Kategoriler
Tavsiye Siteler
Son Yazılar
Son Yorumlar
2 sene önce admin tarafından yazıldı, 961 kez okundu ve hakkında yoruma kapatıldı.

 

 

İMAMI AZAMIN DÜRRÜ MEKNUN (SAKLI İNCİ) KASİDESİ VE FAZİLETİ

 

İmamı Âzam Ebû Hanîfe Nû’man ibni Sâbit radiyallâhü anhümaya aittir. Ravza-ı mutahharayı ziyareti esnasında doğuş olarak inşad eyledikleri bir kasidedir. Bu kaside ile Efendiler Efendisi Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme muhabbet ve yakınlık murad etmişler ve kimsenin duymayacağı bir

şekilde Huzuru Rasûlüllah’da tekellüm eylemişlerdir. İmamı Âzam ziyaretten sonra Medine-i Münevvere müezzininin kendi kasidesini irâd ederken görünce şaşırıp baka kalmış ve sormuştur: Bu kaside kime aittir? Müezzin:

Ebû Hanîfe Nû’man ibni Sâbitin’dir.

Onu tanıyor musun?

Hayır.

Öyle ise bu kaside-i kimden öğrendin?

Müezzin dedi ki;

Rüyamda, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve

sellem bana okudu ve bende ezberledim. Ayrıca,

kaside-i minarelerden okumamı istedi.

Bu sözler üzerine İmamı Âzam Ebû Hanîfe

radiyallâhü anhın gözlerinden yaşlar boşandı.

 

 

İmamı Nesefî “Tuhfe” isimli eserinde Şemsü’I Eimme-i Hulvanî (radiyallâhü anh) den şu nakli buraya aktaralım.

Rüyamda İbni Abbas radiyallâhü anhüma buyurdu ki:

“Müctehidlerin sultanı, Allah Teâlâ’nın dostu Ebû Hanife Nu’man İbni Sabit, Resûlü Ekrem ve Nebiyyi Muhterem (sallallâhü aleyhi ve sellem) Efendimiz Hazretlerini, mübarek Ravzaı mutahharada bir kaside ile medh eylemiştir ki bu kasideye:

“Dürrü meknûn (saklı inci)” ismi verilmiştir.

 

Bu kasidenin birçok fazilet ve sırları vardır.

1-Her gün Ravza’nın hizmetçileri olan melekler ve Kerûbiyân bu kasidei şerifeyi sabah, akşam okurlar.

2-Bu kaside-i okumaya devam edenlere afetler, kaza ve belalar uğramaz.

3-Düşmanlarını sevindirecek bir kötülükle karşılaşmazlar.

4- Ani gelen ölümden emin olurlar.

5-Bulunduğu eve ve mekâna veba gibi bulaşıcı hastalıklar girmez.

6-Okuyana ve bulunan yere büyü işlemez.

7-Devam edenlerin gönlü sevinç ve ferah dolar.

8-Günahları bağışlanır.

9-Her ne dilek için yedi gün ara vermeden devam edilirse istenen şey gerçekleşir.

İşte İbni Abbas (radiyallâhü anhuma) bana bunları anlatmıştı ki, ben uyandım. O zamana kadar bu kasideden haberdar olmadığım için Mekkei mükerreme ve Medinei Münevvere’de aradım. Nihayet, Bağdat’ta kâmil bir mürşidin yanında buldum. O şeyhi kâmil de duyulmamış diğer bazı özelliklerini bana nakletti. Ömrüm oldukça ben de onu okumaya devam

edeceğimi adadım.

 

Diğer bazı özellikleri şunlardır.

10-Sadakatle okuyana son nefeste iman nasip olur.

11 -İhlâsla okumaya devam eden hiç fakirlik görmez.

12-Şevk ile kıraatine devam edene kem göz ve nazar isabet etmez.

13-Halisane okuyana hile ve tuzak işlemez.

14-Bir memlekete genel bir felaket isabet etse, bu kaside halisane okununca Allah Teâlâ onu def eder.

15-Okuyan kişinin bütün amelleri makbul olur.

16-Kasidenin akabinde yapılan her dua kabul olur.

Ayrıca Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selemi görmek niyeti ile okunursa rüyada görülür. Eğer

manevi durumu müsait değilse bir Allah Teâlâ dostu ona tebşiratta bulunacaktır.

Okuma adabı abdestli kıbleye dönük bir şekilde 1 fatiha 3 ihlas 11 salavat okunup evvelen Efendimizin s.a.v ruhuna sahabelerin ve İmamı Azamın ruhuna hediye edilecek. Ve kasideye başlanacak

 

Dürrü Meknun Kasidesi

 

Ya Seyidessadati ci’tüke gasiden

Ercu Rıdake ve ehtemi bi himake

 

Ey efendiler Efendisi! Himayene sığınarak,

rızana kavuşmak maksadıyla huzuruna geldim.

 

Vallahi ya hayral halaigi inne li

Galben meşugan la yerumu sıvake

 

Yaratılmışların en hayırlısı yemin olsun ki,

Zât’ına âşık olan ve başkasını istemeyen bir

kalbim vardır.

 

Ve bihaggi caheke inne ni bike muğremu

Vallahu ye’lemu inne ni ehvake

 

Allah Teâlâ biliyor, makamının hakkı için sana

tutkunum ve nefsim bile seni arzuluyor

 

 

Entellezi levlake ma huliga emruun

Küllev vela huligal vera levlake

 

Efendim! Şayet olmasaydın kâinat bütünüyle

varlığa çıkamadığı gibi hiçbir şeyde yaratılmayacaktı.

 

 

Entellezi binnurikel bedruktesa

Veşşemsi müşrigatun bi nuri bihake

 

Efendim! zâtınla ay nurlara bürünürken, güneş

doğacak nurlara sahip oldu

 

Entellezi lemma rufi’te ilessema

Bike gad semmet ve tezeyyenet lisuraka

 

Efendim! Miraç ettinde, ziyaretinle semalar

yüceldi ve süslenip değerlendi.

 

 

Entellezi nadake rabbuke merhaba

Ve legad de’ake ligurbihi ve hayyaka

 

Efendim! Allah Teâlâ, zâtını yakınlığına ve

sohbeti selamına çağırarak “Merhaba, Ey Sevgilim”

dedi.

 

 

Entellezi fina seelte şefaaten

Nadake rabbuke lem yekunissıvake

 

Efendim! Rabbinle aranıza kimsenin girmeyeceği

sohbete kavuşmuş iken bizim (ümmet)

için şefaat dilendin.

 

 

Entellezi lemma tevessele ademu

Min zelletin bike faze veheva ba ka

 

Efendim! Âdem aleyhisselâm beşerî yönden

baban iken hatasının affına zâtını vesile kıldı

 

 

Ve bikel halilu dea fe’adet naruhu

Berden ve gad hamedet bi nuri senake

 

Hz. İbrahim Halîlullâh aleyhisselâm ateşe

düşerken zatınla duâ etiğinden, ateş külleşip

serinliğe döndü.

 

Ve de’ake eyyubun lidurrin messehu

Fe uzile anhuddurru hine de’ake

 

Eyüb aleyhisselâm başına bela geldiğinde,

zâtına dua edince, çektiği sıkıntı giderildi

 

 

Ve bikel mesihu eta beşiran muhbira

Bisıfati husnike madihan li ulake

 

Efendim! Hz. İsâ aleyhisselâm zâtının güzel

sıfatlarını methederek yüceliğini müjdeleyici

olarak geldi.

 

 

Ve kezake musa lem yezel mütevessila

Bike fil gıyameti muhammem bihimake

 

Yine; Mûsâ aleyhisselâm zâtına kopmayacak

bağlılığını ve himayeni kıyamette kadar bırakmayacaktır.

 

 

 

 

Vel enbiyau ve kullu ma huligal vera

Verrusulü vel emlaku tehte livake

 

Efendim! Yaratılanların hepsi, nebiler, rasüller

ve melekler sancağın (hükmün) altındadırlar

 

Leke mucizatun e’cezet küllel vera

Ve fedailu cellet feleyse tehake

 

Yaratılmışları aciz bırakan mucizelerin ve faziletlerin

anlatılacak gibi değildir

 

 

Netegat te’amu be semihi leke mu’lina

Veddabbu gad lebbake hine ligake

 

Efendim! Yemek zehirliyim derken, kertenkele

“lebbeyk” sedasıyla huzura geldi.

 

Vezzi’bu caeke vel ğazaletu gad etet

Bike testeciru ve tehtemi bihimake

 

Huzuruna kurt ilticada bulunmak ceylan himayene

sığınmak için koşuşarak geldiler.

 

 

Ve keza elvuhuşu etet ileyke ve sellemet

Ve şekel be’iru ileyke hine raka

 

Yine huzuruna vahşi hayvanlar gelip selam

verdiler. Zât’ını görünce deve’de (sahibini) şikayet edebildi

 

 

Ve de’avte eşcaran etet ke mutiaten

Ve seat ileyke mucibeten linidake

 

Ağaçlar, davet ettiğinde isteyerek ve koşarak

çağrına icabet ettiler

 

 

Vel mau fada birahatike ve sebbehat

Cemmül hasa bilfadli fi mühake

 

Sular elinden çoşup taşarken, tuttuğun çakıl

taşları faziletinden tesbihe başladılar

 

 

 

Ve aleyke zaleltil ğamametü fil vera

Vel ciz’u hine ila kerimu ligake

 

Bu âlemde bulut yalnız Zâtını gölgelerken,

(dayandığın) hurma kütüğü kavuşmak arzusuyla

inlemişti.

 

 

Vekezake la eseru limeşyike fissera

Vessahru gad ğaset bihi gademake

 

Efendim! Yumuşak toprak (kum) izini göstermezken,

katı taşta ayakların batarak iz tutardı.

 

Ve şefeyte zel ‘ahe’ti min emrazihim

Ve mele’te küllel erdi min cedvake

 

Dertlilerin hastalıkları şifa bulur, yeryüzü

cömertliğine gark olurdu.

 

 

Ve radedte ayne gatadete be’del ama

Vebnel huseyni şefeytehu bişifake

 

Ebû Katâde’nin körleşen gözünü iade edip

İbni Husayn’ı şifanla (hususi tükrüğün) iyileştirdin

 

 

 

Vekeza hubeybu vebne afra badema

Cürriha şefeytehuma bilemis yedake

 

Efendim! Hubeyb ve İbnü Afra ölüm yaraları

ellerinin bir dokunuşuyla şifa buldu

 

 

Ve Aliyyun min ramedin bihi daveytehu

Fi hayberin ve şufi bitabibi lemake

 

Hayber’de Ali’nin göz ağrısına temiz tükrüğün

şifa vermişti.

 

 

Ve seelte rabbeke fi ibni cabirin be’adema

En mate ehyahu ve gad erdake

 

Efendim! İstediğinde Rabbin razı olman

için ölmüş İbni Cabirin oğullarını diriltti

 

 

Ve meseste şaten liümmi mabedin be’adema

Neşefet fedarret min şifa rukyake

 

Ümmü Mabedin süt veremez koyunu şifâlı

okumanla sütleri akar oldu

 

 

Ve de’avte rabbeke ame gahtin mu’lina

Feen helle gadrussuhbi hine duake

 

Kıtlık yılında Rabbine sesli duâ ederek (elini

açtığın) zaman göğ ağıp yağmur taneleri sağnak

şekilde bıraktı

 

 

 

Ve de’avtü küllel halgu fengadu ve ila

De’vake tav’an sami’ine nidake

 

Efendim! Mahlûkatı çağırdığın zaman “işittik

ve severek itaat ettik” diyerek boyun eğdiler.

 

 

Ve hafezate dinel küfri ya alemel hüda

Vera fe’te dineke festegame hünake

 

Ey alemi Hüda! küfrü yerle bir edip, dosdoğru

dinin İslâm’ı yücelere çıkardın.”.

 

 

E’dake adüvve fi galibi cemiuhum

Sar’a ve gad hurimurrada bicefake

 

Rızândan mahrum düşmanlarının hepsi ettikleri

eziyetleri ile Kalib Kuyusu’na  sara tutmuş

ölüler gibi tıkıldılar.

 

 

 

Fi yevmi bedrin gad etet ke melaikün

Min indi rabbike gatelet e’dake

 

Bedir günü, Rabbin katından gelen melekler

düşmanlarını öldürdüler

 

 

Vel fethu caeke yevme fethike mekketen

Vennasru fil ehzabi gad vefake

 

İsteyince Mekke’yi fethettiğin gün, fetih

(mânâ ve madde âleminin) kapılarını açan Rabbin,

Ahzab (Hendek) savaşında ummadığın

yerden yardım etti

 

 

Hudun ve yunusu min behake tecemmela

Ve cemalu yusufe min ziyai senake

 

Hûd ve Yunus (aleyhismeselâm) zâtının kıymetiyle

iyiliğe ererken, Yusuf’ta güzelliğini nurunun

parıltısından aldı.

 

 

Gad fugte ya Taha cemial enbiya

Turran fesubhanellezi esrake

 

Ey Tâhâ! ‘Sübhanellezi Esrâ’ sırrına ererek,

bütün enbiyadan üstün oldun.

 

 

Vellahi ya yasin mislüke lem yekun

Fil alemine ve haggi men nebbake

 

Ey YâSîn yemin olsun ki! Zâtını nebi seçen

Allah hakkı için, âlemlerde bir benzerin yoktur.

 

An vasfikeş şuara u ya müddesir

Acezu vekellu min sıfatu ulake

 

Ey Müddesir! Şairler sıfatlarını ve yüceliğini

vasfetmekten aciz ve yorgundurlar.

 

 

İncilu isa gad etabike muhbiran

Ve bikel kitabu eta bi mehdi hilake

 

İsa’nın İncil’i geleceğini haber vermek, kitabımız

Kur’an güzelliğini (hilyeni) öğmek için geldi

 

 

Maza yegulul madihune vema asa

En yecme’a el küttabü min me’anake

 

Ey Efendim! Şanına layık manalar hakkında

medhediciler ne diyebilir, yazarlar toplanıp ne

yazabilirler.

 

Vellahi lev ennel bihara midaduhum

Veşşu’be eglamun cu’ilne lizake

 

Allah Teâlâ’ya yemin olsun ki, methetmede

denizler, mürekkepleri, ağaçlar da kalemleri

olsa,

 

 

 

Lem yegdirissekalani tecmeu nedraten

Ebeden vemestau lehu idrake

 

insanlar ve cinler toplansa, zât’ını kavramaya

idrakleri erişemeyeceği gibi nadir (vasıflarını)

toplamayada ebedî güçleri yetmeyecektir.

 

 

 

Li fike galbün muğramün ya seyidi

Ve haşe’şetun mehşuvvetun bihevake

 

Ey Efendim! Sana âşık kalbim, sana tutkun

ve arzunla kuşatılmış bir nefsim var.

 

 

 

Ve iza sekettu fefike sümti kulluh

Ve iza entagtu feemdahu ulyake

 

Suskunluğum hep Seninle dolu, konuştuğum

zamanda hep yüceliğini övmekteyim

 

 

ve iza semi’tu feanke gavlen tayyiben

ve iza nazartu fema ara illake

 

Her zaman Zâtından tatlı güzel sözler işttim.

Bakışlarımda ancak Seni görmek istemektedir.

 

 

Ya maliki kün şafi’i min fegati

İnni fegirun fil vera liğinake

Ey sahibim! İhtiyaç âleminde zenginliğine

muhtaç olan bu fakirine, darlık zamanımda

şefaatçim olmanı (niyaz ediyorum).

 

 

Ya ekrames sekaleyni ya kenzel vera

Cud li bicuddike ver dati birıdake

 

Ey insanlar ve cinlerin en keremlisi, ey yaratılmışların

bütün üstünlüklerini kendinde toplayan

Efendim! Bana cömertliğinden kerem ettiğin

gibi kendi rızanlada benden razı ol.

 

 

Ene tamiun bi cudi minke velem yekun

Li ebi hanifete fil enami sivvake (Burada kendi adınız okuyun)

 

Ben Senin cömertliğine tamah ediciyim, zira

Ebu Hanife’nin, kâinat içinde Senden başka

kimsesi yoktur.

 

 

 

Fe’asake  teşfe’u fihi inde hisabihi

Felegad ğada mütemessiken bi’uraka

 

Her sabah ve her akşam, Senin getirdiğin

kopmaz ipe sarılarak hesap günü gününde şefaat

edeceğini ummaktayım.

 

 

Fele ente ekramu şafiin ve müşeffein

Vemenilteca bihimake nale ve faka 

 

Şefaat edenlerin, şefaati kabul edilenlerin

en keremlisi, iltica edene rızanı ve himayeni

esirgemezsin!

 

 

Fecal giraye şefaaten li fi ğadin

Feasa ekun filhaşri tehte livake

 

Kıyamet gününde azığım olacak şefaatını ve

mahşerde ‘Hamd Sancağı’ nın altına beni de

almanı ummaktayım.

 

 

Salli aleykellahu ya alemel hüda

Ma hanne müştagun ila mesvaka

 

Allah Teâlâ’nın salât kıldığı Ey âlemi Hüdâ!

âşıklarının merkadine yüz sürmeye iştiyakı (özlemi)

bitmez.

 

 

 

Ve ala sehabetikel kirami cemiihim

Vettabiine ve kulli men valaka

 

Ve, Allah Teâlâ’nın salâtı seçkin arkadaşlarına,

onlara tabii olana ve dostluğuna yönelmişlerin

hepsine olsun

 

 

Açıklamalar

 

 

1 İrticalen ve aniden söylenen şiirler, kasidelere doğuş denir

 

2 Büyüklerin huzurunda durabilmenin birinci şartı küçüğün izinli olmasıdır. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi

ve sellem Allah Teâlâ’ya dua ederken “Mahlûkatın sahibi ve mevcudata benzemekten

münezzeh olan meleklerin ve ruhun rabbi olan Allah Teâlâ’yı tenzih ve tesbih ederim.

Ey Allah Teâlâ’m Senin rızanı şefaatçi kılarak öfkenden sana sığınıyorum. Affını şefaatçi yaparak

cezandan sana sığınıyorum. Senden de sana sığınıyorum. Sana layık olduğun senâyı yapamam. Sen

kendini sena ettiğin gibisin”

 

Hz. Ali kerremallâhü veçhe diyor ki: “Savaşlarda Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem kadar düşmana

yaklaşan bir kimse bulunmazdı. Birçok defalar savaş kızışıp başımız sıkıntıya gelince Rasûlüllah

sallallâhü aleyhi ve selleme sığınırdık.” Hz. Enes radiyallâhü anh de: “Başımız dara düşünce

Allah’ın Rasûlü ile korunurduk.” diyor.

Yine Hz. Enes b. Mâlik (r.a) nakleder:

Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem insanların en güzeli idi, insanların en cömerdi idi, insanların

en cesuru idi. Bir gece Medine halkı duydukları bir sesten fena hâlde korkmuşlar ve sesin geldiği yöne

gitmişlerdi. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selem ise ashabını korkutan bu sesi işitince eline kılıcını

alarak Ebu Talha’nın eğersiz atına binmiş ve Medine’yi dolaşıp hâdiseyi incelemiş, bu esnada Medineliler

geride kalmıştı. Nihayet Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Ebu Talha’nın atı üzerinde

ve kılıcı boynunda olarak geri döndü. Yolda Medine halkıyla karşılaştı. Onlara şöyle dedi: “Endişe

edecek bir şey yok, neden korkuyorsunuz?” (Müslim, Fedâil, 48; İbn Sa’d, I, 373.)

 

Uhud Savaşı’nda, İslâm ordusu birinci safhada Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin harp taktiklerine

uyarak üstünlük sağlamıştı fakat daha sonra kesin sonucu almadan ganimet toplamaya girişince

ve yerlerini terk etmemeleri gereken okçular da ganimet toplama işine koşunca düşman süvari birliği

arkadan kuşatmış, böylece Müslümanlar iki ateş altında kalmışlardı. Bu safhada Müslümanlar 70 şehid

verdikleri hâlde; Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selem emir komutayı elinde bulundurdu ve büyük bir soğukkanlılıkla İslâm ordusunu çevresine topladı.

Başarılı bir savunma ile düşmanı durdurdu. Peşinden de inkârcıları Mekke istikametinde günlerce

takip etti. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem öyle bir kahramanlık ve cesaret ortaya koydu ki, müşrik

ordusu geri dönerek yeniden savaşmayı göze alamadı. Hevazin muharebesinde, İslâm ordusu Huneyn

geçidine geldiğinde düşman okçularının hücumuna uğramıştı. İslâm askerlerinin bu anî saldırıdan korunmak

üzere siper aradıkları bir sırada, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem sarsılmaz bir kaya gibi

metanet göstermiş, savaş alanından bir adım bile gerilememiştir. Katırını düşmana doğru sürerek

İslâm askerlerine “Nereye kaçıyorsunuz, ben Allah’ın Rasûlu’yum, Abdülmuttalib oğlu Abdullah

oğlu Muhammed’im” diyerek ordusunu toparlamış ve zafere ulaşmayı başarmıştır. Nitekim bir görgü

tanığı şöyle diyor:

“Şehadet ederim ki Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem bir adım bile gerilemedi. Savaş vahşî bir

yangın gibi yayıldığı zaman, hepimiz Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin çevresine sığındık.

O’nun yanında durmak en büyük cesaret sayılıyordu.”

 

 

3 Maneviyatatta ruhun aşkını ifade etmek akla uygun gelir. Ancak nefsin aşkını ibraz edecek fazla

kimse yoktur. Bu minvalde zuhur eden hallerin tehlikeleri vardır. Her kişi bu makamda karar kılamaz.

Bu halin en güzel ve eşsiz örneği Hz. Mevlana ve Şemsi Tebrizî kaddese’llâhü sırrahuma’l azizde zuhur

etmiştir.

 

4 “Sen ki” kelime olarak tercüme edilmesi gerekirken, Türkçede bu türlü ifade tam bir saygı

ifadesi barındırmadığından “Efendim” olarak aktarılmıştır.

 

 

5 Allah Teâlâ Hadîsi kutside buyurdu ki;

“ (Ya Muhammed!) Sen olmasaydın bu kâinatı yaratmazdım” Hadis kitaplarında aslı bulunmayan

bu veciz ifade hadis münekkitlerince de red edilmiştir. Aliyu’l Kâri. Aclûnî ve Şevkânî, Sağanî’nin mevzu

dediğini naklettikten sonra manasının sahih olduğunu kabul ederler. Bkz.Aliyu’l Kâri. 288; Aclûnî,

II/164: Şevkâni. Fevaidu’l Mecmua, 326

 

 

Hadîsi şerifte buyuruldu ki;

“Âdem aleyhisselâm yanıldığı zaman,

“Ya Rabb´î! Muhammed aleyhisselam hakkı için

beni affet dedi. Allah Teâlâ’da,

—Muhammed´i daha yaratmadım. Onu nasıl

tanıdın? Dedi.

—Ya Rabbi! Beni yaratıp ruhundan bana ihsan

edince, başımı kaldırdım.

Arşın eteklerinde, La ilahe illallah Muhammedür

Resûlüllâh yazılmış olduğunu gördüm.

Sen isminin yanına, en çok sevdiğinin ismini

yazarsın. Bunu düşünerek O´nu çok sevdiğini anladım”

dedi.

Allah Teâlâ’da buna karşılık

 

“Ey Âdem, doğru söyledin. Yarattıklarımın içinde,

en çok sevdiğim O´dur.

O´nun için, seni affettim.

Muhammed olmasaydı, seni yaratmazdım, dedi”

 

 

9 “Zâtınla” demek, bütün enbiya Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin nurunu ve nebevi mührünü

taşımalarıdır. Efendimiz ile nebevi mühür son bulurken, velayeti de kıyamete kadar devam etmektedir.

 

10 Burada “Zâtınla Allah Teâlâ’ya dua etti” demektir. Allah Teâlâ’nın Eyüb aleyhisselâma Rasûlüllah

sallallâhü aleyhi ve sellemin cemaliyle zuhur etmesidir.

 

 

11 Burada Mûsâ aleyhisselâmın Tûr dağında Allah Teâlâ ile konuşmaya çıktığında tecelliyata dayanmak

için okuduğu tevessül dualardan haber verilmektedir. Yahudiler bu duaların bir kısmını evradlarında

okumaktadırlar. Yahudiler duaların manalarında Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem övüldüğünü

bilselerde inkâr etmektedirler.

“…De ki: “Öyleyse Mûsâ’nın, insanlara nur ve yol gösterici olarak getirdiği ki siz onu parça parça

kâğıtlar haline getirip gösteriyorsunuz, çoğunu da gizliyorsunuz ve ne sizin, ne de babalarınızın bilmediği

şeylerin size öğretildiği Kitabı kim indirdi?” “Alah” de, sonra bırak onları, daldıkları bataklıkta

oynayadursunlar.” (En’am, 91)

 

Bu nedenle Hz. Mûsa aleyhisselâmın tahtında Yahudilerinde tevessül dualarını hiçbir zaman terk

etmeyeceklerini İmamı Âzam Ebû Hanîfe radiyallâhü anh haber vermektedir.

 

12 Bütün dinlerinde Allah Teâlâ rasüllere emretti ki; “Muhammed Mustafa (sallallâhü aleyhi ve sellem)

sizin zamanınızda rasül olarak gelirse, ona iman etmelerini ümmetlerinize de emrediniz”

Gelmiş olan bütün dinlerde O´nun müjdesi temel alınmıştır.

“Seçilmiş” adı ile şereflenmiştir. O´nun geleceği ümidi ile tevhidin sağlamca yerleşeceği, nebiler ve

ümmetleri de O´nun şefaati bekleyerek inanç yolunda emniyet bulmuşlardır. Eğer bu ümit olmasa

idi; hiçbir rasül vazifesini yapmakta güç bulamayacaktı. Çünkü kıyamet gününde şefaat konusunda

bütün insanlık O´nun yardımına başvurmuştur.(Muhammedî Dua)

 

13 Hacıların Allah Teâlâ’yı “lebbeyk Emrine hazırım” sedası ile telbiye ederler. Bu konuda söylenecek

bütün sözler mahlûkat tarafından Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem içinde söylenildiği haber

veriliyor.

 

 

14 Temim ed‐Dârî radiyallâhü anh anlatıyor:

“Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem ile birlikte oturuyorduk. O sırada bir deve koşarak geldi. Efendimize

yaklaştı. Başı ucunda durdu. Bunu gören Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem:

“Ey deve sakin ol. Doğru söyle, doğru söylersen senin yararınadır, yalan söylersen zararına olur.

Hem de Allah bize sığınanı güvende kıldı, artık sen güven altındasın. Bize sığınan mahrum kalmaz’

buyurdu.

“Biz, ‘Yâ Resulallah, bu deve ne diyor?’ dedik.“Sahipleri onu kesip etini yemek istemişler. O

da kaçmış, nebinize sığındı’ buyurdu. “Biz bunları konuşurken devenin sahipleri koşarak

geldiler. Deve onları görünce tekrar Efendimizin yanına sokuldu. Korunmasını istedi. Bunun üzerine

adamlar:

“Yâ Resulallah, bu bizim devemizdir. Üç gün önce kaçtı. Onu arıyorduk. Sonunda yanınızda

bulduk’ dediler.

“Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem: ‘Ama o sizden çok fena şikâyet ediyor’ deyince:

“Ne diyor, yâ Resulallah?’ diye sordular.

“O yanınızda güven içinde büyümüş, gelişmiş. Üzerinde yıllar boyu yaz aylarında otlu ağaçlı ülkelere,

kış aylarında sıcak memleketlere yük taşımışsınız. Büyüdükten sonra ondan yavru almak istemişsiniz.

Allah ondan size bir sürü deve nasip etmiş. Bolluk senesi gelince onu kesip etini yemek

istediniz değil mi? “Doğru yâ Resulallah. Vallahi böyle oldu’ dediler.

“Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem:

“Sahiplerine bu şekilde güzelce hizmet verenin mükâfatı bu mudur?’ deyince;

“Yâ Resulallah, onu gerçekten kesmeyeceğiz’ dediler.

“Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, ‘Yalan söylediniz. O size sığındı, yardım istedi, kabul etmediniz.

Ben ise sizden daha merhametliyim. Allah münafıkların kalbinden merhameti çıkarmış,

mü’minlerin kalbine koymuştur’ buyurdu ve deveyi onlardan yüz dirheme satın aldı, sonra da deveye

döndü:

“Ey deve, haydi git, Allah rızası için serbestsin, sana kimse dokunamaz’ buyurdu.

“Deve, Peygamberimizin başının üzerine eğildi ve dua eder gibi yaptı. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve

sellem de; “Âmîn’ dedi.

“Deve tekrar dua etti. Efendimiz yine:

“Âmîn’ dedi.

“Sonra tekrar dua etti. Efendimiz yine:

“Âmîn’ dedi.

“Dördüncü kez dua edince Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem ağladı.

“Yâ Resulallah, bu deve ne diyor?’ diye sorduk.

“Efendimiz şöyle buyurdu:

“Ey Nebi, Allah İslâmdan ve Kur’ân’dan size hayırlar versin’ dedi. ‘Âmin’ dedim.

“Sonra ‘Siz beni rahat ve huzura kavuşturduğunuz gibi, Allah da kıyamet gününde ümmetini kor kudan kurtarsın, rahat ve huzura kavuştursun’ dedi. ‘Âmîn’ dedim.

“Daha sonra, ‘Allah ümmetinin kanını düşmanlarından korusun’ dedi, ‘Âmîn’ dedim.

“Daha sonra da, ‘Allah ümmetinin helak oluşunu aralarında fitne fesat çıkararak birbirine silah

çekmede kılmasın’ deyince ağladım. Çünkü ilk isteklerini ben de Allah’tan istedim, Allah isteklerimi

kabul etti, onları bana verdi. Son istediğini ise vermedi. Cebrail, Allah’tan ümmetimin birbirlerine

silâh çekerek helak olacağı haberini getirdi. Olacakları kalem böyle yazmış. Allah’ın takdiri değişmez.”

 

 

15 Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, yaratılış yönünden en hakir görülen taşı eline alınca, taş

ulaştığı şereften O’nu tenzih ve tesbih etmekten kendini alamıştır.

 

 

16 Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme karşı mahlûkat itaat ederdi. Yumuşak toprağın iz vermemesi,

iyi huylu insanın haline, taşta sert ve kaba insanın haline teşbih edilmiştir.

“Muhammed Allah’ın elçisidir. Onun beraberinde bulunanlar, inkârcılara karşı sert, birbirlerine

merhametlidirler. Onları rükûa varırken, secde ederken, Allah’tan lütuf ve hoşnudluk dilerken

görürsün. Onlar, yüzlerindeki secde izi ile tanınırlar.” (Fetih, 29)

Bazıları bu mucize hakkında niçin çok eser kalmadı diye düşünürlerse bu mucize Rasûlüllah sallallâhü

aleyhi ve sellemin gölgesi olmadığından onun yerine kaim oldu. Gölge gibi zuhur ederdi.

 

17 “Uhud Gazasında Ebû Katâde ibni Nu’man‘ın gözüne bir darbe erişti, Gözü yerinden çıktı ve hatta yanağının üstüne sarktı. Onu Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz

Hazretlerine getirdiler. Ebû Katâde:

“Yâ Rasûlullah! Dedi. Benim bir karım var, onu çok severim. Korkarım ki, bu hâlde görüp benden

iğrenir.” Bunun üzerine Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selem Efendimiz Hazretleri mübarek eliyle gözünü

yerine koyup:

‐ “Yâ Rabb! Sen ona güzellik ver,” diye dua etti.

Ondan sonra o gözü güzellikte ve keskin görüşte diğerinden daha baskın oldu. Öbürü ağrıdığı zaman

bu ağrımazdı” diye buyurdular. (Mevâhibi Ledünniyye, Cild 1, Sayfa: 655)

Ebû Katâde’nin torunlarından biri, Halife Ömer bin Abdülazîz’in yanına gelmişti.

“Sen kimsin?” dedi. Bir beyt okuyarak Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin mübârek eli ile gözünü

yerine koymuş olduğu zâtın torunu olduğunu bildirdi. Halife bu beytleri işitince, kendisine ziyâde, ikram

ve ihsanda bulundu.

 

18 Eskiden el üzerine tükrük şifa niyetiyle yara üzerine veya ağrıyan yere sürülürdü. Tükrük, insan ifrazatı

içinde kan gibi bütün özellikleri taşır. Antidoksidan maddelerin çok bulunması da onun şifalı vasfını

artırmaktır. Yapılan araştırmalarda insan elinin üzerinde asit ve vitaminler olduğu tespit edilmiştir. Bu

özellik ile birleşincede tükrük şifa veren bir sıvı haline gelir. Tükrük, insan ifrazatı içinde kan gibi bütün

özellikleri taşır. Antidoksidan maddelerin çok bulunması da onun şifalı vasfını artırmaktır.

 

 

19 İmrân bin Husayn radiyallâhü anh (Meleklerle konuşan Sahâbî) İmrân bin Husayn, Hayber savaşında Müslüman oldu. Ondan sonraki bütün savaşlarda Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimizin yanında ve

hizmetinde bulunmakla şereflendi. Efendimiz kendilerini çok severdi. Ashâb‐ı kirâm içinde çok faziletlere

sahipti. Fikir ilminde üstün derecesi vardı. Duâsı kabûl olunan seçilmişlerdendir. Mekke’nin fethinde

Huzaa kabîlesinin sancağını taşıdı. Daha hayırlı gelmedi Hazret‐i Ömer radiyallâhü anh halîfe olunca,

Basra halkına İslâmiyeti öğretmek için İmrân bin Husayn’i gönderdi. Hasani Basrî hazretleri, kendisinden çok hadisi

şerif öğrenmiş ve yemin ederek demiştir ki:

‐ Basralılar için İmrân’dan daha hayırlı biri gelmemiştir.

Abdullah bin Amr, İmrân’i Basra kâdılığına tayin etti. Kâdılı’ğı zamanında, iki kişi hüküm vermesi için kendisine geldi. Bunlardan birisi şâhidini getirdi, diğeri getiremedi. Hüküm şâhit getirenin lehine verildi. Şâhit getiremeyen kimse bunu kabûl etmeyip dedi ki:

‐ Bu karar bâtıldır.

Hazreti İmrân bunun üzerine, Abdullah bin Amr’dan azlını isteyerek istifa etti. Yakalandığı hastalığı sebebiyle ne oturabilir, ne de ayakta durabilirdi. Kendisine hurma dallarından bir sedir yapmışlardı. Orada günlerini geçirir, Rabbini zikrederdi. Otuz sene bu hâl devam etti. Mutarrif bin Abdullah ile kardeşi A’lâ, ziyâretine gittiler. Mutarrif, onun bu hâlini görünce ağladı. Hazreti İmrân, ona sordu:

‐ Niçin ağlıyorsunuz?

‐ Senin hâline ağlıyorum.

Hazreti İmrân buyurdu ki:

‐ Ağlama, ben ölünceye kadar da kimseye söyleme! Melekler benim ziyâretime gelip selâm veriyorlar.

Meleklerin selâmını alıyor, onlarla konuşuyorum. Onların bu ziyâretlerinden fazlasıyla memnun

oluyor, hasta olduğumdan dolayı verilen bu nîmetlere şükrediyorum. Böyle bir hastalık hâlinde Melekleri

gören bir kimse, bu dertlere râzı olmaz mı? Bir gün İImrân bin Husayn’a birisi dedi ki:

‐ Bize yalnız Kur’andan söyle! ‐ Ey ahmak! Kur’an‐ı kerimde namazların kaç

rekât olduğunu bulabilir misin? Böyle söyleyerek, hadis‐i şeriflerin ve âlimlerin

açıklamalarının da lâzım olduğunu bildirdi. İmrân bin Husayn 672 senesinde vefât etti.

 

Rasûlullah efendimizden 120 hadisi şerif nakletmiştir. Hazreti İmrân bin Husayn, hasta yatağında bile

ilim öğretirdi. Talebelerine şöyle anlattı: “Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem efendimiz,

merhametten ayrılmamakla beraber, harp meydanlarında din düşmanlarına karşı şiddetli

olurdu. Huneyn cenginde, müşrikler onu kuşattığı zaman, atından inerek, “Ben rasülüm, yalan yok. Ben Abdülmuttalib’in oğlu Abdullah’in oğluyum” buyurarak, düşmana saldırdı. O gün, Ondan daha cesur ve daha metin kimse görmedim.” Hazreti İmrân bin Husayn şöyle anlatır:

Bir gün Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem efendimiz bana buyurdu ki:

‐ Yâ İmrân, sen de bilirsin ki, biz seni çok severiz. Kızım Fâtıma rahatsızmış. Eğer beraber gelirsen,

onun ziyâretine ve hatırını sormaya gidelim. ‐ Anam, babam, canım sana feda olsun yâ

Resûlallah, gidelim.

Kalktım, beraberce Fâtımatüz Zehrâ’nin evine gittik. Peygamber efendimiz kapıyı çaldı ve Esselâmü

aleyküm yâ Ehle Beytî diye selâm vererek içeri girdiler. Fâtımatüz Zehrâ da cevap verdi:

‐ Ve aleyküm selâm, sevgili babam yâ Resûlallah! Buyurunuz!

‐ Kızım, yanımda İmrân bin Husayn da vardır. Onunla beraber geldik, başını ört!

‐ Babacığım, seni hak Peygamber olarak gönderen Allahü teâlâya yemin ederim ki, bu yün örtüden

başka örtünecek bir şeyim yoktur.

‐ Kızım, işte onunla örtün!

‐ Ey Babacığım! Başımı örtsem vücudum, vücudumu örtsem başım açık kalır.

‐ Bu örtüyü düz düzüne değil de, köşeleme, yâni uzunlamasına ört ki, vücudunun her tarafını kaplasın.

İmrân bin Husayn diyor ki:

Ben dışardan bu konuşmaları işittikçe, gözlerimden yaş, ciğerlerimden kan geliyordu. Hazret‐i Fâtima’nın

dünyaya hiç bağlanmamasına gıpta ediyordum. Nihayet Hazret‐i Fâtıma sevgili Rasûlüllah

sallallâhü aleyhi ve sellemin târifleri üzere güzelce başını bağlayıp örttükten sonra, içeri girmeme izin verdiler. İçeride Efendimizin arkasında oturdum. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem,

“Kızım, nasılsın, rahatsızlığın nasıl oldu?” diye hatırlarını sordular. O da dedi ki:

‐ Babacığım, bu gece çok rahatsızdım. Sancıdan sabaha kadar uyuyamadım. Şimdi öyle bir hâldeyim

ki, bir lokma ekmek yemeye bile takatım kalmadı. Açlıktan çok bitkinim.

Bu söz üzerine Allahü teâlânin habîbi, Resûli Ekrem efendimizin mübârek gözlerinden yaşlar boşandı.

Buyurdular ki:

‐ Kızım, sakın hâlinden şikâyet etme! Allahü teâlâya yemin ederim ki, ben, yaratıkların en üstünü,

Allahü teâlânın habîbi olduğum hâlde, üç gündür mideme bir lokma ekmek girmedi. Hâlbuki,

Rabbimden istesem beni doyuncaya kadar yedirir. Fakat ümmetime ibret olması için geçici rızıkları,

sonsuz rızıklar için feda ettim.

Rasûlullah efendimiz, sonra mübârek elleriyle Hazreti Fâtıma’nın omuzlarını tutarak buyurdu ki:

‐ Müjdeler olsun ey kızım, sen Cennet kadınlarının hanım efendisisin!

İmran İbnu Husayn (radıyallahu anhümâ) hastalık üzerine uzman sahabi idi, Rasûlüllah sallallâhü

aleyhi ve sellemden bu konuda sırlara kavuşmuş ve rivayetleri vardır.

Bunlardan biri; “Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem:

“Ümmetimden yetmişbin kişi (Mahşer’ de) hesaba

çekilmeden cennete girecektir!” buyurdular.

Kendisine:

 

“Ey Allah’ın Resulü! Bunlar kimlerdir?” diye

sual edildi.

“Onlar, kendilerini dağlatmayanlar, rukyeye başvurmayanlar,

teşâüm’e (uğursuzluğa) inanmıyanlar

ve Rabblerine tevekkül edenlerdir!” buyurdu.

Ukkâşe (radıyallahu anh) kalkıp:

“Ey Allah’ın Resûlü! Dua buyur, Allah beni onlardan

kılsın!” dedi. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve

sellem:

“Sen onlardansın!” müjdesini verdi. Bir başkası

daha kalkıp:

“Ey Allah’ın Resûlü! Beni de onlardan kılması

için Allah’a dua ediver!” dedi. Rasûlüllah sallallâhü

aleyhi ve sellem:

“O hususta Ukkâşe senden önce davrandı!” cevabını

verdi.” [Müslim, İman, 371, (218).]

 

İmrân İbnu Husayn (radıyallahu anhümâ) anlatıyor:

“Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem bizi dağlama yapmaktan nehyetti. Ancak biz, (ona başvurmaya

zorlayan) durumlarla karşılaştık. Birçok defalar dağlama yaptık. (Sünnete muhalefetimiz

sebebiyle) rahatsızlığımızdan kurtuluş bulamadık.”

[Tirmizî, Tıbb 10, (2050); Ebu Dâvud, Tıbb 7, (3865).]

 

Yine Gülsüm ibni Husayn radiyallâhü anh bir ok ile göğsünden yaralandı. Rasulullah sallallahu aleyhi

vesellem üzerine tükürdüğü gibi bütün sıhhat buldu. (Mevahibü ledünniye c.1.s.106 (Osmanlıca baskı)

 

20 Bedir harbinde Hubeyb radiyallâhü anh omzundan şiddetli bir yara almış idi. Muaz ibni Afra radiyallâhü

anh hazretlerinin de bir eli kesilmiş hemen derisinin üzerinde durur idi. Rasulullah sallallahu

aleyhi vesellem efendimiz mübarek tükrüğünü sürüp mesh edince hemen şifa bulmuşlardı. (İmamı

Celaleddin es‐Suyuti 14. bölüm.)

 

22 “Rabbin sana verecek

ve sen razı olacaksın.” (Duhâ, 5)

 

23 Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem her kim davet etse kabûl buyururlardı. Câbir bin Abdullah

radıyallahü anh da bir gün davet etmişti. Hazret‐i Câbir, Rasûlullah efendimizin evine

teşrîfiyle o kadar sevindi ki, karşılamak için sevinçle koşarken, su tulumunu devirdi ve su döküldü.

Rasûlullah efendimiz içeri girip oturdu. Hazreti Câbir’in bir kuzusu vardı. Onu hemen kesip kebâb

yapmak için hâzırladı. İki oğlu vardı. Büyük oğlu küçük oğluna, “babam kuzuyu nasıl kesti, gel sana

göstereyim” dedi. Kardeşini bağlayıp bıçağı boğazına sürdü. Fakat göstereyim derken, farkına varmadan

kardeşini boğazlayıp ölümüne sebep oldu… Hazreti Câbir’in hanımı, çocuklarının bu hâlini

görünce, büyük oğlunu yakalamak için peşinden koştu. Çocuk korkusundan kaçayım derken, evin

damından aşağı düşüp öldü. Kadın çocuklarının ölmesinden dolayı “feryâd edip ağlarsam, Rasûlullahın

üzülmesine sebeb olurum” diye düşünerek sabretti. Çocuklarının ölüsü üzerine bir kilim örttü.

Hâzırlanan kebâbı pişirdi. O sırada Cebrâîl aleyhisselâm geldi ve “Yâ Muhammed! Allah Teâlâ,

Câbir’e oğullarını da sofraya getirmesini söylemenizi emir buyurdu” dedi.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, Hazreti Câbir’e,

“oğullarını da sofraya getirir misin?” buyurdu.

Dışarı çıkıp hanımına

“Rasûlullah onların da sofraya gelmelerini istiyor”

dedi. Hanımı,

“Rasûlullaha onların burada olmadıklarını söyle”

dedi. Hazreti Câbir durumu arz edince, Rasûlullah efendimiz

“Allah Teâlânın emridir.” buyurdu. Hazreti Câbir tekrâr hanımının yanına varıp, “Çocuklar nerede iseler mutlaka bulmamız lâzım. Allahü teâlânın emri böyle gelmiştir” dedi.

Zavallı, çâresiz hanımı ağlayarak,

“Ey Câbir! Oğulların ne olduğunu sana söylemeye tâkatim yok” dedi. Sonra ölü yatan çocuklarının

üstündeki kilimi kaldırıp, onları gösterdi. Hazreti Câbir iki oğlunun da ölmüş olduğunu görünce, için

için ağlamaya başladı. O sırada Allah Teâlâ Cebrâîl aleyhisselâmı Rasûlullaha gönderip, çocukların başında duâ etmesini ve çocukları dirilteceğini bildirdi. Rasûlullah efendimiz kalkıp duâ etti. Câbir bin Abdüllah’ın her

iki oğlu da Allahü teâlânın izniyle dirildi…

 

 

24 Ümmü Mâbed radıyallahu anhâ Mekke’nin Kudeyd bölgesinde bir çadırda otururdu. Asıl adı Âtike’dir.

Ümmü Mâbed künyesiyle meşhur olmuştur. Baba adı Hâlid İbni Huleyf’dir. Huzâa kabîlesine

mensuptur. Ümmü Mâbed, akıllı, iffetli ve güçlü bir kadındı. Amcasının oğlu Temim İbni Abdiluzza ile evliydi.

Mekke’ye yakın Kudeyd bölgesinde çölde yaşardı. Koyun sürüleri vardı. Eli açık, cömert bir kadındı.

Çadırına uğrayan yolcuların su ve yiyecek ihtiyaçlarını görürdü. İçecek olarak süt, yiyecek olarak da

koyun keser pişirir et ikram ederdi. Onun bu güzel ahlâkı İslâm’ın nûruna kavuşmasına vesile oldu.

Hicrette Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selem Efendimiz beraberindekilerle üçüncü uğrak yerleri

olan Kudeyd mevkiine geldiler. Orada oturan Ebû Ma’bed’in çadırı önünden geçerken satın almak

maksadıyla “Hurma veya yiyecek başka bir şey var mı?” diye sordular Ebû Ma’bed o anda orada yoktu. Hanımı Âtike Ümmü Ma’bed “Hayır yiyecek bir şey yok” diye

cevap verdi. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz bir tarafta zâif bir koyun gördü. (Bazı rivayetlerde

keçi olarak geçiyor) “Bunda süt yok mu?” diye sordu.

Ümmü Mâ’bed “Onun vücudunda kan yoktur nereden süt verecek?” dedi. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz “İzin verirsen sağarım” buyurdu. Ümmü Ma’bed sürü ile otlamaya gidemeyecek kadar zâif olan koyunda

süt çıkmayacağını biliyordu. Fakat misâfire “olmaz” demenin uygun düşmeyeceğini düşünerek

“Pekâlâ onda süt bulursan sağıver” dedi. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz

gidip koyunun beline elini sürdü ve memesini de mübârek eliyle meshetti. Sonra “Bismillahirrahmanirrahim”

diyerek duâ etti. Daha sonra “Bir kap getiriniz sağınız” buyurdu. Sağdılar. Getirdikleri kocaman kap doldu.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz önce Ümmü Ma’bed’e sonra da orada bulunanlara

doyuncaya kadar içirdi. En sonunda kendileri içti. Tekrar sağıp içtiler. Üçüncü defa da sağıp onu Ümmü

Ma’bed’e bıraktılar. Sonra da oradan ayrılıp yollarına devam ettiler. Az sonra Ebû Mâ’bed geldi. Kap içindeki sütü görünce “Bu ne?” diye sordu.

Ümmü Mâ’bed “Buraya mübârek bir zât geldi. Şöyle şöyle söyledi koyunu böyle sağdı” diyerek

olup bitenleri tafsilatıyla anlattı. Ebû Ma’bed “Bunda bir hikmet var. O zâtın şekil ve simâsı

nasıldı?” diye sordu. Ümmü Mâ’bed “Orta boylu karakaşlı kara gözlü ve gayet nurânî yüzlü lâtif bir

adamdı” diyerek Efendimizin şekil ve şemâilini birer birer beyan etti. Bunun üzerine Ebû Mâbed “Vallahi”

dedi. “Bu senin tarif ettiğin zât Kureyş içinde zuhûr eder nebidir. Eğer ben burada bulunsaydım

ona tâbi olur beraberinde gitmeyi ondan dilerdim.” Rasûlullahtan “Bu koyunu kesme” diye de emir

alan Ümmü Ma’bed şöyle demiştir: “Rasûlullahın memesini meshettiği o zâif koyun

Hz. Ömer’in hilâfetinde meydana gelen hicretin 18. yılındaki kıtlık ve kuraklığa kadar sağ kaldı. Yeryüzünde

hayvanlar yiyecek bir şey bulamazken biz onu sabah ve akşam sağardık.”

 

 

25 Enes bin Malik radiyallâhü anh anlatıyor:

Kıtlık yılı gelip çatmıştı. Bir Cuma günü, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem ayakta hutbe okurken, bir

adam mescidin kapısından içeri girip, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemın karşısında durdu:

‐ Ya Rasûlüllah! (sallallâhü aleyhi ve sellem) Her yeri kuraklık ve kıtlık sardı. Hayvanlarımız ölüyor.

Çoluk çocuğumuz aç kaldı. Allah’a dua et de bize yağmur versin! Mescidde bulunanların bir kısmı da ayağa kalkarak seslendiler: ‐ Ya Rasûlüllah! (sallallâhü aleyhi ve sellem) Ağaçlar kurudu, hayvanlar kırıldı. Bizim için Allah’tan yağmur dile! Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem ellerini kaldırdı.

Halk da Onunla birlikte ellerini kaldırdılar.

‐ Ey Allah’ım! Bize yağmur ver! Bize yağmur ver! diyerek dua etti. Vallahi, o sırada biz, gökyüzünde

ne kalın, ne de ince hiçbir bulut görmüyor duk. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem dua edince,

birden bir rüzgar koptu. Sel dağının arkasından, kalkan şeklinde bir bulut parçası belirdi. Gökyüzünün

ortasına gelince yayıldı. Allah’a yemin ederim ki, bulutlar gökyüzünü kaplamadıkça, Rasûlüllah

sallallâhü aleyhi ve sellem ellerini indirmedi. Yağmur yağmaya başladığını görünce de,

‐ Ey Allah’ım! Bu yağmuru bardaktan boşanırcasına yağdır ve hakkımızda hayırlı kıl!

diye dua etti. Toplanan bulutlardan, bardaktan boşanır gibi yağmur yağmaya başladı. Yağmur damlalarının

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selemin sakalına doğru süzülüp yuvarlandıklarını gördüm.

Üzerimize öyle bir yağmur yağdı ki, neredeyse evlerimize gitmeye yol bulamayacaktık. O gün, ertesi

gün, daha ertesi gün, ta öteki cumaya kadar yağmur yağdı, durdu. Vallahi, yedi gün güneş yüzü görmedik.

Medine’nin sel yataklarından ve yollarından ırmaklar aktı durdu. Cuma günü, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem

hutbesini okuyordu ki, yine mescidin kapısından bir kimse içeri girdi. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve

sellemin karşısında ayakta durdu:

‐ Ya Rasûlüllah! (sallallâhü aleyhi ve sellem) Evler yağmurdan yıkılmaya, hayvanlar sularda boğulmaya

başladılar! Allah’a dua et de artık şu yağmur dinsin! dedi. Mesciddekiler de ona destek verdiler. Resulullah

(s.a.s), gülümsedi. Ellerini kaldırdı, ‐ Ey Allah’ım! Çevremize yağdır, üzerimize yağdırma!

diye dua etti. Dua ederken de, eliyle gökyüzünün neresindeki bulutlara işaret ettiyse orası

açılıyordu. Medine’nin üstü açık bir meydan gibi oldu. Derken, Medine’nin üzeri tamamen açıldı.

Medine’ye baktım, taç giymiş gibi parlıyordu.

 

 

26 Ey hidayetin açılmış sancağı.

 

27 “Düşmanların Sana ettikleri eziyetin cezasına çarpılıp, hem Bedirdeki Kalip kuyusuna başsız cesetleriyle

tıkıldılar, hem de Allah Teâlâ’nın rızasından ebediyen mahrum oldular.”

 

 

 

28 Harbin bütün şiddetiyle devam ettiği bu nâzik anda, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, ridâsını

üzerinden yere atıp, ellerini Allah Teâlâ’ya açarak şöyle dua ediyordu:

“Ey kitabı (Kur’an’ı) indiren, hesabı en çabuk gören, kavim ve kabileleri bozgunlara uğratan Allahım!

Şu kabileleri de hezimete uğrat; sars onları Allahım! Onlara karşı bize yardım et! Allahım! Sen,

bu bir avuç Müslümanın helâkını dilersen, artık sana ibadet edecek kim kalır?”

O gün çarpışma bütün şiddetiyle devam etti. Artık hava kararmış, taraflar karargâhlarına çekilmişlerdi.

Gecenin karanlığında Hz. Cebrail aleyhisselâm, Efendimize geldi ve düşman ordusunun

estirilen bir rüzgârla perişan edileceğini müjdeledi. Müjdeyi alan Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem,

iki dizi üzerine çöktü, ellerini kaldırarak nusretini ulaştıran Allah Teâlâ’ya, “Bana ve ashabıma merhametinden dolayı, sana hadsiz şükür ve hamd olsun Allahım!” diyerek şükrünü takdim etti. (İbn Sa’d, c. 2, s. 74; İbn Kesir,

c. 3, s. 214.)

 

 

29 Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin ismidir. 14

saysına muadildir. Kasidei Ercuzede Tâhâ sırları

biraz açıklanmıştır.

 

30 Miraç mucizesi

 

31 “Müddessir”, örtüsüne bürünen, sarınan demektir. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme hitap

eden ilk âyet, Müzzemmil sûresinden önce nâzil olmuştur.

 

32 Hilye, süs ve güzellikler demektir. Hilyei saadet, hilyei şerif kavramları Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve

sellemin görünüşünü, hal ve hareketlerini, ahlakını anlatır. Bir adı da Şemâil’dir. Hilyelerin kaynağı hadislerdir. İlk hilye yazarı Tirmizi’dir. Şemaili Nebi’yi yazmıştır. Hadis kitapla rında ve siyer kitaplarında hilye bölümleri bulunmaktadır. Osmanlılarda hilyei saadet denilen levhaların yazılması ve asılması gelenekleşmişti.

Alıntı ismailhakkıaltuntaş)

Etiketler:

Malasef Yorumlar Kapalı.