Oops! It appears that you have disabled your Javascript. In order for you to see this page as it is meant to appear, we ask that you please re-enable your Javascript!
Kategoriler
Tavsiye Siteler
Son Yazılar
Son Yorumlar
6 sene önce tarafından yazıldı, 884 kez okundu ve hakkında yoruma kapatıldı.

Keşf, Mükaşefe ve Manevi Alemler

 

Günümüzde adı bazı çevrelerce özellikle sihir, büyü, Astral, Medyumluk, cindarlık vs. işlerle uğraşan ve meraklılarının  sıkça zikrettikleri ve sahibi olduklarını iddia ettikleri Keşif ve Mükaşafenin aslının ne olduğunu mümkün mertebe kısa ve öz anlatmaya çalışacağız ki hem bu iddia da bulunanlar belki gerçeği görür Tövbe ederler. Hem de bu ilimlerin asıl kaynağı olan Mutasavvıflar bu yüce hallerin kendi yollarında olduğunu bilsin ve gittikleri Gönül dostlarının kapılarına sıkıca sarılsınlar    

 

 

KEŞF: Arapça, açığa çıkarma, örtülü olanı açma, sezme, tahmin etme gibi anlamları olan bir kelime. Keşf bir şeyi örten perdenin kalkması anlamındadır. Mükaşefe, hakikatleri görmek anlamında maddî değil, manevî gözle olur. Basar gözü ile basiret gözü, aynı anlamda değildir. İlkiyle madde, ikincisiyle mana görülür. Kitap ve sünnetle çelişmeyen keşf, haktır. Gerçek mürid, keşf peşinde değil Kur’ân ve Sünnet peşinde koşar.

 

Sûfilere göre, Kitap ve Sünnete uymayan keşifle amel edilmez. Keşf çeşitleri şu şekilde ele alınabilir.

 

1. Keşf-i Manevî : Riyazet ve tasfiye sonucu, gaybı örten perdenin kalkip, bilgilerin elde edilmesini sağlayan keşif.

Lakin bu Riyazet Nefsi Mutmaine makamında olursa ki tasavvuf büyüklerinin hepsinin kast ettikleri bu makamdaki riyazettir o zaman gerçek keşf perdeleri kalkar. Yoksa günümüzde bu ince nokta bilinmediğinden Havas ilimlerine meraklılar tarafından yapılan ve nefsi disiplin ve mücahedelere sokmadan mücadele etmeden kötü hasletleri tasfiye etmeden girilen riyazetler ancak ve ancak nefis de açılım yapacaktır ki işte burası günümüzde en çok karıştırılan noktadır bu nokta bherma, Hindu cukiyye gibi gruplarda olan harika gibi gözüken ve aslen istidraç olan şeylerin zuhurunu sağlar. Bu harikaların hem nefisde açılım noktaları vardır hem de ruhta işte Ehli imanın velileri ruhu nefsin elinden kurtardıkları için bu girilen riyazetlerde keramet, keşf ve mükaşefenin ve gaybi bilgilerin aslı tezahür ederken diğerlerinde nefsin karanlıklarına saklanmış habis ruhların, şeytanilerin yardımlarıyla ve oyunlarıyla harikaları ve bilgileri elde ederler. Unutmayın ve bilin ki velilerde keşf bilgileri açıldığında nasıl ki kürsiyi, arşı göklerin asıllarını görürler aynen bunun gibi şeytanlarda ellerine geçirdikleri kişilere aynı yerleri gösterirler gezdirirler. Bunların inceliklerini gerçek Evliyaullah bildiği için mürşidsiz yola çıkan yolda kalır demişlerdir bu her iki grubunda gördüğü şeyin doğrusu mürşidlerin irşad ve himmetiyle ancak görülebilir öbür türlü kişiler bunu ayırt edemezler hele ki günümüzde bu cehaletin alıp başını gittiği ama herkesin alimlik sergilediği bu zamanda hiç ayırt edemezler bunların örneğini sanalda ve reelde müşahade etmekteyiz. İşte Bu incelikler maalesef günümüzde bilinmediği için bu manevi ilimlere meraklıların adını duydukları kırk günlük riyazetlerle tamam bende de harikalar tezahür eder kalp gözüm açılır sandıkları ve hakkıyla yapmadıkları için onlara rahmet gibi gözüken şeyler aslında dalalete sapmalarına sebep olacaktır ki oluyor zaten. Ondan sonra istidraç gibi hallerin kendisinden tezahür etmeye başlamasıyla da kişi kendini zamanla evliya sanır evliyalara bile yeri gelir beğenmez ve kendine makam tayin etmeye başlar işte bilse idi Emmarenin en büyük oyunların dan biri budur düştüğü bu durumda en azından kendini sorgular ve doğru noktayı görmeye çabalardı. Ama genellikle şeytanların bu ağına düştüğü için ayetlerin ifadesiyle kendilerini en doğru ve doğru yolda sandıklarından bu sorgulamayı da idrak edemeyeceklerdir.

2. Keşf-i Hissî : Aklî bilgiler ile değil de, bizzat görme ile olan keşiflere, keşf-i hissî denir. Bunun için keşf-i iyanî tabirî de kullanılır. Başkalarının tefekkür dünyasında gezen fikirleri sezme olayına keşf-i zamair, kabirde olanın hâlini sezmeye de keşf-i ahval-i kubur denir.

 

Bir de, rüya türünden hayal ürünü olarak ortaya çıkan ve tabiri gereken keşif vardır ki, buna keşf-i muhayyel denir. İşte bu keşif çeşidi bu gün insanlarımızın duru görü diye tarif ettikleri ve kalp gözü açıldı sandıkları şeydir. Günümüz de tüm cinci, medyum vs. kişilerin en fazla kazanacağı ve içinde olduğu görüm şekli budur. Unutmayın ki:

Alemler ana grub olarak 4 tanedir.

1-Hisler alemi –Alemi Mülk

2- Fiiller alemi- Alemi Melekut

3- Esmalar alemi- Alemi Ceberut

4- Gaybı Mutlak veya gaybler alemi- Alemi Lahuta bakar

İşte bu herkesin dilinde ve 18 bin alem diye bilinen (ki aslı 19 bin alemdir çünkü alemler besmele de gizlidir) alemlerin hepsi bu dört alemin içindedir. İşte günümüzde bütün manevi ilimlerle meşgul olup duru görü, his, mendel, gerçek keşif sanılan keşfi hissi vs. bu birinci alemin yani hisler aleminin içindedir. Ehli imanın velilerinin dizinin dibinde yetişenlerde nefisle mücadale zamanlarında seyirlerinde  bu hususiyetleri kazanırlar ve öğrenirler ama günümüz medyum ve cincilerinden farkları onlar başlarındaki öğretici mürşidlerin himmet ve dualarının bereketiyle bir sonraki aleme ve nefsi mutmainneye ererler geçerlerken cinci medyum astralciler adına her ne derseniz diyin  kişiler bu birinci alemde takılı kalır ve yukarda ifade ettiğim şeytanların keramet perdesi sanılan aslı istidraç olan harikalarıyla ömürlerini heder ederler hem dünyaları rezil hemde ahretlerini rezil ederler. Rabbim muhafaza buyursun.

Fiiller alemine geçenlerde işte hikmet denilen ilim tezahür eder hikmeti sebeplerin, vakiaların arka planını görmeye başlar bunlardaki incelikleri öğrenir kuranda biz lokmana hikmet verdik ayetinin anlattığı yerdir. Burası da müridi bekleyen en tehlikeleri bir geçiş yeridir nefsin ayak kaydırıcı son darbelerini indirdiği alemdir. Burada müridi çok tehlikeler bekler böyle bir durumda mürşide sıkı sıkı tutunacak ve onun himmet ve duasının bereketiyle bir sonraki aleme esma tecellilerine çabucak geçek ki günümüzde herkesin adını duyduğu (ismi azam) ama niteliğini pek bilmediği kendi esmasını ismi azamı olan Esma-i ilahiyeye kavuşacak ve onun tecellisine mazhar olup o esmanın bereketiyle ilerleyecek. İşte bu esmaya Tasavvufta genelde kişinin Rabbi olan isim onunla yolculuğuna da Allah ile Rabbi ile Allaha seyr denir. Bu konularda yazılacak çok şeyler var elbet ama biz kısa kesiyor ve konuyu ehillerine havale ediyoruz.

 

Mükaşefenin ne olduğunu izaha geçmeden bilinmesinde fayda olan ve buraya kadar anlattıklarımızla sonraki bilgileri birleştirmede yardımcı olacak bazı Tasavvufi kavramlara da deyineceğim ki konu net anlaşılsın. Esmalar alemine ulaşan şahıslarda ilk olarak tasavvufun Vadi eymen tabir ettiği tecelli gerçekleşir.

 

VÂDÎ-İ EYMEN: Arapça, sağdaki vadi demektir. Kalbin ilâhî tecellîyi kabul edecek şekilde arındırılması.

Mutlak vahdet ki bundan “innî enallah (Ben Allah’ım)” hitabı gelir. Vâdî; peygamber, âlim ve velîlerin

kalpleridir. Tur dağından, yani feyz kaynağından fışkıran marifet suları ve nefis mükâşefe halleri, bu vadilerde akar. Bu ibare Kasas suresinin 30. âyetinde geçer: “Oraya geldiği zaman sağdaki vadinin kenarından seslenildi…” Hz. Musa, (a.s) o vadiden nasıl İlâhî hitaba muhatab oldu ise, nefsini arındıranlar da, bir takım ilâhî tecellîlere mazhar olurlar.

 

İşte bu tecellilerin kişide inkişaf ettiği yerler büyüklerin Gönlün Mertebeleri dediği yerlerdir ki bunlara avatırı dil denir.

 

ATVAR-I DİL: Arapça-Farsça. Gönül mertebeleri demektir. Gönlün mertebeleri yedidir.

1- Sadr : İslam cevherinin madeni Gerçek İslamın Eslemtunun tezahür ettiği yerdir.

2- Kalb : İman cevherinin madeni, akıl nurunun bulunduğu yer.

3- Şeğaf : Kalb zarı demektir. Mahlukata duyulan sevgi bunun ötesine geçemez. Masiva sevgisi burada yerleşmiştir.

4- Fuâd : Müşahede ve rü’yet cevherinin madeni ve yeri.

5- Habbetü’l-kalb : Kalbin içi. Burada Allah sevgisinden başka şeye yer yoktur. Burası Mevlana (ks.) gibi zatların aşka gark olduğu yerdir.

6- Süveyd : Gaybı mükaşefe, ledün ilmi, hikmet menbaı ve İlâhî sırlar hazinesi, isimlerin ilmi. Burada meleklerin bile mahrum oldukları çeşitli keşfî ilimler vardır işte gaybın bütün sırları burada yerleşmiştir. Nefsin Aşağıların da görülen bilinen şeylerin hepsi ilmi ledün ve gayb bilgisi diye şeyler buranın gölgelerinin gölgelerinden zerrelerinden ibarettir. Ne tuhaftır ki bu gün sözde havas ilmi adıyla sihir, büyü cindarlık medyumluk vs. uğraşanlar bu zerrelerin zerresini İlmi ledün ve gayb bilgilerine mazharım sanırlar ve sultanlık iddia ederler bundan daha büyük bir sapıklık ne olabilir. Rabbim muhafaza buyursun

Mükaşefe bu makamla alakalı olduğundan mükaşefeyi izaha geçip sonra gönlün son mertebesine deyinilecektir.

 

Mükaşefe Nedir                          

Arapça, ortaya çıkarmak demektir. Tasavvufta velilerin kalblerindeki gaybî işlerin ortaya

çıkması, bir hususun keşif yoluyla bilinmesi gibi anlamlara gelir. Muhyiddin ibn Arabi, mükaşefenin konusu, manalar, yani gözle görünmeyen şeyler iken; müşahedeninki gözle görünen şeylerdir, der. Akıl ve duyu organlarıyla elde edilemeyen bilgiler, keşf yoluyla bilinir.

Bu bilim, satırlarda değil, sadırlarda yazılıdır. Okulda öğrenilmez, yaşayarak öğrenilir. Kitaplarda yazılmayışı, herkesin anlamasına kapalı olduğu içindir. Bu yüzden yanlış anlaşılabilir, okuyanı, anlamadığı için inkara götürür. Mükaşefe makamı, “müzakereden sonra gelir. Elde etmek için, yorucu mücahedelere ihtiyaç vardır.

İmâm-ı Gazâlî -kuddise sırruh- Hazretleri “İhyâ’u ‘Ulûmi’d-dîn” adlı eserinin “Birinci Kitâb”ının “İkinci Bâb”ında “Âhiret İlimlerinin Kısımları”nı anlatırken, vahyin inişinin müşahede edildiği ve bütün incelikleriyle idrâk edildiği has ve seçkin bir makamdan bahsederek, “Hâtemü’l-velâye” mertebesinin vasıflarına açıkça işâret etmiştir:

“Bu ‘mükâşefe ilmi’; sıddîkların ve mukarreblerin (Allah’a yakın olanların) ilmidir. Bu ilim, kalp temizlendiği, bütün kötü sıfatlardan soyunup nûra döndüğü zaman elde edilen bir ilimdir.

O nûrlu halden birçok hususlar inkişâf eder, bu sâyede birçok şeyleri görür. Kişi daha önce o şeylerin isimlerini işittiğinden, icmâlen mânâlarını tahmin eder. Fakat kalbi nûr hâline geldiğinde, bütün bu mânâları idrâk eder, kendisine geniş ufuklar açılır. Hattâ Allah-u Teâlâ’nın Zât-ı Ulûhiyyet’ini, sıfatlarını, fiillerini, dünya ve âhireti yaratmasının hikmetini, âhireti dünyaya tercih edişinin hikmet ve sebeplerini eksiksiz bir şekilde anlamış olur. Aynı zamanda nübüvvetin, peygamberin, vahyin, şeytanın, melâike lâfzının ve şeytanlar sözünün mânâsını da bi’l-hakkın bilir. Yine meleğin peygamberlere nasıl göründüğünü, vahyin peygamberlere ne şekilde indiğini ve bunların keyfiyyetini bütün inceliklerine kadar anlar. Yer ve gök âlemlerinin sırrına vâkıf olur. Kalbin hallerini ve kalpteki şeytan ve melekler arasında geçen mücâdeleyi bütün açıklığı ile görür. Melekten gelen ilham ile, şeytanın vesvesesini ayırt edecek hassayı elde eder. Âhiretin, cennetin, cehennemin, kabir azâbının, sırat köprüsünün, mîzânın ve hesap gününde olacakların keyfiyyetini de apaçık bir şekilde bilir;

‘Oku kitabını!.. Bugün hesap görücü olarak sen nefsine yetersin!’ (İsrâ: 14) ve:

‘Bu dünya hayâtı, bir eğlence ve oyundan başka bir şey değildir. Asıl hayat âhiret yurdundaki hayattır. Keşke bilselerdi!..’ (Ankebût: 64)

Âyet-i kerîme’lerinin mânâsını hakkıyla anlar.

Ayrıca Allah-u Teâlâ ile karşılaşmanın, O’nun Cemâl-i bâ-kemâl’ine bakmanın ve O’na mânen yakınlaşmanın ne demek olduğunu da anlar. En yüce cemâatin arkadaşlığı ile hâsıl olacak saâdetin, melekler ve peygamberlerle berâber olmanın mânâsını da idrâk etmiş olur.” (“İhyâ’u ‘Ulûmi’d-Dîn”, 1. Kitab, 2. Bâb. “Âhiret İlimlerinin Kısımları” mevzûsundan naklen)

Evliyâullâh’tan her birinin “Hâtemü’l-velâye” hakkında ayrı ayrı beyânı olduğu gibi, “Hâtemü’l-velî” hakkındaki bu noktaya da İmâm-ı Gazâlî -kuddise sırruh- Hazretleri parmak basmışlar ve:

“Bu ‘mükâşefe ilmi’; sıddîkların ve mukarreblerin (Allah’a yakın olanların) ilmidir.” buyurmuşlardır.

Bu, yalnız onlara mahsus bir ilimdir.

“Bu ilim, kalp temizlendiği, bütün kötü sıfatlardan soyunup nûra döndüğü zaman elde edilen bir ilimdir.”

Daha doğrusu verilen, ihsân edilen, ikrâm edilen bir ilimdir.

Bu söz, görerek ve bilerek söylenen bir sözdür. Allah-u Teâlâ onu birçok sırlara muttalî kılmış…

“Sıddîklar”ın vasfı nedir?

Allah-u Teâlâ onu bütün yarattıkları ile kendisi arasında muhayyer bıraksa, o Allah-u Teâlâ’yı tercîh eder. İkincisi; bir canı değil, bin canı da olsa, canlarını O’na kavuşmak için O’nun yolunda fedâ etmek ister.

“Mukarrebler”in vasfı nedir?

Allah-u Teâlâ’nın, içinde olduğunu görebiliyorsa; kendisinin bir perdeden, bir maskeden ibâret olduğunu görebiliyorsa, o şekilde Allah-u Teâlâ ile ünsiyet edip mülâkât yapabildiği zaman o “mukarreb” olur.

Bu ancak onlara mahsustur, başkalarına şâmil değildir ve bu sırrın hakîkatini de onlardan başka bilen olmaz.

Hakikatin özü:

Hazret-i Allah ile olmaya, Allah’tan gayrısını dünya bile olsa, zerre kadar görmemeye “Firâr-ı ilâ’llâh” denir.

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerîme’sinde:

“Allah’a kaçınız!..” buyuruyor. (Zâriyât: 50)

Bütün dünya elbise olsa, onu da ziynetiyle, her şeyiyle sana verip giydirmek isteseler, ondan aslandan kaçar gibi kaçıp Allah-u Teâlâ’ya sığınırsın; çünkü “Firâr-ı ilâ’llâh”tasın!.. Gönlün bir zerre miktârı dahî olsa orada kalırsa, orada değilsin. İşin özü budur.

Bu ölçü “Yaratan” ile “yaratılanlar”ın bir mihengidir, kişinin derecesi burada belli olur. Bu husus lâf işi değildir!.. Buraya hiçbir düşünce giremez, hiçbir kimse de giremez!..

“Sıddîklar” üç kısımdır:

1. “Sıddîk-ı Ekber” Bu makam, Hazret-i Ebu Bekir Sıddîk -radiyallahu anh- Efendimiz’e âittir.

2. Allah-u Teâlâ’nın has kulları olan “Mukarreb sıddîklar”,

3. Sözünde sadık olan “Sıddîk”lar.

“Sıddîklar” ve “Mukarrebler” bu hâle nasıl ulaşırlar?

Ulvî olan ruh, bu karanlık cesetle birleşince yedi perde ile aslî hâlinden perdelenmiştir. Bu perdelerden her birine “Nefsin dereceleri” veya “makamları” denir. Bunlar; “Emmâre”, “Levvâme”, “Mülhime”, “Mutmainne”, “Râziye”, “Mardiyye” ve “Sâfiye”dir.

Bu yedi perde yedi elbisedir; kişi seyr-i sülûk yolunda ilerledikçe bu elbiseler bir bir kaldırılabilirse, “Sâfiye makâmı”na çıktığı zaman Hakk’a varmış olur ve:

“Yere-göğe sığmadım, mümin kulumun kalbine sığdım.” (Keşfü’l-Hafâ: 2256)

Kudsî Hadîs-i şerîf’inin tecelliyâtına erer. İlmin sonu Hakk’a varmaktır, tecelliyât-ı İlâhî’nin sonu yoktur.

Meselâ denize düşen bir insan, canını kurtarmak için üzerindeki elbiseyi attığı gibi; hakikat deryâsına düşen bir insan da imanını kurtarmak ve Hakk’a kavuşmak için beden elbisesini atmaya çalışır. “Sâfiye”ye çıktığı zaman kalp üzerindeki perdeler atılmış, bir tek ten elbisesi kalmış olur. Ondan sonra ibâdet ve taat sâyesinde ten elbisesi ne kadar incelirse, içindekinin o kadar tecelliyâtına mazhar olmaya başlar.

Bu lütuf deryâsına alınanlardan ten elbisesi, vücud içindekine öylesine yapışır ki;

“İçinizde!.. Görmüyor musunuz?” (Zâriyât: 21)

Âyet-i kerîme’sinin tecelliyâtına mazhar olur ve içindeki Hazret-i Allah’ı görür. Gerek kendisinin, gerekse kâinâtın bir perdeden ibâret olduğunu da görür.

“Ehl-i Hakk” Hakk ehlini tanır, halk ise tanımaz; yâni onu ancak “Hakk ehli” anlar, “halk ehli” anlamaz. Meselâ bin küsür sene evvelki zâtlar görüp tanıdığı gibi, dünyada da o hâle yakın bir hâle erenler, onun Hakk ile olduğunu sezer ve bilirler.

Bu hususta Gavsul Azam Abdulkadir Geylani hazretleri de Sırrul Esrar adlı eserinde buyur ki:

 

Gerçekte âlem dörttür?

Mülk âlemi,

Melekût âlemi,

Ceberut âlemi,

Lahût âlemi ki bu, hakikat âlemidir.

 

Keza, ilim de dörttür:

Şeriat ilmi,

Tarikat ilmi,

Marifet ilmi,

Hakikat ilmi…
Keza, ruhlar da dört bölümdedir:

Cismanî ruh,

Nuranî ruh,

Sultanî ruh,

Kudsî ruh.

 

Keza; tecelliler de dört bölümde görülür:

Eserlerdeki tecelli,

Fiillerdeki tecelli,

Sıfatlara ait tecelli ve

ZAT tecellisi.

Keza, akıllar da dört bölümde anlatılır:

Maaş -dünyalık- aklı,

Meâd aklı -öteleri düşünecek akıl-,

Ruhânî akıl ve

Külli akıl…

 

Anlatılan dört bölümün; yani: Îlim, ruh, tecelli ve akla ait bölümlerin mukabili vardır.
İnsanların bir kısmı: Îlim, ruh, tecelli ve akıl bölümlerinin ilk bölümüne bağlıdır. Bunlar, birinci cennette demektir. Ki onun adı ME’VA cennetidir.
İkinci derecede anlatılan kısma bağlı olanlar NAÎM cennetinde sayılır.
Üçüncü derecede anlatılan kısma bağlı olanlar da üçüncü cennet sayılan FÎRDEVS‘de sayılır.
Sayılan nimetlere bağlanıp kalanlar, eşyanın gerçek yüzünü görmekten mahrum kaldılar. Ama, Hak ehli, irfan sahibi ve gerçek fakr halini tadanlar hepsinden kaçtı. Hakikat âlemine erdiler, yakınlığı buldular ve Allah-ü Teâla’nın zatından gayrı hiçbir şeyle meşgul olmadılar. Allah-ü Teâla’nın:

– «Allah’a kaçınız.»

Emrine uydular. Ayrıca Peygamber S.A. efendimizin buyurdu:

– «Dünya ve ahiret, Allah’ı arayana haramdır.»

Peygamber S.A. efendimizin haram kılması, onların haram olduğu manasını taşımaz. Allahın Zatı’nı arzu edenler; nefislerini, dünyadan bir talepte bulunmaktan ve onun fani varlığına sevgi duymaktan mahrum kılmışlardır. Anlatılan Hadis-i Şerifin asıl manası budur.
O büyükler der ki:

Dünya bir yaratıktır; biz de yaratıldık. İkimiz de bir yaratıcıya, sahibe muhtacız. Muhtaç, muhtaçtan nasıl bir talepte bulunur?. Bu durumda yaratılmışa gerekir ki, yaratanı araya..

Fukara zümresi hakkında, şu kudsi hadis önemlidir:

– «Sevgim, varlığım onların sevgisidir.»

Sonra peygamber S.A. efendimizin de şu Hadis-i Şerifi önemlidir:

– «Fakirlik – varlıksız olmak – övüncemdir; ben onunla övünürüm.»
Burada anlatılan fakirlik hali, dünyalık yoksulu olan, malum kimseler mânasına gelmez. Asıl mânası Allah-u Teâla’nın zatından gayrı her şeyi terk edip, Allah-u Teâla’ya ihtiyaçlarını arz etmektir. Dünya ve ahirete ait bütün nimetleri terk etmektir. Bu anlatılan halden murat, Allah-u Teâla’nın zatında yok olmayı gösterir. Şöyle ki:

Nefsinde, nefsi için hiçbir şey olmaya…

Ve ondan başkası kalbinde yer almaya… Bunu Allah-u Teâla şu kudsî hadis’te ne kadar güzel ifade eder:

– «Ben, semama, arzıma sığamam; ama mümin kulumun kalbine sığarım.»

Burada müminden kasd, kalbini cümle beşeri sıfatlardan temizleyen ve ağyarı oradan atandır. Böyle olunca Hak o kalbi genişletir, varlığını sığdırır.. Bayezid-i Bistamî’nin şu kelâmı zikri geçen kudsî hadisin derin manasını daha iyi açıklar:

– Arş ve çevresinde olanlar, irfan sahibinin kalbindeki köşelerden birine konsa, bir ağırlık duymaz. Bu sevgili kulları seven; ahiret günü onlarla olur. Onları sevmenin alameti, onlarla sohbettir. Allah-ü Teâla’ya içten iştiyaktır. Bir kudsî hadiste şöyle buyurulur:

– «Ebrar -iyiler, salihler- zümresinin bana şevki arttı; ben de onlara çok iştiyak duymaktayım.»

O büyük zatların üç çeşit elbisesi vardır; ki bunu üçüncü bölümde anlattık. Onların yaptığı işe gelince, iki şekilde mütalaa edilir. Bu yola ilk giren ve orta derecede olan.. İlk girenin işi, iyi ile kötü karışımıdır. Orta derecede olanın ise, iyilikle doludur.
Giydikleri elbise de çeşitlidir. Bazan beyaz, bazan kırmızı karışımı, bazan yeşil… Bunlar, ilk ve orta dereceli yolcunun halini tariftir. Bu yolda son haddini bulan kimsenin; rengi, şekli olmaz. O güneş ışığı gibidir. Güneşin tek rengi vardır. Onun nuru renge belenmediği gibi, giydiğinde de renk kabul etmez. Belki hiçbir rengi kabul etmeyen SÜVAD -siyah- dır. Bu tam bir fenâ âlemine ermenin alametidir. Bu SÜVAD -siyahlık- onların irfan nuruna perdedir. Aynı şekilde; gece de, güneşin perdesidir. Bir Ayet-i Kerimede şöyle buyurulur:

– «Geceyi libas eyledik; gündüzü maişet için kıldık.» (Neb’e; 10-11)

Aklın ve ilmin özünü bulanlar için bunda bir işaret var… Hak yakınları bu âlemde, zindan hayatı yaşar. Gariplik çeker, ömrü gam, kederle tükenir. Mihnet, şiddet ve zulmetle ömür sürer.

Peygamber S.A. efendimiz, şu Hadis-i Şerifiyle, bu zatların halini anlatır:

– «Dünya müminin zindanıdır.»

Bu zulmet, şiddet diyarında karalı libas giymek gerek..

Peygamber S.A. efendimizin buyurduğu gibi; bela önce peygamberlere, sonra velî kullara daha sonra sırası ile… Siyah giymek ve siyah sarık sarmak, bu yolun yolcularına uygundur Bu libas ve sarık, belâ elbisesidir. Birçok kabiliyetini yitiren kimsenin karalar giymesi gerek… İnsan bu âlemde, kendine has olan müşahedeyi ve Hakkı görmeyi yitirdiği gibi, ebedî hayatını da bir nevi öldürüyor. Aşkı, şevki, sönüyor; kudsî ruhtan ayrılıyor. Vuslat ve yakınlık hali elden gidiyor. Bunlar, musibetlerin en büyüğüdür. Bu belalara uğrayan kimseye ömrü boyunca tâziyet elbisesi giymek düşer. Çünkü uhrevî menfaatlerini kaybediyor. Kocası ölen bir kadının dört ay on gün yas tutması icab ediyor. Bu dünyaya ait bir iştir. Ahiret âleminin faydasını yitirene bu yas sonsuz olmalı… Peygamber S.A. efendimizin buyurdu:

– «Îhlas sahipleri büyük tehlikenin ucundadırlar.»

Bu zatların haline ne kadar güzel uyar… Bu anlatılanlar, fenâ, âlemine geçip varlığını yitiren fukara zümresinin vasfıdır. Bu fakirlik büyüktür; insanın benliğine bir güzellik verir. Peygamber S.A. efendimiz.

– «Fakirlik iki cihanda yüz karasıdır..»
Buyurur. Bunun manası: Kendi rengi dışındaki renkleri kabul etmez; yalnız, ilahî vechin nurunu kabul eder demektir. Sonra, yüzdeki siyah benek, güzelin güzelliğini artırır. Hak yakınlığına eren kimseler, Hakkın cemal tecellisine nazar ettikten sonra, gözleri onun gayrını artık kabul eylemez. Sevgi ile başkasına bakamazlar. Onların sevgilisi, oradaki artık tek şey olur: ALLAH.. Her iki cihanda onların hali budur. Onların gayelerinde, yalnız Onun varlığı bulunur. Artık onlar, insan olmuştur, insanı da Allah-ü Teâla, Kendini bilsin diye yarattı.. Zatına vâsıl ola diye halk etti. Bu durumda insana gerekir ki, yaratılışındaki hikmeti seze ve onun derinliğindeki manayı bulmaya çalışa.. Her iki âlem için yapacağı vazifeleri bile.. Ta ki, ömrünü boş şeylere harcamaya. Ve ölümden sonra pişmanlık duymaya.. Sonsuz hasrete boğulmaya.. Ömrünü boş yere tükettiği için nedamet etmeye..

 

 

7- Muhcetu’l-Kalb : Kalbin içinin içi. İlâhî sıfatların madeni ve zuhur yeri. Gaybu’l-gayb burada ortaya çıkar. Hiç bir kalp hastalığı buraya giremez, onun için burası temizdir. Burası Rabbin kamer suresinin sonunda buyurduğu sadakat meclisidir, makamı Mukarrebun ve Sıddıkıyyet yeridir yüceler yücesi Sultanı  daimi Müşahade otağıdır, Yarin haremi ismetidir.(Gerçek ismet Erbabının yeri burasıdır ) Zati Tecellinin Membaıdır.Allahu alem bissavab

Bu gibi zevât-ı kirâm geçmişte olduğu gibi, bu zamanda da yok değil; geçmişte bilenler olduğu gibi şimdi de bilenler var,  Rabbimize sonsuz Hamdolsun ve vazifelerini de hakkıyla icraya devam ediyorlar Hak taliplerini karanlıklardan aydınlıklara ulaştırma adına Fener oluyorlar imam oluyorlar.

 

İşte günümüzde adı çok zikredilen Keşf, Mükaşefe gibi ulvi hallerin aslı buraya kadar anlattıklarımızdır umarım faydalı olmuştur. Belki sihir, büyü, cindarlık ve sözde ledün ilmi sahipleri 18 bin alemlerin vakıfı olanlarda belki kurudan kuruya bu yüksek makamların sahibiymişler gibi laflarları savurmaktan geri dururlar yersiz iddialarından vazgeçip tövbe ederler. Vesselam

Etiketler:

Malasef Yorumlar Kapalı.