Kategoriler
Tavsiye Siteler
Son Yazılar
Son Yorumlar
7 sene önce tarafından yazıldı, 130 kez okundu ve hakkında yoruma kapatıldı.

TAKVÂ EHLİ OLUN!

E’u zü billâhi mineş şeytànir racîm.

Bismillâhir rahmânir rahîm.

Elhamdü lillâhi rabbil àlemîne hamden kesîran tayyiben mübâreken fîh… Kemâ yenbağî licelâli vechihî ve liazîmi sultânih… Ves salâtü ves selâmü alâ seyyidinâ muhammedin ve alâ âlihî ve sahbihî ve men tebiahû biihsânin ecmaîn…

…………..

(Yâ eyyühellezîne âmenüt tekullàh) “Ey iman edenler, Allah’tan sakının! Allah’tan sakının ey kullarım!.. (vel tenzur nefsün mâ kaddemet ligadin) “Kişi yarın ahiret için şimdiden ne takdim ettiğine, önceden ahirete ne gönderdiğine baksın, dikkat etsin! Ahirete ne gönderdiğini gözetlesin, kontrolden geçirsin!.. Dikkat etsin ahirete gönderdiğine… (vettekullah) Yine Allah’tan sakının! (innallàhe habîrun bimâ ta’melûn) Allah CC, sizin işlediğiniz amellerin hepsinden haberdardır. Hepsini görüyor, işitiyor, biliyor; hepsinden haberdardır.”

Binâen aleyh, ahirete şimdiden ne gönderiyor insan?.. Dünyada işlediği hayır ve şerlerin hepsi ahirete gidiyor. İftar vermişse, sadaka vermişse, zekât vermişse, cami yapmışsa, oruç tutmuşsa, namaz kılmışsa, umre yapmışsa, hacca gitmişse, cihad etmişse, gayret etmişse, ibadet etmişse; bunlar nereye gidiyor?.. Ahirete gidiyor. İnsan bu dünyada iken ahirete bunları göndermiş oluyor. Aksine günah işlemişse, içki işmişse, kumar oynamışsa, zulüm etmişse, haksızlık yapmışsa, arsızlık yapmışsa, Allah’ın sevmediği işleri yapmışsa; onlar da ahirete gitmiş oluyor.

Binâen aleyh, “İnsan işlemiş olduğu zerre kadar hayrın ahirette karşılığını, mükâfatını görecek; zerre kadar şer işlemişse, o da hesaba girecek, onun da ahirette cezasını çekecek. Ahirete ne gönderdiğine insanoğlu burada baksın!” diyor Allah-u Teâlâ Hazretleri… Baksın bakalım, ne gönderiyor ahirete… Yâni ne demek istiyor: “Ey kullarım dikkat edin! Ahirete güzel şeyler gönderin! Ahirette sizin yüzünüzü güldürecek olan, Allah’ın divanında sizi beraat ettirecek olan, nimetlere erdirecek olan şeyler gönderin!.. Güzel şeyler yapın!” demiş oluyor.

(Vettekullah, innallahe habîrun bimâ ta’melûn) “Allah’tan korkun, Allah yaptıklarınızdan haberdardır. Bihakkın haberdardır, hakkıyla haberdardır.” O zaman da ne demiş oluyor: “Bakın, Allah her yaptığınızı görüyorsa, bir şey yapmayın!” Gizli de yapsanız, aslında gizli yapmış olmuyorsunuz. Yalnız da yapsanız, aslında yalnızken yapmış olmuyorsunuz. Çünkü:

(Ve hüve meaküm eyne mâ küntüm) “Nerde olursanız olun, Allah sizin yanınızda!..” Hem Allah yanınızda, hem de Allah’ın melekleri yanınızda… İki omuzunuzda…

(Kirâmen kâtibîne ya’lemûne mâ tef’alûn) Bütün yaptıklarınızı yazıyorlar. İnsanın bir amel defteri var; iyiliklerini, kötülüklerini melekler oraya yazıyorlar. İnsanın yanından ayrılmayan melekler var… Azalarına, mafsallarına vazifeli olan, kendisini korumakla görevli olan melekler var… Amellerini yazan melekler var… Kendisinin dışında melekler var… Yere, göğe, yağmura, buluta, rüzgâra, güneşe hakim olan melekler var…. Binâen aleyh, insanın etrafı dopdolu… Yalnız diye bir yer yok ki!.. Yalnızım sandığı zaman, tenhada yaptığı işleri gene bir çok varlık görüyor. Allah görüyor hepsini…

Binâen aleyh, insanın kendisini Allah’ın gördüğünü bilerek, ahirete ne gönderdiğini düşünerek, seçerek, dikkat ederek bir şeyler yapması lâzım!..

Ne buyuruyor Allah-u Teâlâ Hazretleri:

(İttekullah) “Takvâ ehli olun, sakının!” diyor.

Başka bir ayet-i kerimede ne buyuruyor, bismillâhir rahmânir rahîm:

(Yâ eyyühellezîne âmenû) “Ey iman edenler! (ittekullàhe hakka tukàtihî) Allah’tan hakkıyla, nasıl korkmak, çekinmek gerekiyorsa, öylece takvâ üzere olun, ittikà eyleyin! (ve lâ temûtünne illâ ve entüm müslimûn) Sakın ha, müslüman durumundan başka bir şekilde ölmeyin!.. Müslüman olarak ölün, başka bir şekilde ölmeyin!” buyruluyor.

Hazret-i Ali Efendimiz: “Yâ Rabbi, sen benim isteğim gibi rabsin; hamd olsun. Beni de istediğin gibi kul yap…” demiş. Allah’ın istediği gibi kul olmak nasıl olacak?.. Takvâ ehli olacak kul… Takvâlı kul olduğu zaman, Allah’ın istediği gibi oluyor. Hani bazı insanları biliriz etrafımızda… Hiç kimseyi üzmez, eli tesbihli, ağzı dualı, çok zarif, çok tatlı, çok iyiliksever, melek gibi insanlardır. Ne deriz onlar hakkında: “Bu adam takvâlı bir insandır.” deriz. “Takvâ ehli, ehl-i takvâ bir insandır.” deriz. Şimdi bu takvâ ne demek?..

Takvâ demek, Arapça’da sakınmak, korunmak demek… Arapçada bunun kökü vikàye’dir. Vikàye etmek, bir şeyi sakınmak, korumak demek… Takvâ da insanın kendisini vikàye etmesi, koruması… Nerden koruyacak?.. Allah’tan koruyacak. Çünkü Allah-u Teâlâ Hazretleri güç kuvvet, kudret sahibidir. İnsanların yaptıklarının karşılığını ahirette verecektir.

(Mâliki yevmid dîn) Din burda, karşılık demek… “İnsanın amelinin karşılığının verileceği günün sahibi Allah’tır.” Herkes ne işlediyse, onun karşılığını o günde görecek. Karşılık görme, ettiğini bulma günü…

O günün sahibi olduğundan, iyileri mükâfatlandıracak olduğundan, kötüleri cezâlandıracak olduğundan, bizim ne yapmamız lâzım?.. Allah’tan sakınmamız lâzım!.. Allah ne yapar kötüleri?.. Cehenneme atar, cayır cayır yakar. Gözlerin görmediği, akıllara sığmayan korkunç azablara uğratır. Onun için, azabından sakınmak lâzım, cezâya uğramaktan sakınmak lâzım!..

Bu, ramazan ayındayız ya şimdi, ramazan ayı hakkında da… Ramazan ayında oruç tutuyoruz; neden?.. Farz kılmış Allah-u teâlâ Hazretleri… Hangi ayet-i kerime ile farz olmuş ramazan orucu bize?.. Bismillâhir rahmânir rahîm:

(Yâ eyyühellezîne âmenû) “Ey iman edenler! –Gene bizlere hitab– Allah’a inandık, Rasûlüllah’a inandık, Kur’an’a inandık diye, amentüyü sıralayan ey müslüman kullar!.. (kütibe aleykümüs sıyâm) Oruç sizin boynunuza bir vazife olarak, farz olarak yazıldı, farz kılındı. (kemâ kütibe alellezîne min kabliküm) Sizden önceki insanlara farz olarak yazıldığı gibi, sizin üzerinize de oruç farz kılındı. (lealleküm tettekn) Tâ ki takvâ ehli bir müslüman, iyi bir müslüman olabilesiniz.”

Bu ayet-i kerimeden anlıyoruz ki, oruç tutmak farzdır. Sıhhatli, tutabilecek durumda olan her mü’mine oruç tutmak farzdır. Farz olduğunu anlıyoruz; çünkü, (kütibe) “Boynunuza yazıldı.” diyor. Bir…

İkincisi: “Sizden önceki ümmetlere yazıldığı gibi, size de yazıldı.” buyruluyor. Anlıyoruz ki, bu vazife sadece bize değil, bizden önceki ümmetlere de emredilmiş. Onların da vazifesiymiş demek ki, oruç tutmak… Onu da anlıyoruz.

Neden bu böyle?.. Çünkü, insanoğlunun yapısı bu… Hepimiz Hazret-i Adem’in evlatlarıyız, benî Ademiz… Hepimizin yapısı aynı olduğundan, hastalıkları aynı olduğundan, şifalar aynı, devalar aynı yoldan geçtiği için, eski ümmetlere de oruç farz kılınmış, bize de oruç farz kılınmış. Bunu anlıyoruz; iki…

Üçüncüsünde ne anlıyoruz: (lealleküm tettekn) “Tâ ki takvâ ehli bir müslüman, iyi bir müslüman olabilesiniz.” Demek ki orucun sonucunda, oruç tutunca bir insanın ne olması lâzım?.. Takvâyı kazanması lâzım!.. Takvâ ehli iyi bir müslüman olması lâzım!.. Bunu anlıyoruz.

Bu arada konuşmamın başında söylemiş olduğum, okumuş olduğum ayet-i kerimelerde, Allah-u Teâlâ Hazretleri:

(Yâ eyyühellezîne âmenüt tekullàhe hakka tukàtihî ve lâ temûtünne illâ ve entüm müslimûn.)

(Yâ eyyühellezîne âmenüt tekullàhe veltenzur nefsün mâ kaddemet ligad, vettekullàh, innallàhe habîrun bimâ ta’melûn.) gibi ayet-i kerîmelerde bizi takvâ ehli olmaya sevkediyor, hem de “Takvâ ehli olun!” diyor ya; takvâ ehli nasıl olacakmışız, onun yolunu da koymuş Allah-u Teâlâ Hazretleri… Evet, takvâ ehli bir kul olalım, sakınalım, çekinelim, edepli, terbiyeli, dürüst, kâmil, mübârek, şöyle lokum gibi, kaymak gibi güzel bir müslüman olalım ama, nasıl olacağız?.. Yolu ne bu işin, yöntemi ne, çaresi ne?..

İşte aziz ve muhterem kardeşlerim, onun yolu, yöntemi, çaresi oruçtur. (Lealleküm tettekn) “Daha önceki ümmetlere farz kılındığı gibi, oruç size farz kılındı; tâ ki siz de takvâ ehli insan olabilesiniz.” Demek ki müslümanın, Allah’ın kendisinden istediği takvâlı bir müslüman olabilmesinin yolu oruçmuş; bunu anlıyoruz. Orucun, Allah’ın bizden istediği takvâ sıfatını kazanmamıza yardımcı olacağını, bu ayet-i kerime bize açıkça göstermiş oluyor.

Aziz ve muhterem kardeşlerim! Biliyorsunuz insanoğlunun bir bedeni var… İşte elimiz, kolumuz, başımız, gözümüz, kulağımız vs. Bir de ruhumuz var, canımız yâni… Ruh varken içinde, bu bedenin bir kıymeti oluyor da; bu kaş, bu göz olduğu halde, ruh gitti mi bu beden bir işe yaramıyor. Adam yatakta yatarken ruhu gidiverirse, ölüverirse; biraz önce konuşan adam konuşmaz oluyor, kıpırdayan insan kıpırdamaz oluyor. Ruh gitti mi, cesedin kıymeti olmuyor. Ruh olunca bedeni hareket ettiriyor. Beden ruhsuz oldu mu, sakin bir yığın halinde kalıyor.

Bir de ayet-i kerimelerden biliyoruz ki, insanoğlunun nefsi var… İçinde nefis dediğimiz bir varlığı var… Şimdi bu insanoğlunun nefsi, normal olarak niçin vazifelendirilmiş?.. İnsanoğlunun şu vücudunun işlerini görmek için yaratılmıştır nefsi insanın… Bedenini çekip çevirmek için, idare etmek için yaratılmış. Bedeninin müdürü… İnsanın vücudunun müdürü nedir?.. Nefsidir.

Ne yapar?.. Acıktığı zaman yemek ister, ikaz eder: “Git yemek ye! Açlıktan dermanım kalmadı, dizlerimin bağı çözüldü, gözlerim kararmağa başladı. Aman biraz bir şeyler ye!” diye içerden insanın nefsi yemek ister. Su azaldığı zaman insanın vücudunda: “Aman dudaklarım kurudu, karnım yapıştı. Aman birazcık bir su bul; kana kana, lıkır lıkır içeyim!” diye su ihtiyacını bildirir.

Fazla çalıştırdı mı vücudu: “Aman, çok yoruldum. Bu böyle giderse, sigortalar atar, vücudun uzuvları zarara uğrar. Aman biraz dinlen!.. Uyku lâzım!” diye vücudun ihtiyacı olan şeyleri ister.

Nefsin isteklerine ne diyoruz: Şehevât-ı nefsâniyye diyoruz. Şehevât ne demek?.. İstekler, arzular demek… Nefis içerden arzular hâsıl ediyor: Aman acıktım, aman susadım, aman dinlenmek istiyorum, aman uyku istiyorum, aman evlenmek istiyorum… Arzular…

Tabii bu arzular lâzımdır. Hiç bir şeyi yersiz yaratmayan Mevlâmız, bunun vücutta olmasını istemiş ve bunu yaratmış ki, bir hikmeti var… Hikmetsiz hiç bir işi yok Rabbimizin… Her birisi güzel… Neden lâzım bunlar?.. Bu vücut korunmaya muhtaç olduğu için…

……….

İnsanın kontrolü lâzım!.. Onun için biliyorsunuz, meşhur şahısların da menejerleri oluyor. Meşhur sporcuların, meşhur artistlerin, meşhur şahsiyetlerin sekreterleri oluyor, idarecileri oluyor; bir takım işlerini onlar ayarlıyorlar. İnsanın vücudunun da menejeri, müdürü, antrenörü bu nefistir. Vücudun ihtiyacını bildirmesi bakımından lâzımdır.

Amma muhterem kardeşlerim, bu nefis kendi haline serbest bırakıldığı zaman, Aynıştayn gibi yakışan şeyin hududunu bilmez. Yâni, şehevât-ı nefsâniyyenin, nefsin arzularının haddi hududu olmaz, devam eder gider. Ve bu arzular aşırı olduğu zaman, hududu geçtiği zaman, insanı günahlara sevkeder. Meselâ, hırsızlık yaptırır, herkesin namusuna göz diktirir, daha başka şeyler yaptırır… Tenbellik yaptırır, uykuyu çok fazla uyutturur. Başkası çalışsın, ben bedavadan yiyeyim diye düşündürür. Yâni insan dejenere olur, yerinden sapar, hilkatini kaybeder, tabiatı bozulur.

Onun için, nefsin bu haline nefs-i emmâre diyorlar. (Ennefsül emmâretü bis sûi) Yâni, insanlara kötülüğü emreden nefis… İnsanın nefsi terbiye edilmedi mi, o zaman insanlara kötülüğü emreder. Yusuf Sûresi’nde böyle buyruluyor:

(İnnen nefse leemmâretün bis sûi illâ mâ rahime rabbi) “Allah’ın korudukları müstesnâ, insanın nefsi insana kötülükleri emreder.”

Şimdi, nefsin aşırı arzularının frenlenmesi lâzım!.. Kim frenleyecek?.. Çocuğu babası frenleyecek: “Futbola gitme!.. Sinemaya gitme!.. Otur, dersine çalış!.. Kalk, uyuma!.. Ödevini yap, ondan sonra sokağa çık, oyna!.. vs.” Birisi, dışardan bir kimse onu yönetiyor.

Peki, adam kocaman bir delikanlı olmuşsa, güçlü kuvvetli bir yiğit olmuşsa veya kendi başına buyruk bir adam olmuşsa onu kim idare edecek?.. İnsanın nefsini kim dışardan yönetecek, terbiye edecek?.. İnsanın nefsinin bir terbiye edilmesi lâzım!.. Eğer o nefis terbiye edilirse, insan felâh bulur. Hangi delille?.. Kur’an-ı Kerim’de Allah-u Teâlâ Hazretleri buyuruyor ki:

(Kad efleha men zekkâhâ) “Nefsini terbiye eden, tezkiye eden felâh bulur. (Ve kad hàbe men dessâhâ) Nefsini terbiye edemeyen, nefsi adam olamayan; o da perişan olur, hàib ve hàsir olur, pişman olur, dünyası ahireti mahvolur.”

Onun için, nefsin terbiyesi mü’minin en önemli işlerinden birisidir, tasavvufun en mühim konusudur. İnsanın nefsinin terbiye edilmesi lâzım!.. Kimin?.. Müdürün de, bakanın da, reisicumhurun da, başkanın da, kadının da, erkeğin de; herkesin nefsinin terbiye edilmesi lâzım!.. Nefis terbiyesi çok önemlidir. Nefsi terbiye edilmişse bir insan, olgun insan olur. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî Hazretleri gibi, Yunus Emre Hazretleri gibi, Eşrefoğlu Rûmî Hazretleri gibi, İbrâhim Hakkı Erzurumî Hazretleri gibi… Etrafımızda gördüğümüz, duyduğumuz, tarihten sevdiğimiz büyük insanlar gibi…

Bakın, Kadı Şüreyh Hazretleri kadı imiş, yâni hakim imiş. Kapıdan iki kişi girmiş mahkemeye… Huzuruna iki kişi gelmiş. Birisi müslüman kıyafetli, ötekisi hristiyan kıyafetli… İçi şöyle bir cız etmiş, “İnşaallah müslüman haklıdır. ” demiş. Gönlü taraf tutmuş. İki kişi davâ söylemek için geliyorlar huzuruna, gönlü müslümana akmış. Müslümanı sevmiş, “İnşaaallah müslüman haklıdır.” demiş.

Sonra ikisini oturtmuş karşısına: “Söyle bakalım senin iddian ne? Senin savunman ne?..” demiş. İkisini dinlemiş, bakmış ki, maalesef müslüman haksız; ötekisi haklı… “Sen haklısın!” demiş, hükmetmiş. Dâvâyı bitirmiş ama, ömrünün sonuna kadar içinden ızdırab duymuş: “Neden ben, benden adalet istemeye gelen iki kişiden bir tanesine önceden kalbim meyletti?.. Niye adaletli, eşit bakmadım?” diye kendisini kınamış. Bak insanın terbiyesi güzel olduğu zaman, nasıl böyle kendi kendini kontrol ediyor.

İşte bu nefsin, böylece terbiye edilmesi lâzım!.. Nefsin terbiye edilmesinin yollarından birisi oruç tutmaktır. Onun için Allah-u Teâlâ Hazretleri, senede az bir zaman değil bir ay müslümana idman yaptırtıyor, egsersiz yaptırtıyor. Nefsinin arzularını, yâni şehevât-ı nefsâniyesini engellemek ve dizginlemek idmanı yaptırtıyor Allah…

Şimdi, bizin nefsimiz ne ister?.. Yemek ister, içmek ister, evlilik ister. Ne diyor Allah-u Teâlâ Hazretleri: “İmsak zamanından, fecr-i sâdıktan itibaren akşam ezanına kadar yemek yemeyeceksiniz.”

“–Haram mı?..”

“–Yemek helâl olsa bile, şu vakitten bu vakite kadar yemeyeceksin ey kulum!” diyor. Su dahi içmeyeceksin!..”

“–Su haram mı?..”

“–Su içki değil, yasak bir malzeme değil; ama şu vakitten bu vakite kadar yemeyeceksiniz.” diyor.

Çok lâzım bu ikisi bugün!.. Su da lâzım, gıda da lâzım!.. İşte, bize en lâzım iki esaslı maddeyi Allah-u Teâlâ Hazretleri öne sürerek, “Bunları yemeyeceksin!” diyor.

Ne yapıyoruz?.. Canımız istiyor. Kış günü değil de yaz gününü düşünün! Yaz gününde, uzun yaz günlerinde oruç tutan insanı düşünün!.. Sıcağı düşünün, Antalya’nın sıcağını düşünün!.. Canı su ister. Buzlu şeyleri gördükçe, meşrubatı gördükçe yutkunur durur, canı ister.

……….

Doktorlar, salgın hastalıklardan korumak için çocuklara aşı yapıyorlar. O zaman desek ki:

“–Yahu niye batırıyorsun çocuğun koluna bu iğneyi de, bir gün de tatil veriyorsun, hasta olacağını da biliyorsun; tifo, tifüs aşısı yapıyorsun. Niye batırıyorsun çocuğun koluna bunları?..”

“–Batırıyorum; çünkü, bunun vücuduna birazcık o mikroplardan veriyorum. Vücut onları yeniyor, hafif bir ateşleniyor filân ama, ondan sonra öldürücü olan o hastalıklara tutulmuyor.” der.

Eskiden bu hastalıklar bir şehre geldi mi, öldürürmüş, ahaliyi kırıp geçirirmiş. Şu bizim çiçek hastalığını Osmanlılar bilirlermiş. Mahallenin köşesinde hacı teyzeler aşı yaparlarmış. Bizde çiçek hastalığı gelip geçermiş, bir şey olmazmış. Ama, Avrupa’da bir şehre çiçek hastalığı geldi mi, şehrin yarısını öldürürmüş, üçtebirini öldürürmüş, kırar geçirirmiş. Çok korkunç bir salgın hastalıkmış. E aşı yapılıyor, ölmüyor. Neden?.. O mikrobu o vücut tanıyor, yenmeyi öğreniyor. Bağışıklık kazanıyor vücudu… Kanında ve vücudunda antikor dedikleri maddeler meydana geliyor.

Bir de otuz gün, bize çok lâzım olan şeyleri yapmamak sûretiyle; helâl olan şeyleri kendi kendimize bir müddet için almamak sûretiyle, kendimize hakim olmayı öğreniyoruz. Modern tabiriyle, üniversite tahsillilerin anlayabileceği şekilde, irâde eğitimi yapıyoruz muhterem kardeşlerim!.. Kendimizi tutmayı öğreniyoruz, frenlemeyi öğreniyoruz. İşte böylece insan, kendisini tutan bir insan oluyor.

Biliyorsunuz, Hazret-i Peygamber Efendimiz SAS’e beyaz elbiseli bir şahıs gelmiş. Beyaz yüzlü, tertemiz bembeyaz elbiseli bir şahıs gelmiş. Hiç kimse tanımıyor bu şahsı… “Bu Medine’den bir insan olsa, biz bunu tanırız; kimse tanımıyor. Medine’den olmadığına göre, uzaktan gelmiş… Uzaktan gelmiş olsa, elbisesi üzerinde tozlanmış olacak. Deveye binmiş, terlemiş vs. olacak. Üzerinde bir yolculuk emâresi de yok, pırıl pırıl, tertemiz bu adam…

Gelmiş Peygamber SAS Efendimiz’in yanına, dizinin dibine gelmiş oturmuş, dizini dizine değdirmiş Peygamber Efendimiz’in… Çok samîmî bir şekilde yanına sokulmuş… Şaşırmış herkes: Allah Allah bu yabancı kim?.. Ondan sonra çeşitli sorular sormuş. Efendimiz cevap verdikçe de: “Doğru söyledin!” demiş. Daha da şaşırmışlar: “Allah Allah! Sen kim oluyorsun da doğru söyledin diyebiliyorsun Peygamber Efendimiz’e?.. Cesâret ister. Ne biçim şey?” diye merak etmişler.

En sonunda sorduğu sorulardan bir tanesinde de ne soruyor:

(Vemel ihsânü) “İhsan nedir yâ Rasûlallah?” demiş. İhsân, iyi yapmak.. Neyi iyi yapmak?.. Kulluğu iyi yapmak… Hani biz konuşmamızın başında sorduk ya kendi kendimize: Allah bizden nasıl kul olmamızı istiyor?.. İyi kul olmamızı istiyor. Sormuş: “İnsan nedir, kulluğu iyi yapmak nasıl olur yâ Rasûlallah!” diye sormuş. Peygamber SAS Efendimiz cevap veriyor, diyor ki:

(El’ihsânü en ta’büdallàhe keenneke terâhu, fein lem tekün terâhu feinnehû yerâke) “İhsan, ibadeti güzel yapmak, Allah’ı görüyormuş gibi ona ibadet etmektir. Her ne kadar sen Allah’ı görmüyorsan da, o her yerde hàzır ve nâzırdır, o seni görüyor.” diye cevap vermiş. O da doğru söyledin demiş. Bir soru daha sormuş, gitmiş.

Peygamber Efendimiz soruyor:

“–Kimdi bu soruları soran şahıs, bildiniz mi?..”

“–Tanıyamadık yâ Rasûlallah, bilemedik!” diyorlar.

“–Bu Cebrâi AS’dı. İnsan sûretinde geldi, bu soruları sordu ki, bu soruların cevabını ben vereyim de, siz dininizi öğrenesiniz diye… Size dininizi öğrenmeye vesile olsun diye geldi.” buyurdu.

İşte buna hadis-i Cibrîl, Cebrâil hadis-i şerifi derler. Hazret-i Ömer rivayet etmiştir.

Demek ki, iyi kulluk nasıl olacak: Allah’ı görüyormuş gibi ona ibadet etmek olacak. Yâni, birisi kendisine baktığı zaman, insan oturuşuna, kalkışına, konuşmasına, yaptığı işe dikkat eder. Allah da bizi görüyor; binâen aleyh, biz de kulluğumuzu ona göre yapacağız.

–Peki ona göre yapacağız da ne yapacağız yâni…

–Takvâ ile yapacağız, sakınarak yapacacağız. Günah olmasın, yanlış olmasın, hatâlı olmasın, bizi cehenneme düşürmesin… Bizi cezâlandırıp cennete gitmekten mahrum düşürmesin diye, düşünerek hareket edeceğiz.

Hazret-i Ömer meraklı bir insan… Çeşitli soruları etrafına sorarmış. Menkabelerinden bir tanesini anlatayım, sonra bizim konuya geçeyim: Abdullah ibn-i Abbas genç bir delikanlı ama çok bilgili… Hazret-i Ömer halife olunca onu yanına oturturmuş. Meclislerine, sohbetlerine hep onu alırmış. Kureyş’in, ashâbın yaşlıları olan insanlar da kendi aralarında derlermiş ki: “Yâhu bu genci niye aramıza alıyoruz? Bizim bunun yaşında çocuğumuz var, bu genci bizim yanımıza niye oturtuyor? Emîrül mü’minîn niye bunu yanımıza alıyor?” diye söylenirlermiş.

Hazret-i Ömer evliyâ… Sahabe-i kirâmın hepsi evliyâ da, o aşer-i mübeşşereden, ashâbın da en yükseklerinden… Hazret-i İbn-i Abbas’ı çağırtmış. Genç delikanlı, sahabi… Radıyallahu anhümâ; ona da babasına da Allah lütfeylesin, rızâsına vâsıl eylesin; bizlere de şefaatini nasib eylesin… Çağırmış, oturtmuş. Yaşla başlı sahabeyi de oturtmuş. Söyleyin bakalım:

(İzâ câe nasrullàhi vel fethu ve raeyten nâse yedhulûne fî dînillâhi efvâcâ… Fe sebbih bihamdi rabbike vestağfirhu innehû kâne tevvâbâ) “Bu sûreyi söyleyin bakalım, nedir bu?..”

Demişler ki: “Yâ emîrel mü’minîn! Allah bu sûre ile; ‘İnsanların dine, İslâm’a rağbet edip, müslüman olup grup grup İslam’a katıldığını görünce, (Fesebbih bihamdi rabbike) Rabbine hamd ederek, Rabbini tesbih eyle! (vestağfirhu) Ondan mağfiret taleb eyle!.. (innehû kâne tevvâbâ) O tevvâbür rahimdir, kulların tevbelerini kabul edicidir. Kullara teveccüh edicidir.’ Yâni, fetih geldiği zaman, Allah’ın yarndımı geldiği zaman, Peygamber Efendimiz’e hamd etsin, istiğfar eylesin diye Allah emrediyor.” demişler.

Dönmüş Abdullah ibn-i Abbas Radıyallahu Anhümâ’ya:

“–Sen ne diyorsun? Sen de mi böyle diyorsun?” demiş.

“–Hayır, ben böyle demiyorum.”

“–Ne diyorsun?”

“–Bu sûrede Allah-u Teâlâ Hazretleri Peygamber SAS Efendimiz’e vefatının yaklaştığını haber veriyor.”

Çünkü fetih dediği feth-i Mekke’dir. Mekke fetholundu. Müslümanlar Mekke’den çıkartılmıştı. Kureyşin kâfirleri ne zulümler yapmışlardı da, Medine’ye hicret etmişti müslümanlar Peygamber Efendimiz’le… Sonra, Bedir Harbi oldu, Uhud Harbi oldu, Hendek Harbi oldu… Ondan sonra Mekke de fetholundu. Artık Arap Yarımadası’nda Peygamber Efendimiz’in karşısında küfürde, şirkte inat edecek bir merkez kalmadı. İnsanlar grup grup dine girmeğe başladılar. “Bu sûre Peygamber Efendimiz’e vefatının yaklaştığını bildiriyor.” demiş Abdullah ibn-i Abbas…

Hazret-i Ömer de demiş ki:

“–İşte ben de bundan başkasını bilmiyorum, bu sûrenin mânâsı budur. Derin mânâsı budur. ‘Ey Rasûlüm, senin vazifen tamam oluyor, artık vazifeni tamamladın. Rabbine hamd ü senâlar eyle, affını mağfiretini iste; yolculuk yakın!’ demek.”

İşte bak, genç insan ama işin iç yüzünü biliyor. Bilince ilim sayesinde yükseliyor.

Hazret-i Ömer RA, işte Cibrîl hadis-i şerifini rivayet eden kimse… Yâni insanlar, Allah-u Teâlâ Hazretleri’ne onu görüyormuş gibi ibadet edecekler. Nasıl ibadet edecek yâni?.. Takvâ ile, takvâya dayalı bir hâlet-i rûhiye ile ibadet edecek. Eğer bir kusur işlerse, Allah’ın onu gördüğünü ve cezalandıracağını düşünecek. İyi bir iş yaparken mükâfat alacağını düşünecek ve ona göre hareket edecek.

O halde hem ihsan makamı dediğimiz, ibadeti ihsan yoluyla en güzel tarzda yapmak; hem de bütün Kur’an-ı Kerim’in pek çok ayet-i kerimesinde tavsiye edilen takvâ ehli olmak aynı kapıya çıkıyor. Yâni, kulun yaptığı işi düşünerek yapması, Allah’tan korkarak yapması, cezâya uğramaktan sakınması, cehenneme düşmekten sakınması, cenneti kazanmayı elden kaçırmaktan sakınması, düşünerek hareket etmesi…

Hazret-i Ömer her şeyi soran, bilen bir kimse… Ubey ibn-i Kâ’b RA’a sormuş: “Allah Kur’an-ı Kerim’de takvâyı çok emrediyor, takvâ nedir, söyle bakalım?” demiş.

Ubey ibn-i Ka’b RA, biliyorsunuz Kur’an-ı Kerim’i toplayan, Kur’an-ı Kerim’i çok iyi bilen, sahabeden alim bir kimse… Hazret-i Ömer de soruyor ona: “Söyle bakalım, takvâyı sen nasıl biliyorsun?” diyor. Kendisinin bilgisi var, ama soruyor. Birbirleriyle fikir teâtîsinde, alış verişinde bulunuyorlar.

Übey ibn-i Ka’b RA’ın cevabı çok güzel:

“–Yâ Ömer! Sen bir dikenli tarlada yürüdün mü?..”

“–Yürüm.”

“–Ne yaptın?”

“–Eteklerimi topladım.”

Hani entari giyiyorlar ya Araplar…

“–Niye?..”

“–Dikenler eteklerime batp yırtmasın diye… Sonra, ayaklarımı bastığım yere dikkat ede ede bastım, dikene basmayayım diye… Hani sivri yeri gelir, ayağıma batar, kanatır, canımı yakar. Bastığım yere dikkat ettim, eteğimi topladım, dikene takılmasın, yırtılmasın diye…”

“–İşte takvâ budur!” demiş.

Bak, cevabını nasıl veriyor? Temsil yoluyla veriyor, temsil yoluyla anlatıyor. Yâni, bir benzetme ile, hatırda kalacak bir şekilde anlatıyor.

Takvâ ne imiş?.. Dikenli bir tarlada elbisesi yırtılmasın, ayağına diken batıp ayağını kanatmasın diye dikkatli yürümek gibi imiş. O halde bir müslüman nasıl yürüyecek hayatı boyunca?.. Nasıl bir yol tutturacak hayatında, nasıl yaşayacak?.. Dikenli bir tarlada yürüyormuş gibi yaşayacak. Bu tarlanın, dünya tarlasının dikenleri nelerdir?.. Haramlardır, günahlardır. Harama dokunursan, basarsan kanatırsın vücudunu… Haramı işlersen mâneviyatını yaralarsın, üstünü başını parçalarsın. Günahlara dalarsan elbiseni yırtmış gibi olursun. Ne yapman lâzım?.. Günah dikenlerine basmaman lâzım!.. Günah dikenlerine elbiseni taktırmaman lâzım!.. Dikkatli yürümen lâzım!.. Dikkatli yürüyeceksin, haram iş işlemeyeceksin. Dikkatli yürüyeceksin, günahı işlemeyeceksin.

–İşlemeyeceğim ama, insanlar günahları hep bilmediklerinden mi işliyorlar?..

Bazıları tilki gibi biliyor, bal gibi biliyor. İçkinin günah olduğunu, kumarın günah olduğunu, yalanın günah olduğunu, faizin günah olduğunu herkes biliyor. Bilmeyip de yapan çok azdır. Neden yapıyorlar, Allah’ın haram kıldığını bildikleri halde?.. Nefsine hakim olamadığı için yapıyor. tutamıyor kendisini, “Dayanamadım, kendime hâkim olamadım. Kusura bakma!” diyor. “Şeytana uydum, nefse uydum.” diyor.

Haa, işte nefse uymamayı, bir ay müslüman tâlim ediyor burda… Nasıl tâlim ediyor?.. Su içmeyerek tâlim ediyor, yemek yemeyerek tâlim ediyor, hanımının yanına yaklaşmayarak tâlim ediyor. Yâni, Allah en kuvvetli arzuları öne koymuş bizi eğitmek için… İnsanoğlunun içindeki en fırtınalı, en kuvvetli arzuları koymuş, bunları yapmayın bakalım diyor. Onları yapmamak suretiyle insan, sakınmayı, çekinmeyi öğreniyor.

Onun için, ayet-i kerimeyi şimdi daha iyi anlıyor muyuz?..

(Kütibe aleykümüs sıyâm) Oruç sizin sizin üzerinize farz olarak yazıldı, (kemâ kütibe alellezîne min kabliküm) sizden önceki ümmetlere yazıldığı gibi…” Çünkü, onların da işi aynı… Onun da nefsi var, o da nefsine hakim olursa, iyi bir insan olacak. (lealleküm tettekn) “Tâ ki sakınabilen, sakınmayı becerebilen, nefsine hakim olabilen insanlar olabilesiniz diye…”

Onun için, aziz ve muhterem kardeşlerim, orucun şeklinde kalmayın!.. Şekilde kalmayın özünü anlayın, ana fikrini kavrayın!..

Şimdi biz Mısır’daydık üç-beş gün önce… Mısır’da bir imam efendi geldi yanımıza, tanıştı bizimle… İşte iltifat etti filân… Biz de:

“–Mısırlılar güzel Kur’an-ı Kerim okurlar, bir aşir okur musunuz!” dedik.

“–Okurum ama, bir ricam var… Benim adetim bu, zaafım, ben buna kafayı takmışım: Lütfen Kur’an-ı Kerim’i kulaklarınızla dinlemeyin, kalblerinizle dinleyin!..” dedi.

Çünkü, bir çok insan vardır, duyar da duymamazlıktan gelir. Nasihati babası söylediği zaman, çocuk duymadı mı?.. Duydu. E niye yaptı o kabahati gene?.. İşte dayanamadı. Bir kulağından girdi, bir kulağından çıktı diyoruz. Aslında öyle bir şey yok!.. Bir kulağından girip, öteki kulağından çıkmak diye bir şey yok ama, tutamadı, dinleyemedi. Demek ki, dinlemek yetmiyor; dinlediğini uygulamak lâzım!.. Dinlediğinin insanın gönlüne yerleşmesi lâzım!.. Bakmak yetmiyor, görmek lâzım; gördüğünü kalbine nakşetmek lâzım!..

Onun için, “Kur’an okuyacağım ama, lütfen beni sadece kulaklarınızla değil, kalbinizle dinleyin!” dedi. Aziz ve muhterem kardeşlerim, siz de orucu şeklen tutmayın; aç kaldım, susuz kaldım tamam demeyin! Orucun mânâsına intikal etmeğe çalışın!..

Oruç nedir?.. (Lealleküm tettekn) Sizi takvâ ehli, iradesi kuvvetli bir insan hâline getirme çalışmasıdır. Çok muazzam bir çalışmadır. Tabiri câizse, asırlar boyu olan modern bir çalışmadır. Yirminci Yüzyıl insanının arayıp da bulamadığı bir irade eğitimi çalışmasıdır. Binâen aleyh, akşama kadar oruçlu duruyor da, iftarda ilkönce kibriti çakıyor, sigara içiyor. Ne oldu?.. Ne oldu sakınma?.. İlk başta gündüzleyin yapmıştı, akşam bozdu… “Karakolda doğru söyler, mahkemede şaşırır. Akşamdan söz verip de sabaha dönüş mü olur?” dediği gibi oldu. Yâni, devam etmemiş oldu.

Takvâya sahib olacaksınız, sakınmayı öğreneceksiniz. Bir şey haramsa, günahsa; artık onu iftardan sonra da yapmayacaksınız. Onu ramazandan sonra da yapmayacaksınız.

Bakın size acı ve çok mühim bir şeyi söyleyerek sözümü tamamlamak istiyorum: Ramazan ibadetlerimizin kabul olmasının alâmeti… Terâvihler kıldık, acaba kabul oldu mu? Oruçlar tuttuk, acaba kabul oldu mu? Kur’an okuduk, acaba kabul oldu mu? Geceleyin kalktık teheccüd namazı kıldık vs. vs. Ramazanda hayırlar, sadakalar, iftarlar yaptık kabul oldu mu?.. Kabul olmasının alâmeti, ramazanda sonra insanın hâlinin güzel olarak devam etmesidir.” diyor Peygamber SAS Efendimiz bir hadis-i şerifinde…

Ramazandan sonra hali güzel olarak devam etmiyorsa, ramazan tesir etmemişse, ramazandan önceki kötü halleri ramazandan sonra devam ediyorsa; demek ki, Allah onun ramazanda yaptığı ibadetleri kabul etmemiş, aşı tutmamış da ondan öyle oluyor mânâsına geliyor.

Onun için, bu duruma düşmemeğe gayret edin!.. Oruç tutmaktan maksad, iradesini kuvvetlendirmek, kendisine hakim olmaktır. Haramlardan, günahlardan, nefsi istese bile kendisini tutabilecek bir kuvvet kazanmasıdır. Takvâ sahibi olabilmesidir. Onun için, bu ana mânâyı hiç unutmayın!.. İftardan sonra da unutmayın, ramazan bayramından sonra da unutmayın!.. Dâimâ takvâ ehli bir kul olarak yaşayın!..

Allah-u Teâlâ Hazretleri kimi cennete sokacak… Müttakî kullarını cennete sokacak.

(Üiddet lil müttakîn) “Cennet müttakî kullar için mükâfat olarak hazırlanmıştır.” Yâni, siz ramazanda, “Lealleküm tettekn” denildiği üzere takvâyı benimseyebilip, takvâyı öğrenip, takvâ ehli bir kul olabilirseniz, müttakî bir kul olabilirseniz, cennet sizin!..

(Ekseru mâ yüdhilün nâsel cenneh) İnsanları cennete sokacak nedir?.. (takvallahi ve hüsnül hulükı) İnsanları cennete sokacak sebep takvâdır ve güzel huydur. Takvâyı nerden öğreneceksiniz?.. Ramazanda öğreneceksiniz. Oruç tuta tuta, nefsinize hakim ola ola, nefsinizi yenmeyi öğrene öğrene takvâ ehli olacaksınız. Ekseriyetle insanlar takvâsıyla cennete giriyorlar.

Cennete girmenin ikinci sebebi neydi: Hüsnül hulük, güzel huy… Güzel huy da takvâdan hasıl olur. İnsanın iradesi kuvvetliyse, nefsini terbiye edebilmişse, huyu da güzel olur. Ne yapar?.. Sabırlı olur. Ne yapar?.. Merhametli olur. Ne yapar?.. Cömert olur, yardımsever olur. Ne yapar?.. Hased etmez, zulmetmez, cimrilik yapmaz. Güzel huyların kaynağı da netice itibariyle takvâdır.

O bakımdan bu bir ay uzun bir zamandır, az bir zaman değildir. Her sene de tekerrür ediyor. Her sene insan bu tâlimi yeniden görüyor. Yâni, yıllık bakım olmuş oluyor vücudumuza, ruhumuza… Bu takvâyı iyice anlayalım, iyice öğrenelim, iyice içimize sindirelim!.. İradelerimizi iyice kuvvetlendirelim ve şu ramazanda Allah’ın müttakî kulları zümresine dâhil olalım!.. Allah’ın müttakî kullarından olmayı başaralım! Çünkü, Allah müttakî kullarını sever, onlara hüsn-ü hâtime nasib eder. Cennetine dâhil eder, cennet nimetleriyle taltif eyler.

Allah-u Teâlâ Hazretleri cümlemizin oruçlarını hakîkî oruç eylesin… Taklidî oruç etmesin… Şeklen oruç tutup da, aslında orucun mânâsını anlamadan gàfilâne oruç tutan insanlardan eylemesin… Ramazanın bizde uyandırması gereken duyguları almamızı nasib eylesin… İrademizi kuvvetlendirmemizi nasib eylesin… Gönlümüzün pasını izâle eylesin… Gözümüzün perdelerini kaldırıp, hakkı hak olarak görmeyi, Cenâb-ı Hakk’ı görmeyi, Cenâb-ı Hakk’ın rızâsı yolunu görmeyi, Cenâb-ı Hakk’ın yolunu sevmeyi nasib eylesin… Bundan sonraki ömrümüzde Allah’ın sevdiği kulları olarak, takvâ ehli kulları olarak, düzelmiş kulları olarak sırat-ı müstakim’de dâim eylesin…

Bihürmeti esrârı sûretil fâtiha!..

3 Şubat 1995 / 3 Ramazan 1415

Sırrı Kırımoğlu Camii – ANTALYA -Mahmud Esad Coşan Efendi (Rh.a.)

Etiketler:

Malasef Yorumlar Kapalı.