yer alan şeye rükn [2] birleşiğin çözülmesi so­nucunda ortaya çıkan şeye ustukus [3]birleşiği meydana geti­ren maddeye asıl [4]yeni bir madde teşkil etmek üzere eski şeklini bırakıp bozulan şeye de unsur [5] denir.

İslâm felsefesindeki anâsır-ı erbaa an­layışı antik Yunan düşüncesinden gel­mektedir. Antik Yunan’da antropomorfık tanrı inancı hâkim olduğu için yarat­ma veya yoktan var olma [6] fikri mevcut değildir. Bu sebeple Grekler’e göre tanrı [7] kâinat yoktan var etmiş değildir; aksine o, kendisi gi­bi ezelî olan kâinatın ilk maddesine sa­dece şekil verip onu düzene sokmuştur. İşte tanrı gibi ezelî olan bu ilk madde­nin ne olduğu Grek düşüncesinin kuru­luş döneminde çok tartışılmıştır. Arkhe diye ifade edilen bu ilk madde Thales’e göre su, Anaximenes’e göre hava, Herakleitos’a göre ateştir. Empedokles ise bunlardan her birini arkhe olarak ka­bul etmek yerine, toprakla birlikte dör­dünün kâinatın ana maddesini teşkil ettiğini söylemiştir. Eflâtun’un da dört unsur fikrini savunduğu bilinmektedir. Dört unsur teorisini sistem leştirerek ta­biat bilimlerinde hâkim görüş haline ge­tiren ise Aristo olmuştur. Ona göre kâi­nat, ay üstü ve ay altı olmak üzere ikiye ayrılır. Ay üstü âlem ebediyet diyarı ol­duğu için burada oluş [8] ve bozulma [9] yoktur ve bu sebeple ay üstü âlemde bir tek un­sur vardır. Aristo buna esîr adını verir. Ay altı âlem ise oluş ve bozulma evreni olduğu için burada birden fazla unsurun bulunması gerekir. Aksi takdirde etkileme [10] ve etkilenme [11] ola­maz. Her ne kadar bazı İlkçağ filozofla­rı ay altı âlemde madde olarak değişik şeylerden söz etmişlerse de klasik dü­şünceye hâkim olan Empedokles’in zik­rettiği dört unsur [12]görüşüdür. Zira bütün varlıkların yapısında bu dört madde değişik şekillerde bulunmaktadır. Bunlardan mutlak ağır olan unsur [13]aşağıya doğru, mut­lak hafif olan [14] yukarıya doğru, iza­fî ağırlık ve hafifliğe sahip bulunan diğer ikisi ise bunların arasında hareket ederler.

Aristo fiziğinin temel konusu olan dört unsur teorisi Helenistik dönemde daha çok benimsenmiş, sonradan Süryânîler aracılığıyla Arapça’ya aktarılmış ve ta­bâi’-i erbaa, keyfiyyât-ı erbaa, ahlât-ı er­baa ve ilel-i erbaa terimleriyle fizikten tıbba, tıptan ahlâka kadar geniş bir ala­na uygulanmıştır.

Aristo’nun De Ge Generatione et Corruptione adlı eseri İshak b. Huneyn ve Ebû Osman ed-Dımaşkî tarafından Kitâbü’1-Kevn ve’1-fesâd adıyla Arapça’ya tercüme edilince bu fikirler İslâm dün­yasında da tartışılmaya başlandı. Konu­yu ana hatlarıyla ilk defa ele alan İslâm filozofu El-Kindî olmuştur. Ona göre unsur bütün fizikî varlıkların ilkesidir. [15] Ustukus ise nesnelerin kendi­sinden meydana geldiği ve yine ona dön­düğü şeydir. Oluş ve bozulma birbirinin zıddı olan keyfiyetlerde meydana gelir. Bu zıt keyfiyetler sıcaklık ve soğukluk, kuruluk ve nemliliktir. Ay üstü âlemde bu keyfiyetler bulunmadığı için orada oluş ve bozulma da yoktur. Ay altı âle­min unsurları ise dört tanedir. Bunlar belirli oranlarda karışıp birbirini etkile­yerek varlıkları meydana getirirler; birbirilerine dönüşürken yok olup gitmez­ler; parçaları birbiri içine girer, kendi­leri ise Allah’ın takdir ettiği süreye ka­dar bakidirler. Kindi’ye göre unsurların kendilerine has tabii mekânları (hayyiz) vardır. Ay altı âlemin en üst kısmında ateş küresi, onun altında hava, onun al­tında su, onun altında toprak küresi yer alır. Düz çizgi doğrultusunda hareket eden unsurlardan ateş ve havanın ha­reket yönü merkezden çevreye toprak ve suyunki ise çevreden merkeze doğ­rudur.

Fârâbî ise unsurdan çok ustukustan söz eder. Ona göre birleşik cevherlerin ilkeleri olan ustukuslar basittirler ve varlık mertebesinin en alt basamağında yer alırlar. Daha sonra madenler, bitki­ler ve hayvanlar mertebesi gelir; en üst­te de nâtık (düşünen) canlı bulunur. Kü­re biçiminde olan ustukuslar dört tane olup her birinin maddesi kendi suretini de zıddının suretini de alabilir durum­dadır. Ay altı âlemdeki bütün maddeler onlardan teşekkül eder.

Unsurlar teorisine son şeklini veren İslâm filozofu İbn Sînâ olmuştur. Bazan unsur, bazan da ustukus terimlerini kul­lanan İbn Sînâ, Sokrat öncesi filozofla­rın arkhe görüşlerini ele alıp eleştirdik­ten sonra ay altı âlemdeki varlıkların oluş ve bozulmalarının neticede belirti­len dört ana maddede son bulduğunu ifade eder. Evâil adı verilen ilk keyfiyet­ler [16] unsurları meydana getirirler. Ateşe hâkim olan keyfiyet sıcaklık, havaya hâ­kim olan nemlilik, suya hâkim olan so­ğukluk, toprağa hâkim olan da kuruluk­tur. Keyfiyetlerin unsurları nasıl oluş­turduğunu gösteren bazı şahsî tecrübe ve müşahedelerini tesbit eden filozof, bozulmanın bir suretin ortadan kalkma­sı ve oluşun da yeni bir suretin kazanıl­ması olduğunu, bozulan unsurda yeni bir sureti kazanma istidadının meyda­na geldiğini ve bunun da feyiz sahibi ve cömert [17]olan Allah tara­fından sağlandığını bildirir; konunun ay­rıntıları ile ilgili bilgilerde Aristo’dan be­ri gelişen unsurlar fikrini tekrarlar [18] İbn Rüşd de ilk maddenin hiçbir şekil­de işlenmemiş olduğunu, bundan dört unsurun veya ustukusun ortaya çıktığı­nı ve bunların da dört tabiat veya dört keyfiyet ile nitelik kazandığını belirtir ve daha sonra Aristo’nun bu konudaki gö­rüşlerini zikreder.

Mistik ve bâtınî kişiliğiyle İslâm dü­şüncesine gnostik bir yorum getiren Câbir b. Hayyân, sırrı [19] ve sim­yacı [20] denge teorisi içerisin­de unsurlar görüşüne önemli bir yer ve­rir. Ona göre basit olan ümmehâtın [21] aslı dört keyfiyettir. Fakat oluş için kemiyetin müdahalesi gerekir. Böy­lece dört unsur belirli bir birleşim için­de varlıkları meydana getirirler. Hem Aristocu heyûlâ görüşüne hem de un­surların birbirine dönüşmesine karşı çı­kan Câbir’e göre âlemde önce Tanrı’dan başka hiçbir varlık yoktu; sonra keyfiyetler, ardından da dört unsur meyda­na gelmiştir. Nasıl kâinatta unsurlar dört tane ise bir yılda dört mevsim, insan bedeninde dört karışım [22] ve organlar arasında da dört ana organ vardır.

Canlı ve cansız varlıklarda bazı ortak özellikler bulunduğunu bildiren Endü­lüslü düşünür İbn Bâcce’ye göre bu or­tak özelliklerin başında ustukuslar ge­lir. İbn Tufeyl de alegorik bir roman olan Hay b. Yakzân’da [23] unsur fikrinin tabiatın yapısında mevcut olduğu­nu ve ıssız bir adada tek başına yaşa­yan Hay b. Yakzân’ın kendi tecrübesiyle keyfiyetleri ve dört unsuru bulduğunu anlatırken klasik unsurlar teorisini özet olarak nakleder.

Düşünce sistemini işrak felsefesi üze­rine kuran Sühreverdî el-Maktul, felek­lerin ve unsurların nurların nuru olan ilk nurdan sudur ettiğini belirterek kavâbis diye adlandırdığı unsurların bu nur­lardan nasıl meydana geldiğini kendine has terimlerle anlatır.

Tasavvufî düşünceyi felsefî boyutla­ra kavuşturarak İslâm düşüncesinde bü­yük değişiklikler meydana getiren İbnü’l-Arabî, unsurların feleklerin hare­keti sonunda ortaya çıktığını belirterek Tanrı’nın dört unsuru dört günde ya­rattığını, bunların içerisinde ateşin en üst mertebede bulunduğunu, fakat Hz. Âdem’in çamurunda yer alan suyun hep­sinden daha etkili olduğunu söyler ve unsurlara kendi özelliklerini verenin Al­lah olduğunu belirtir. İbnü’l-Arabî ile pa­ralel fikirler taşıyan İbn Seb’în ise dört unsurdan söz ederken bunların keyfiyetleriyle fiilleri arasında denklik bulundu­ğunu, parlak olan ateşin cisimleri kendi tabiatına çevirdiğini, şeffaf ve latîf olan havanın suretleri kolayca benimseyip bı­raktığını, suyun da aynı özellikleri taşı­dığını, toprağın ise yoğun bir cisim olduğunu belirtir.

Meşşâî felsefe ile İşrâkî düşünceyi bir­leştirerek yeni bir hikmet anlayışı kur­maya çalışan Şehrezûrî, bir ağaç şeklin­de tasarladığı evrende hareketin keyfi­yeti, keyfiyetin de unsurları doğurdu­ğunu, diğer bütün şeylerin ise unsur­lardan meydana geldiğini söyler. O da tıpkı İbn Sînâ ve arkadaşları gibi unsur­ların bir tane olmasının imkânsızlığını vurgulayarak analiz ve sentez metoduy­la bunların dört tane olması gerektiği­ni bildirir. [24]

İlk dönem kelâm bilginleri tabiat bi­limleriyle ilgili değişik görüşleri tartış­tıkları halde unsur konusuyla hemen hemen hiç ilgilenmemişlerdir. Sadece Mutezilî düşünür Nazzâm’ın kümün* teorisinde arkhe olarak unsur fikri gö­rülmektedir. Eş’ari de dört unsurdan zi­yade dört keyfiyetten söz etmekle ye­tinir. Âlemin kıdemi noktasından arkhe problemine yaklaşan İmam Mâtürîdî ise dört unsurdan çok dört tabiattan bah­seder.

Müteahhirîn kelâmının hazırlayıcıların­dan olan İmam Cüveynî filozofların he­yûlâ ve unsur konusundaki farklı görüş­lerine temas ettikten sonra onların dört tabiatın kadîm olduğunu ileri sürdükle­rini kaydeder ve çeşitli delillerle bu gö­rüşün yanlış olduğunu ortaya koymaya çalışır.

Cüveynî’nin talebesi Gazzâlî, filozofla­rın görüşlerini özetlediği Makasıdü’1-fe-lâsife’ye [25] cisimlerin basit ve birleşik olmak üzere ikiye ayrıldığını, basit cisimlerin de göklere ait cisimler gibi oluş ve bozulma kabul etmeyenlerle un­surlar gibi oluş ve bozulma kabul eden cisimler şeklinde ikiye ayrıldığını belirt­tikten sonra unsurların neden sadece dört tane olması gerektiğini Meşşâî fi­lozoflarının görüşleri olarak açıklamak­tadır. Ona göre unsurlar arazdırlar ve araz oldukları için de değişime mâruz­durlar; bu yüzden kevn ve fesada uğ­rarlar. Süflî oldukları için de ay ve gü­neş gibi gök cisimlerinin etkisi altın­dadırlar. Tehâfütü’l-felâsife’de [26] filozofların tabiat bilimleriyle ilgi­li görüşlerinin din ile ilişkili yönü bulun­madığını söyleyen Gazzâlî diğer eserlerinde unsurlar konusuna temas et­mez.

Antik Grek filozoflarının ve İbn Sînâ’-nın görüşlerini özetlerken unsurlar te­orisine geniş yer ayıran Şehristânî bu hususta ayrıca kendi kanaatini beyan etmez.

Kelâmın felsefî muhteva kazanmasın­da önemli rol oynayan Fahreddin er-Râzî, İbn Sînâ’nın el-îşârât ve’t-tenbîhât ve Uyûnü’l-hikme adlı eserlerine yazdığı şerhlerde onun Sünnî yorumunu verir­ken kendi eserlerinde Meşşâî unsurlar teorisini zaman zaman eleştirerek tek­rarlar. Adudüddin el-îcî de Meşşâî felse­fede kemaline ermiş olan unsurlar teo­risini olduğu gibi alarak kelâmı konulara intibak ettirir ve böylece felsefî kelâ­mın gelişmesinde önemli bir adım atar. Onun izinden giden Sa’deddin et-Teftâzânî ise gerek el-Makâsıd adlı eserin­de gerekse bu eserine yazmış olduğu şerhte klasikleşen unsur ve ustukuslar teorisini olduğu gibi tekrarlar. Aynı eko­lün son temsilcilerinden olan Cürcânî de et-Ta’rifat’ındaki tanımlarında ve Şer-hu’I-Mevâkıt adlı eserindeki açıklamalarında konuyu klasik şekliyle tekrarla­maktadır.

Bundan sonra gelen İslâm düşünür­leri genellikle eski görüşleri tekrar et­mekle yetinirler. Halbuki Aristocu dört unsur teorisine XVI. yüzyılda Batı’da Paracelsus ile başlayan tepkiler, gittikçe gelişerek Dalton’un atom teorisiyle bir­likte yerini elementer sisteme bırakır. XVIII. yüzyıl Türk düşünürlerinden Erzu­rumlu İbrahim Hakkı Mârifetnâme’de klasikleşen unsurlar teorisini tekrar­larken ondan sonraki yüzyıl müfessirlerinden Âlûsî de tefsirinde yer yer ay­nı görüşler doğrultusunda açıklamalar yapar.

Kelâmı ve tasavvufi muhtevası içeri­sinde divan edebiyatında bir mazmun olarak kullanılan anâsır-ı erbaa. yüzyılı­mızın başına kadar yazılan İslâm düşün­cesine dair eserlerde sık sık görülmeye devam eder. [27]

Buraya kadar verilen izahlardan da anlaşılacağı üzere felsefeciler anasırı erbaayı kabul etmekle beraber izahlarında küçük farklar beyan etmişlerdir. Kainatta dört unsur meselesinde bizim tepit ettiğimiz önemli bir husus daha vardır ki; oda bu dört unsurun İslam filozoflarıncada eski yunan filozofların beyan ettiği gibi maddenin ezelden var oluşu iddialarına inanmalarıdır. Bu meselenin detayını müstakil kelam ilmine yönelik yapacağımız kitaba havale ediyor ve kısaca bu hususta diyoruz ki:  Gerek yunan felseficilerinin ve gerekse bunların takipcileri olan hristiyan ve İslam filozof ve tabiplerinin unsurların ezeli oluşuna yönelik fikirleri ehli sünnet inancına göre reddedilmiştir. Müslüman bir şahsın maddenin ezeli oluşuna inanması büyük bir gaflet ve inanç sarsılmasıdır. Hak tealanın kıdem sıfatına ortak telakki etmektir. bugün sonradan yaratıldığı açıkça anlaşılan maddenin özelliklerini ilim ortaya çıkarmıştır. Madde âtıldır; şuursuz dış tesirler karşısında dağılır ve saçılır; akılsız, bilgisiz ve şuursuzdur. Enerji de böyledir. Çeşitli madde ve enerjiler, aralarında ittifak edip şuurluca karar vererek kâinatın nizâmını ve dünyanın içindeki canlıları yaratamazlar. O halde şu gördüğümüz mümkün olan varlıklar, mümkinât silsilesinin dışında bir vâcibu’l-vücud, bir başlangıcı bulunmayan ezelî yaratıcının varlığına delâlet edip dururlar oda yüceler yücesi Allah azze ve celledir.  Kuranda bakara 117, Enam 101 gibi ayetlerde kainatın yoktan yaratıldığı beyan edilmiştir ki kainat ve alemler hadistir.(36)

Bibliyografya

 

1– İbnü’l-Esîr. en-Nihâye, “unsur” md.

2– et-Ta’rifât, “asi”, “rükn”, “unsur” md.leri.

3– Tehânevî, Keşşaf, “unşur” md.

4– Buhârî, “Tevhîd”, 37.

5– Aristo. Metafizik (trc. Ahmet Arslan), İz­mir 1985, s. 1014”.

6– Kindî. Resâ’il, s. 166, 217, 221.

7– Eş’arî, Makâlât (Ritter), s. 309-348.

8– Mâtürîdî. Kitâbü’t-Tevhîd, s. 141-142.

9– Fârâbî. el-Mesâ*ilü’l-felsefiyye (el-Mecmû’ içinde), Kahi­re 1325/1907, s. 93, 108.

10– Fârâbî. ed-De’avi’l-kalbiyye, Haydarâbâd 1349, s. 7.

11– İbn Sînâ. eş-Şifâ’: el-Kevn ve’l-fesâd, Kahire, ts. (Dârü’l-Kâtibi I-Arabî). s. 154-155.

12– İbn Sînâ. en-Necât, Ka­hire 1357/1938, s. 148.

13– İbn Sînâ. “üyünü’l-hikme (nşr. Abdurrahman Bedevî), Beyrut 1980, s. 32.

14– İbn Sînâ.  el-İşârât, İstanbul 1290, s. 142-166.

15– Cüveynî, eş-Şâmil (nşr. Ali Sami en-Neşşâr v.dğr.), İskenderiye 1969, s. 226-227, 229-234.

16– Gazzâlî, Makâsıdü’l-felâsife (nşr. Muhyiddin Sabri), Kahire, ts. (Dârü’l-Maârif), s. 247, 259.

17– Gazzâlî, Tehâfütü’t-felâsife (nşr. Süleyman Dünyâ), Kahire, ts. (Dârü’l-Maârif), s. 66-67.

18– İbn Bâcce, Tedbîrü’I-mütevahhid (nşr. M. Asin Palacios), Madrid 1946, s. 13.

19– Şehristânî, el-Milel (Kîlânî), II. 63-65, 211-213.

20– İbn Tufeyl, Hay b. Yakzân (nşr. Ahmed Emîn), Kahire 1959, s. 89-90.

21– Sühreverdî, Hikmetü’l-işrâk {Mecmû’a-i Muşannefât-ı Şeyh-i İşrâk içinde), Tahran 1333 hş., s. 187 vd.

22– İbn Rüşd, Cevâmic u’s-semâ’ ve’l-‘âlem, Kahire 1319, s. 13.

23– Fahreddin er-Râzî, Şerhu’l-İşârât, İstanbul 1290, s. 142 vd.

24– İbnü’l-Arabî, el-Fütûhât, I, 154.

25– İbn Seb’în, Büddul-‘ârif (nşr. C. Kettûre), Beyrut 1978, s. 114.

26– Muhammed eş-Şehrezûri, eş-Şeceretü’l-ilâhiyye, Râgıb Paşa Ktp., nr. 843/ 697, vr. 74B-75b.

27– Âlûsî. Ruhu’l-me’ânî, XII, 7-8.

28– E. Brehier, Histoire de la Philosophîe, Pa­ris 1926, I, 41-70.

29– W. D. Ross. Aristote, Paris 1930, s. 148 vd.

30– P. Kraus. Muhtar min Resâ’ili Câbir b. Hayyân, Kahire 1354, s. 49-59.

31– M. Daumas, Les Science Physiques au XVİe et XVIII Siecles (Histoire de la Science içinde), Paris 1957, s. 850.

32– Abdurrahman Bedevi, La Transmission de la Philosophie Grecque au Monde Arabe, Paris 1968, s. 80.

33– Zeki Necîb Mahmûd. Câbir b. Hayyân, Kahire 1975, s. 142;.

34– M. Abdülhâdî Ebû Rîde, İbrahim b. Sey­yar en-Nazzâm, Kahire 1989, s. 144-145.

35– M. Nazif Şahinoğlu, “Unsur”, İA, XIII, 40-41.

36- hkerrar,Envarul Me’arif ve Esrarul Hakaik

37-Şamil islam asn.

Etiketler:

Güvenlik Sorusu ** Zaman sınırı bitmiştir. CAPTCHA yeniden yükleyin.