Oops! It appears that you have disabled your Javascript. In order for you to see this page as it is meant to appear, we ask that you please re-enable your Javascript!
Kategoriler
Tavsiye Siteler
Son Yazılar
Son Yorumlar
7 sene önce tarafından yazıldı, 694 kez okundu ve hakkında yoruma kapatıldı.

Ruhlar Âlemi ve Zâtî Tecellî

Cisimler âlemi, ruhlar âleminin gölgesi gibidir. Ruhlar âlemi de zâtın aynısı olan ilâhî şuûnâtın ya da zâta zâid olan ilâhî sıfatların gölgesi gibidir. Birinci gölge olma durumu yani ruhlar âleminin şuûnâtın gölgesi gibi olması, Muhammedî meşreb insanlara mahsustur (Muhammedî meşreb kişilerin ruhları, ilâhî sıfatların değil, o sıfatların asılları olan şuûnların gölgesi gibidir). Çünkü zât gaybından (sırf zâttan) hâsıl olan tam câmi‘iyyet (kapsayıcılık) bu şekilde (şuûnâtın gölgesi olarak) gerçekleşebilir. Bu sebeple tecellî-yi zâtî de onlara (Muhammedî meşreb velîlere) mahsus olmuştur. Bu Allah’ın bir lütfudur, onu dilediğine verir. Allah büyük lütuf sâhibidir (el-Hadîd, 57/21).

Ruhlar Âlemi, Sûrî ve Mânevî Tecellîler

Sâlik, bu cisimler âleminden daha yükseğe adım atmak istediği zaman, sırf Allah’ın yardımı ile bazı sâliklerin nazarı bu âlemin aslı olan ruhlar âlemine düşer, orayı görür. Ruhlar âlemi ile şuûnât veya ilâhî isimler arasında gölge olma ilişkisi bulunduğu için, gölgenin de gölgesi olan cisimler âlemini Hak olarak bilir ve onu görmeyi Hak Teâlâ’yı görmek olarak kabul eder. Gerçekte ise, onun gördüğü kendi aslıyla irtibatlı olan ruhlar âlemidir. Bu kişiye bu tecellînin (görüntünün) başlangıcında cisimler âlemi de görülür. Ancak nazarı ve bakışı daha yukarıya yönelince ve üste teveccüh edince bu süflî (aşağı) âlemi ruhlar âlemi olarak bilir ve onun hakîkatine hükmeder. Gerçi o esnâda bu kişi onu rûhâniyet adıyla (ruhlar âlemi olarak) bilmez, Hakkâniyyet adıyla hayâl eder. Bu sebeple kendisini ve âlemi Hak olarak bilir. Sonunda kendisine tecellî gelen bu kişinin gözünden cisimler âlemi tamâmen silinir ve ayna olma durumu ortaya çıkar. Bu âlemde ruhlar âlemini müşâhede eder. Rûhâniyet adıyla bilse de, bu esnâda Allah Teâlâ’nın mevcud olduğuna ve O’nun hâricinde hiçbir şey olmadığına hükmeder. Bu müşâhedenin gâlip geldiği esnâda bazı sâliklerin tüm benlikleri (nefs, ego) ortadan kalkar, kendilerini kaybederler. Bu iki durumda da onların tecellîleri, tecellî-yi sûrîdir, gördükleri şey de ruhlar âlemidir.

Çoğu zaman sâlik bu makâmda bekâ (kalıcılık) elde eder. Ancak bazen bu hâl (benliğini yitirme) gidip sâlik eski hâline döner ve tekrar kendisini Hak olarak görür. Gerçekte ruh ile bekâ bulmuş, benliği ruhun üzerine düşmüştür. Bu bekâyı bazen hakka’l-yakîn olarak hayâl eder. Nitekim bazıları böyle zannetmiştir. Fenâ ve bekâyı ilk adımda ispat eder. İlme’l-yakîn, ayne’l-yakîn ve hakka’l-yakîni bu makâmda düşünür ve hedefe ulaşmaktan geri kalır. Şiir:

Taşta gizlenmiş olan kurt (böcek) gibi,

Onun yeri ve göğü sâdece o taştır.

Tarîkat çocuklarında ortaya çıkan hâllerden, Hak Teâlâ’nın âlemi kuşattığını (ihâta) ve âlemin bütün zerrelerine sirâyet ettiğini düşünmek, kesrette vahdeti yani çokluk içinde birliği müşâhede etmek ve bunlara benzer hâllerin hepsi bu makâmdadır. Gerçekte ise o kuşatma, ruhların cisimler âlemini kuşatmasıdır ve cisimler âleminde ruhlar âleminin görülmesidir. Allah’ın yardımı o sâlikin hâlini kuşatınca onu bu tehlikeden geçirir, böylece sâlikin nazarı ruhlar âleminin aslı olan şuûnâta, belki de şuûnâtın yansımasına (gölgesine) ya da ilâhî isimlere düşer. Bu nazar (görme ve düşünme) sâyesinde önceki bilgi ve algılamalarındaki yanlışlığı idrâk eder. Kendisini ve âlemi Hak Teâlâ olarak zannettiği algılama ve bilgi ortadan kalkar. Aynı şekilde sâlikte var olan Allah’ın kuşatması, sirâyeti ve benzeri hüküm ve düşünceler de yok olur. Çünkü sâlik artık, tenzîh mertebesiyle ilişkili olan ve bu âlem (cisimler âlemi) ile fazla münâsebeti olmayan şuûn ya da ilâhî isimleri müşâhede etmektedir. Bu hükümlerin binâsıyla da ilişkilidir. Bu dönemde sâlikin işi hayret ile sonuçlanır.

Bu müşâhedenin (şuûn ya da isimleri görmenin) gâlip gelmesiyle ruhlar âleminin görüntüsü gizlenir ve ayna olma hükmü zuhûr eder. Sâlikin o âlemdeki müşâhedesi, o şuûn ve isimlerin aynasında kalır. Bu sebeple o dönemde, geri dönmüş olan benlik tekrar kaybolur ve o müşâhedede yok olur. Bazıları için bu makâmda bekâ (kalıcılık) el verir. Kendi hakîkatlerini (a‘yân-ı sâbitesini), müşâhede ettiği ilâhî ismin hakîkati olarak bulurlar. Meselâ kendilerini ilim, kudret veya irâde olarak bulurlar. Bu ismin hakîkatinin kapsayıcılığı sebebiyle sâlikler kendilerini bütün ilâhî isimlerin hakîkati olarak hissederler. Ancak bu isimlere vücûb ve kıdem (varlığı zorunlu ve ezelî olma sıfatları) dâhil değildir. Bu tür ilâhî isim tecellîlerine “tecelliyât-ı ma‘neviyye” (mânevî tecellîler) adını verirler.

Eğer Allah’ın lütfu sâlike bu makâmdan yükselmeyi nasip ederlerse, müşâhedesi zâtın isimleri ve şuûnu aynasında olur, şuûn aynasının gizlenmesi sebebiyle de isimler onun nazarından gizlenir. Bu makâmda şuûn ve isimlerin gizlenmesi sebebiyle ilâhî sıfatların var olduğuna hükmedemez.

Vahdet-i Vücûd ve Vahdet-i Şuhûd

Tâliplere mânevî yolda zuhûr eden tevhîd iki türlüdür: (1) Tevhîd-i şuhûdî (vahdet-i şuhûd) ve (2) tevhîd-i vücûdî (vahdet-i vücûd). Tevhîdin birinci kısmı (vahdet-i şuhûd) bu yolun zarûrî hâllerindendir. Yani tâlibin (Hakk’ı arayan sâlikin) gördüğü şey bir olmadıkça ve kesret (çokluk) onun nazarından kalkmadıkça, velîlikteki ilk adım olan fenâ makâmından nasip alamaz. Tekliği (vahdet) görmek, her şeyi bir tek görmek değildir. Çünkü bu, bizzat çokluğu görmektir. Ancak o (tâlib) bu bir görme esnâsında çokluğu, tekliğin aynı olarak görür. Bu durum ise hakîkat (gerçeklik) bakımından bir şey ifâde etmez. Aynı şekilde, çokluk imkân âleminin husûsî veya hayâlî şekillerinden ve sûretlerinden ibâret değildir ki, sâdece onları ortadan kaldırmakla tekliği görmek mümkün olsun. Hâşâ ve aslâ!

Burada kıldan daha ince bin tane incelik vardır,

Başını traş eden herkes kalenderliği bilmez.

Aynı şekilde, çokluk gözden kalktığı zaman, dâimâ tekliği görme hâli oluşur, yoksa bu durumda çokluk bazen gözden kaybolup bazen görülür değildir. Çünkü çokluğun gözden kaybolmasının (dâimî olmayıp gelip giden) bu türü, ademe (fenâdan önce oluşan bir tür yokluk, kendinden geçme hâline) dâhildir ve fenâ makâmı ile bir işi ve ilişkisi yoktur. Bekâ hâlinden sonra halkı irşâd etme makâmında çokluğu görme hâli tekrar el verir, mümkün olur, o makâmda tekliği görmek de çokluğu görmek de dâimîdir. Ancak bu, bazen tekliği görmek, bazen çokluğu görmek şeklinde değildir. Çünkü orada fenâ ve bekâ birbirine karışmış durumdadır. Kişi, fenânın içinde bâkîdir, bekânın içinde fânîdir.

Tevhîdin ikinci türü (vahdet-i vücûd) ise, tarîkatın zarûrî hâllerinden değildir. Bu sebeple bazılarına mânevî yolculuk esnâsında zuhûr eder, bazılarına ise zuhûr etmez. Sülûk mertebelerini kat etmeden önce kalbî çekiliş (cezbe, incizâb-ı kalbî) makâmından yolculuk yapan insanlar bundan (vahdet-i vücûddan) nasip alırlar. Bu tür tevhîd hâli, daha çok oluşur. “Daha çok” demek, bu yolun (tarîkat) yolcularının hâricindeki diğer insanların yolları îtibâriyledir. Yoksa kalbî çekiliş hâlinde de çoğu zaman bu tevhîd (vahdet-i vücûd) zâhir olmaz.

Tevhîdin bu türünün ortaya çıkmasının temel sebebi, sekr (mânevî sarhoşluk), hâlin galebesi ve kalbî muhabbetin istîlâsıdır. Bu sebeple bu tevhîd, kalp erbâbına mahsustur. Bu kalp makâmından geçmiş olan, kalpten kalpleri çevirene, hâlden hâlleri oluşturana (Allah Teâlâ’ya) ulaşan müntehîler (yolun sonuna erişenler) sekrden sahva (ayıklığa) gelmişlerdir. Onlarda rûhî çekiliş hâli oluşmuştur. Onların bu tevhîd hâli (vahdet-i vücûd) ile işleri yoktur. Onlardan bazılarına hakîkati gösterirler ve geçirirler. Diğer bazılarının ise nefy ve isbât (Allah’tan başkalarını yok saymak ve O’nu var bilmek) ile işleri yoktur.

Önceki sûfîlerin yolunun bu tevhîd ile alâkası pek az idi, belki de onunla hiç ilişkisi yoktu. Onların sülûkü, nefs-i arındırmakla ilgili olan meşhur on makâmı aşmaktan ibâretti. Tevhîd makâmı, kalp tasfiyesindeki kalbî muhabbet makâmıdır. Önceki sûfîlerin, “Ene’l-Hak” ve “Sübhânî” gibi bu tevhîde (vahdet-i vücûda) delâlet eden bazı sözlerini, tevhîd-i şuhûdî (vahdet-i şuhûd) ile yorumlamak gerekir ki onların sülûküne uygun olsun. Evet, cezbe ile karışık olan sülûkte eğer sâlik makâmları aşarken bu tevhîd-i vücûdî yüz gösterirse bu mümkün ve uygundur. Bazılarını bu makâmdan geçirip işin sonuna eriştirirler. Bazılarına ise bu makâm ile ülfet ve dostluk bahşederler de o makâmda hapsolup kalır.

Bilmek gerekir ki, bu dönemde veya daha önceki dönemlerde, tevhîd-i vücûdî murâkabelerinden (tefekküründen) ve kelime-i tevhîdi “Allah’tan başka varlık yoktur” anlamında düşünmeye bir süre devam ettikten sonra oluşan tevhîd-i vücûdîde hayâlin tam bir etkisi vardır. Çünkü bu tevhîd düşüncesi, onun üzerinde çok düşünmek ve alıştırmaları tekrarlamak neticesinde hayâlde sûret bağlar, zihinde yerleşir. Cezbe ve muhabbetsiz oluşmasa bile, muhabbetle fazla irtibâtı da yoktur. Kişinin kendi çabası ve yapmasıyla zihninde oluşmuştur.

Bilesin ki, tevhîd-i şuhûdînin oluşması, tevhîd-i vücûdîden sonradır. Bu her iki tevhîde de yönelen insanlar tevhîd-i vücûdîyi (vahdet-i vücûdu) kabul ettikleri sürece kesreti (çokluğu) görme bağındadırlar. Kesret tamâmen gözlerinden kalkıp tevhîd-i şuhûdî (vahdet-i şuhûd) hâsıl olunca, tevhîd-i vücûdîden yükselmiş olurlar.

Bu satırların yazarını bu her iki tevhîd ile de müşerref eylediler. İlk hâllerde tevhîd-i vücûdîyi gösterdiler, birkaç sene o makâmda tuttular. O makâmın inceliklerini ve hakîkatini öğrettiler. Sonunda şefkatin kemâlinden dolayı o makâmdan geçirdiler ve tevhîd-i şuhûdî makâmı ile müşerref eylediler. Her iki makâmın da ilim ve maârifini bildirdiler.

Tevhîd-i vücûdî, seyr-i afâkîdedir, bu seyrin sonu fenâ diye tâbir edilen tevhîd-i şuhûdîdir. Bekâdan sonra ise seyr-i enfüsî başlar. Kendilerini sûfîler tâifesinden sayan zamâne çocuklarından bazıları, tâlibin tevhîd-i vücûdîde kendisini Hak Teâlâ ile aynı görmesi hâlini seyr-i enfüsîye dâhil zannediyorlar, eşyâyı Hakk’ın aynısı görmeyi de seyr-i âfâkîye dâhil sayıyorlar. Doğruyu doğru olarak bildiren ve doğru yola hidâyet eden Allah Teâlâ’dır. İşin hakîkatini bil. Sonunda dönülecek olan Allah Teâlâ’dır.

Allah’a Yakınlık, Peygamberlik ve Velîlik Hâlleri

Allah seni irşâd etsin! Bilesin ki, velîlik ve nebîliğin her ikisi de Hak Teâlâ’ya yakınlık (kurb) mertebelerindedir. Ancak burada kulun Allah’a yükselmesi veya Allah Teâlâ’nın aşağıya inmesi söz konusu değildir. Allah’ın yakınlığının mâhiyeti bilinemez. Evet, mâhiyeti bilinemez olan (Allah Teâlâ) ile ilgili bir nisbet (yakınlık durumu) da şüphesiz bilinemez olacaktır. Kul, bilinemezliğe mazhar olmadıkça bu yakınlığı anlayamaz. İnsanların, hattâ keşf ve müşâhede ehlinin çoğunun kendi keşfleriyle “yakınlık” kelimesinden anladıkları ve lezzet duydukları şey, latîf (şeffaf) şeylerin yakınlığı türündendir ve Mücessime (Allah’ı cisme benzeten bâtıl fırka) mezhebine adım atmaktır. Allah Teâlâ bundan münezzeh ve çok yücedir.

Allah Teâlâ’nın yakınlığı iki türdür: (1) Zâtının yakınlığı ve (2) sıfatlarının yakınlığı. İlâhî isim ve sıfatların gölgeleriyle ilgili yakınlık ise gerçekte bu iki yakınlık makâmının dışındadır. Ona “yakınlık” demek mecâzendir ve câiz olduğu içindir. O hâlde deriz ki, Allah Teâlâ’nın asâleten yakınlığı, dereceleri farklı olmakla berâber, peygamberlere mahsustur. Peygamberlere tâbî olmanın kemâlâtından dolayı, peygamberlerin ashâbının da –dereceleri farklı olmakla birlikte- bu yakınlıktan nasipleri vardır. Allah Teâlâ’nın rızâsı hepsinin üzerine olsun.

Asâleten veya tâbî olarak zâtî yakınlık nimetiyle müşerref olan insanlar sâbıklardır (mânen ve hayırda önde olanlardır). Nitekim: (Hayırda) önde olanlar, (ecirde de) öndedirler. İşte bunlar, naîm cennetlerinde (Allah’a) en yakın olanlardır. (Onların) çoğu önceki ümmetlerden, birazı da sonrakilerdendir (el-Vâkı‘a, 56/10-14) âyet-i kerîmesi onlar hakkındadır. Evet, önceki insanlar arasında binlerce peygamber vardı, onların da bir çok ashâbı vardı. Dolayısıyla sayıları, sonraki insanlara göre çok oldu. Oysa sonraki insanlar içinde son peygamber olarak bir tane peygamber ve onun bir grup ashâbı gelmiştir. Âyetteki “az” ifâdesinden kestedilen, Mehdî (a.s) ve kâmil ashâbı olabilir. Çünkü Hz. Peygamber (a.s) bu şansın ümmetin sonunda da olabileceğini şöyle ifâde etmiştir: Öncekiler mi daha hayırlıdır, yoksa sonrakiler mi, bilinmez”.

Allah’ın sıfatlarına yakın olmak, kâbiliyetleri farklı olmakla birlikte evliyânın büyüklerinin nasibidir. Bu yakınlık, peygamberlerin velîliğine tâbî olmanın kemâlâtındandır. Peygamberlere tâbî olmaları sâyesinde onlara nasip olmuş ve ulaşmıştır. Gerçi çoğu kişi bu yakınlığı Allah’ın zâtına yakınlık olarak anlarlar, renksizlik ve sıfatsızlık hâli diye ifâde ederler. Oysa durum öyle değildir. Sıfatlar mertebesindeki izâfî renksizlik ve sıfatsızlığı, zât mertebesindeki mutlak renksizlik ve sıfatsızlık olarak düşünmüşler ve bu vehme düşmüşlerdir. Sıfat tecellîsini zât tecellîsi zannediyorlar. Allah’ın sıfatlarına yakınlıkla irtibatlı olan bu velîlik makâmı, Allah’ın zâtına yakınlıkla irtibatlı olan nübüvvet derecesi kemâlâtının gölgesidir.

İlâhî isim ve sıfatların gölgelerine yakın olmakla alâkalı olan yakınlık, bir veya birkaç vâsıta ile (sıfatlara yakın olma anlamındaki) bu velîliğin gölgesidir. Bu (gölgelere) yakınlık için velîlik kelimesi kullanılıyor ise de, bu mecâz ve müsâmahadan başka bir şey değildir (ilâhî isimlerin gölgelerine ulaşanlar tam anlamıyla velî değildirler). Nitekim anlatıldı.

İmkân dâiresinin dışında olan gölgeye yakın olmayı (ismin) aslına yakın olmak kabul ederek ona “velîlik” mertebesi demişlerdir. Bu yakınlığa ulaşanlar da, sûfîlerin örfünde evliyâ sınıfına dâhil sayılırlar. Fenâ ve bekâya ulaşmış kabul edilirler. Çünkü bu insanlar imkân dâiresinden (mahlûkât mertebesinden) yükselmişler ve ilâhî âlemin gölgelerine ulaşmışlardır. O hâlde mutlakâ imkândan (bu âlemden) fânî olmuşlar, ilâhî âlemin (vücûb) gölgeleriyle bekâ bulmuşlardır.

Bilmek gerekir ki, imkân dâiresinden (bu âlemden) yükselmek ve vücûb dâiresine (ilâhî âleme) girmek ifâdelerinden maksad, şuhûd (müşâhede, görme) îtibâriyledir. Yoksa o kişi gerçekte imkân dâiresinden çıkmış ve vücûb dâiresine girmiş değildir. Çünkü böyle bir düşünce mülhidlik ve zındıklıktır, ayrıca hakîkatlerin değişmesini gerektirir ki bu aklen imkânsızdır.

Bilesin ki, Allah’ın zâtına yakınlıkla ilişkili olan peygamberlik mertebesi, velîlik mertebelerine göre, birkaç damlaya oranla bir okyanus gibidir. Evet, Allah Teâlâ’nın zâtı ile sıfatları arasında bu nisbet (damla ile okyanus oranı) varsa, sıfatların gölgelerine ne kalır? Aynı şekilde, peygamberlik mertebesinde müşâhede (Allah’ı görmek) ne âlemde, ne de âlemin hâricinde olur. Ne âleme bitişik, ne de âlemden ayrı olur. Velîlik mertebesindeki müşâhede ise böyle değildir. Bu mertebede tam yükseliş vaktinde Allah Teâlâ âlemin dışında görülür, iniş vaktinde ise âlemin, hattâ sâlikin nefsinin içinde görülür. Aynı şekilde, peygamberlik kemâlâtına sâhip olan (kemâlât-ı nübüvvet mertebesinde bulunan) kişi, âlemi yaratıcısıyla ilişki içinde görmez, aralarında sâdece yaratıcılık ve yaratılmışlık, efendilik ve kulluk ilişkisi görür.

(Velâyet-i suğrâ ve velâyet-i kübrâ mertebeleri gibi) aslî ve zıllî (gerçek ve gölgesel) “velîlik sâhipleri” ise böyle değildir. Onlar âlemi Allah’ın zâtının ve vâcibî sıfatlarının aynaları olarak bilirler; Allah Teâlâ’nın isim ve sıfat kemâlâtının gölgeleri olarak düşünürler. Gölgeye yakınlık ile daha çok ilişkisi olan insanlarda bu görüş daha gâlip olur. Gölgeye yakınlıkla ilişkisi az olanlarda bu görüş daha az olur, ama zaman zaman da olsa bu görüşün aslından uzak olmazlar. Ancak o kişi ilim ehlinden değilse ve câhillik ile yoğrulmuş ise, bu durum konumuzun dışındadır. Çünkü bu kişi kendi hâllerinin tafsîlâtını bilemez.

Ayrıca, “peygamberlik kemâlâtı”na sâhip olan kişi, âlem ile dâimâ bir ilişki içindedir. Âlemden ne yükselir, ne de âleme iniş yapar. Allah Teâlâ’yı âlemin dışında olarak müşâhede etmez ki oraya yükselsin de orada müşâhedeye devam etsin. Allah Teâlâ’yı âlemin içinde olarak da müşâhede etmez ki aşağı insin ve âlemde müşâhedeyi gerçekleştirsin.

“Velîlik mertebesi”ndeki insanlar ise böyle değildirler. Ehl-i hak âlimlerin buyurduğu gibi, Hak Teâlâ âlemin ne içindedir, ne de dışındadır. Âleme ne bitişiktir, ne de ondan ayrıdır. Bu görüş, peygamberlik kandilinden ve peygamberlere tâbî olma nurlarından alınmıştır. Oysa velîlik mertebesinde bulunanların müşâhede zevki, bu yüksek bilgiden uzaktır.

Ayrıca “peygamberlik kemâlâtı”na sâhip olan kişinin bakışı âleme dönünce tamâmen yani zâhir ve bâtın ile âleme yönelecektir. Ancak o kişinin bâtını Hakk’ı düşünür, zâhiri âleme yönelik olur. Belki yukarıya yöneliş zamânında onun bakışı ilâhî âleme tahsis edilmiştir, âleme yöneliş (iniş) zamanında ise bakışı tamâmen âleme doğrudur. Bu büyükler iki tarafa da bakmazlar.

“Velîlik makâmı” erbâbı ise böyle değildir. Onların bâtını kendi hâli üzeredir, zâhiri de âleme yönelmiştir. Bu hâle tekmîl (halkı kemâle ulaştırma, irşâd) makâmı derler. Bu mertebedeki müşâhedelerine de Hak Teâlâ’yı ve halkı birlikte görmek derler. Bu mertebeyi velîlik mertebelerinin en üstünü olarak kabul ederler. Bu mertebede teşbîh ve tenzîhi bir araya getirirler. Bu kapsayıcı yönelişi, sırf tenzîhe yönelişten daha üstün olarak düşünürler. Her grup kendilerinde bulunan (düşünce) ile sevinmektedirler(el-Mü’minûn, 23/53).

Bu bin yıl içinde bu yüksek bilgi konusunda dudak açan (konuşan) kimse olmuş mu, bilinmez. (Âleme) dönüş zamanında tüm bakış âleme olur denmiş oluyor. (Bize âit) bu sözü muhtemelen mânen eksikliğe hamledecekler, öyle yorumlayacaklar. Bunu eksiklik bilirler, ama ma‘zûrdurlar. “Tatmayan bilmez” cümlesi, onların özrünü açıklamaktadır.

Bilesin ki, sâlikler (âleme) dönüş vaktinde bakışı (nazarı) tamâmen geriye (Hakk’a) çevirirlerse, bu yukarıda işin bakiyyesinin kaldığını ve bu sâliklerin hakîkî maksûda ulaşamadıklarının alâmetidir. Eğer bakışlarını tamâmen (âleme) döndürürlerse anlaşılır ki işi (yükselişi) sonuna ulaştırmışlar ve halkı eğitmek için dönüş yapmışlardır. Hidâyetiyle bizi (bu nimete) kavuşturan Allah’a hamdolsun! Allah bizi doğru yola iletmeseydi kendiliğimizden doğru yolu bulacak değildik. Hakîkaten Rabbimizin elçileri gerçeği getirmişler” (el-A‘râf, 7/43). Bu yüksek bilgi ve onun benzerleri vehbî (Allah vergisi) ilimlerdendir. Mantık yürütmeyle hükme varılan kesbî ve delile dayalı ilimlerden değildir. “Bu Allah’ın bir lütfudur, onu dilediğine verir. Allah büyük lütuf sâhibidir (el-Hadîd, 57/21).

 

Kâbe’nin Hakîkati 

Allah’a hamd, Onun seçkin kullarına da selâm olsun. Değerli kardeşim Şeyh Muhammed Tâhir, Mebde’ ve Me‘âd risâlesindeki “Ka‘be’nin sûreti, Hz. Muhammed’in sûretinin secde yeri olduğu gibi, Ka‘be’nin hakîkati de Hz. Muhammed’in hakîkatinin secde yeridir” şeklindeki sözümü açıklamamı istemiştir. Bu sözden Ka‘be’nin hakîkatinin Hakîkat-ı Muhammedî’den daha üstün olduğu anlaşılmaktadır. Hâlbuki âlem ve içindekilerin Hz. Muhammed’in hürmetine yaratıldıkları bilinmektedir. Âdem ve oğulları onun sâyesinde nasiplenmektedirler. O olmasaydı kâinât yaratılmazdı ve rubûbiyyet zuhûr etmezdi. Nitekim bu konuda hadisler nakledilmiştir.

Bilmek gerekir ki, Ka‘be’nin sûreti taş ve sıvadan ibâret değildir. Çünkü faraza taş ve sıva ortada olmasa bile Ka‘be yine Ka‘be’dir ve mahlûkâtın secde yeridir. Belki Ka‘be’nin sûreti âlem-i halktan olmakla birlikte, emr âlemindeki eşyânın hakîkatleri gibi bâtındır, his ve hayâl sahasının dışındadır. Hissedilir âlemdendir ama hiç hissedilmez. Her şeyin yöneldiği yerdir ama hiç yönelişte değildir. Yokluk elbisesi ile örtülü bir varlıktır. Varlık kisvesi içinde kendini gösteren bir yokluktur. Bir yönde ama yönsüzdür, bir mekânda ama mekânsızdır. Hulâsa hakîkat gibi olan bu sûret, hayret verici bir şeydir ve akıl onu idrâkten âcizdir, akıllı insanlar da onu ifâdeden mahrumdurlar. Sanki mâhiyeti bilinmeyen (ilâhî) âlemden bir nümûneye sahiptir, benzersizlikten bir nişan onda hazırlanmıştır. Evet, böyle olmadığı sürece secde edilmeye lâyık olamaz. Varlıkların en hayırlısı olan Efendimiz (a.s) kendi arzusuyla onu kıble edinmedi. “Orada apaçık alâmetler vardır” (Âl-i İmrân, 3/97) âyeti onun hakkında kesin nasstır. “Oraya giren emniyet içinde olur” (Âl-i İmrân, 3/97) ifâdesi onun için bir övgüdür. Allah’ın evidir, sâhibinin onunla özel bir ilişkisi vardır. Mâhiyeti bilinmeyenin onunla mâhiyeti meçhul bir irtibâtı vardır. “En güzel sıfatlar Allah’a âittir” (en-Nahl, 16/60).

Hakîkatin köprüsü olan mecâz âleminde ev şeklinde kurulmuştur ve ev sâhibinin dinlenme yeridir. Gönül ehli için oturup kalkacak yer her ne kadar çok ise de, bu öyle bir evdir ki, ağyâr sıkıntısından habersizdir ve sevgilinin dinlenme yeridir. “Ancak mü’min kulumun kalbine sığarım” kudsî hadîsinin hükmü, mâhiyeti bilinmeyenin (Allah’ın) tecellîsinin sığdığı yeri ifâde etmekte ise de, Allah’ın evi olma ilişkisi nereden zuhûr eder ve evin gereklerinden olan ağyâr (yabancıların) sıkıntısından uzak olmayı nereden getirir? Orada gayr ve (Allah’tan) gayrılığın yeri olmadığına göre, şüphesiz mahlûkâtın secde yeri olur. Çünkü gayrıya secde olmaz, gayrılık secdeye aykırıdır. Allah Rasûlü Hz. Muhammed (a.s) kendi tarafına secde edilmesine izin vermedi. Allah’ın evi (beytullah) tarafına aşk ve şevk ile secde etti. (Ka‘be ile Hz. Muhammed arasındaki) farkın sırrını buradan anla! Secde eden ile secde edilen arasında çok fark vardır.

Ey kardeş! Ka‘be-i Mu‘azzama’nın sûreti hakkında bir miktar bilgi sâhibi olduktan sonra, şimdi de Ka‘be’nin hakîkati hakkında birşeyler dinle! Ka‘be’nin hakîkati (Hakîkat-ı Ka‘be) Allah Teâlâ’nın mâhiyeti bilinmeyen zâtından ibârettir. Zuhûr ve gölge olma tozlarından hiç birisi ona ulaşamamıştır. Secde ve ibâdete lâyıktır. Bu hakîkat için, “Hz. Muhammed’in hakîkatinin secde ettiği yerdir” demenin ne mahzûru olabilir? Onun (Hakîkat-ı Ka‘be’nin) bundan (Hakîkat-ı Muhammedî’den) üstün olduğunu söylemenin ne kusuru olabilir? Evet, Hakîkat-ı Muhammedî, âlemin diğer fertlerinin hakîkatlerinden daha üstündür. Ancak Hakîkat-ı Ka‘be-i Mu‘azzama bu âlemden değildir ki onunla mukâyese edilsin. Onun üstünlüğü konusunda duraklanmıştır. İlginçtir ki, bu iki şans sâhibinin (Ka‘be ve Hz. Muhammed’in) secde eden ve secde edilen olma noktasında sûretlerindeki farklılık, akıl ve ilim sâhibi insanları onların hakîkatlerinin de (üstünlükte) farklı olduğu fikrine götürmemiştir. Bu sebeple (bana) îtirâz ettiler, kötülemek için ağızlarını açtılar. Allah Teâlâ onlara insaf versin de anlamadan eleştirmesinler. Ey Rabbimiz! Günahlarımızı ve işimizdeki taşkınlığımızı bağışla; ayaklarımızı (yolunda) sâbit kıl; kâfirler topluluğuna karşı bizi muzaffer kıl! (Âl-i İmrân, 3/147).

İmamı Rabbani Mükaşefetü Gaybiyye

Etiketler:

Malasef Yorumlar Kapalı.